HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-24-HZ ALİ(RA)-2-

Haki bey burada anlaşılması zor bir durum var. İlim olmadan sadakat olmaz fakat sadakat olmadan da ilim olmaz. Adalet yani muvazene olmadan ilim olmaz fakat ilim olmadan muvazeneyi nasıl kuracaksınız? Ahlak olmadan ilim tahsilinin ölçüsü olmaz fakat ilim olmadan ahlakın ölçüsünü nasıl anlayacaksınız? Bu noktada nasıl bir yaklaşım gerekir?

Güzel bir soru, bu soru olmasa mesele eksik kalacaktı. Mevzuu bu şekilde bırakmak anlama zorluklarına davetiye çıkarmaktır. Evet… Nasıl olacak? Buradaki sıralamayı düz bir çizgi olarak kabul etmeyin, düz çizgi olarak kabul ettiğimizde mevzuun içinden çıkılmaz olur. Bu hususiyetleri daire haline getirin, daire haline getirince, sadakat, adalet, ahlak, ilim sıralamasından her biri hem önde hem de arkada olur. Yani birbirinin hem sebebi hem neticesi haline gelir. Bu nasıl tatbik edilir? Sadakatten başlarsınız ilime kadar varırsınız, bu süreçte bir müddet geçtikten sonra (yani bir miktar verim elde ettikten sonra) tekrar başa dönersiniz. Yani ilimden sadakate dönersiniz, elde ettiğiniz ilimle sadakatinizi, adaletinizi, ahlakınızı kontrol edersiniz, aynı zamanda da sadakatinizle ilminizi kontrol edersiniz. İlminiz sizi sadakatten uzaklaştırıyorsa, adaletten uzaklaştırıyorsa, ahlaktan uzaklaştırıyorsa problem var demektir. İlerlemek, bu dairede mütemadiyen tur atmaktır.

Afedersiniz, dairede tur atmak nasıl ilerlemek oluyor?

Çünkü ilerlemek derinleşmektir. Bu dairenin oluşturduğu alanda, derinliğine doğru mesafe almaktır.

Anladım, bu da istikamet meselesi değil mi? Doğru istikamette değilseniz zaten menzile yaklaşmıyor aksine uzaklaşıyorsunuzdur.

Tam olarak öyle, diline sağlık.

Hz. Ali (RA) Efendimize dönersek…

İlmin kapısı mutlaka yüksek bir akıl, derin bir şuur, ince bir idrak, keskin bir zekâ gerektirir. İnsanlık tarihinde dehaları istihdam eden tek dünya görüşü İslam’dır. Batı medeniyetinin istihdam etmesi, serazat hareket imkanındandır, bir çerçeveye alabilmek bakımından sayısız dehayı istihdam edebilen İslam’dır. Hakikaten de Hz. Ali ve daha birçok sahabe ve sahabe neslinden sonraki dehaları da istihdam edebilmiştir. Dehaları zapt altına almak, istihdam etmek, iman etmesini temin etmek fevkalade zor işlerdendir. Yani dehaların zapt altına alınması mümkün değildir. Yeryüzündeki en zor hadiselerden biridir bu. Necip Fazıl da görülür o durum. Dehalar, kendileri teslim olurlar, onların teslim olması (iman etmesi) için sunacağının hikmet potansiyeli müthiş olmalıdır. Hz. Ali (RA) ilmin kapısı, Allah Resulü’ne açılan bir kapı… Ümmetin, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize açılan birçok kapısı var, tüm sahabeleri bu manada O’na açılan bir kapıdır. O şehre Hz. Ali’den girmek isteyenler yüksek bir isabet kaydetmiş olurlar. Başka bir kapı aramaksızın da yollarına devam edebilirler. O’na açılan en büyük birkaç kapıdan birisidir. Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer de, Hz. Osman da o kapılardandır. Hz. Ali (RA) Efendimiz, bir çok hususu şahsında cem eden bir zattır. Aklı, ilmi, idraki, zekâsı, şuuru bunların ufuk çizgilerinden biridir. Raşit halifelerin dışındaki sahabeler de birer kapıdır fakat bunların kapıları çok geniş, çok emniyetlidir. Bu dört kapının dışındaki bir kapıdan girmek çok keskin bir dikkat ve idrak ister ki insanı yorar. Fakat dört kapıdan birinden girmek, elini kolunu sallayarak mümkündür, emniyetlidir.

Nasıl?

Mesela son zamanlarda da yer yer tartışıldığı üzere Hz. Ebu Zer’in “Neden zenginlerden alıp fakirlere vermiyorsun” yollu itirazı ile kendisine zuhur imkânı bulan, o sahabeye atfı mümkün olmasa da, oradan mülhem sosyalist düşüncelerin yeşermesi söz konusudur. Hz. Ebu Zer’den de o şehre yol bulursunuz fakat şunu anlarsanız yol bulursunuz. Hz. Ebu Zer, sadakat ve imanda öyle bir noktadadır ki, yeryüzünde mülk edinmeyi lüzumsuz görecek kadar ileridedir. İslam’a bakarken temel zeminler (çerçeveler) vardır. Hukuk çerçevesi, ahlak çerçevesi, edep çerçevesi… Diğer taraftan baktığınızda ferdi çerçeve, içtimai çerçeve, siyasi çerçeve, iktisadi çerçeve, ilgilendiğiniz konunun nereye ait olduğunu, hangi çerçeveye dahil olduğunu bilmeniz gerekiyor. Hz. Ebu Zer’in söylediği yanlış değil. Müslüman zengin olmaz, malını Allah için harcar. Yanlış değil fakat bu ahlaki zemine oturan bir doğrudur. Bunu hukuki çerçeveye alıp icbar edemezsiniz. Özel mülkiyet İslam hukuku tarafından tanınmıştır.

Belki burada güçlü imanın tesiri ile ben mala mülke değer vermiyorum. Benim nazarımda malın mülkün değeri yoktur. Bu insanın kendi nefsine hitap edeceği davranıştır. Az önce siz ahlaki olarak ifade ettiniz. Bunu kendinize vaaz edebilirsiniz. Ama umuma vaz ettiğiniz zaman hüküm olarak karşınıza çıkar.

Hüküm… İşte doğru ifade… Yanı hukuk haline getirdiğinizde, herkesin riayet etmek zorunda olduğu hükümler, ölçüler vazediyorsunuz. Ahlak alanının hukuk alanı haline getiremezsiniz. Ahlaki çerçevede kalmak üzere tüm ümmete tavsiye edebilirsiniz. Fakat mecbur kılamazsınız. Hukuki kaide haline getiremezsiniz. İslam neticede Hz. Ebu Zer’in ifade ettiklerini arzu eder, şiddetle de tavsiye eder. Müslümanların öyle bir noktaya varmasını, öyle bir seviyeye çıkmasını ister. Dünyadaki mal üzerinde mülkiyet iddia etmemesini dünyadan bu kadar uzaklaşmasını arzu eder. Böyle bir seviyeye varmış bir müminde yüksek bir iman vardır. Bunu tavsiye eder ve bunu takdir eder. Fakat hayatın birde alt yapısı vardır. Yani mülkiyeti reddetmemiştir. Özel mülkiyeti reddetmemiştir. Hukuki altyapı budur. Fakat şu karıştırılır hep, genel olarak Türkiye’de İslam ile ilgili konularda da başka konularda da karıştırılır. Bir hak, sahibine o hakkı kullanmayı mecbur hale getirmez. Hak, kullanılması mecburi olan bir salahiyet değildir. Mecburiyet, mükellefiyettedir. Hak mecburiyet değildir. Özel mülkiyet hakkı var müminlerin. Özel mülkiyet edinebilir fakat edinmeyebilir de. Bu bir hak… Ama namaz mükellefiyettir mesela. Burada Müslümanlar irade açıklayamazlar, tercihte bulunamazlar. Kılalım, kılmayalım şeklinde tartışma açamazlar. Ama özel mülkiyet bir hak olarak bahşedilmiştir, kullanır, kullanmaz, kendi iradesindedir. Doğrusu da, dünyada masivadan mümkün olduğu kadar uzaklaşmak, maveraya mümkün olduğu kadar yaklaşmak gerekir. Hz. Ebu Zer (RA), maveraya o kadar yaklaştığı için, ötelere yaklaştığı için, keskin bir iman ve hassasiyet sahibidir. İslam bunu tavsiye eder, ahlak ve takva çerçevesinde tavsiye eder ama emretmez.

İşin özü aslında şu; malın olabilir ama mal sevgisi olmamalıdır. Mal sevgisi, mal hırsı olmamalıdır. Hz. Ebu Bekir’de tezahür ettiği gibi, malım var ama bir çırpıda hepsini infak edebilirim ruhuna, düşüncesine ulaşmaktır. İnfak eden, malvarlığını infak malzemesi olarak kullananın imanı, hiç malvarlığı olmayandan daha yüksek değil midir? Serveti olmayanın infaktan bahsetmesi, nazari doğrudur, fiili doğru, serveti olanın infaktan bahsetmesidir, serveti olanın infaktan bahsetmesi ise, bizzat infak etmesidir. Büyük övgüye mazhar olanlar, büyük servetleri olup da, hepsini infak suretiyle servetten uzak bir hayat yaşayanlardır. Bunlar, infak ve imanın ufkudur. Hiç servet edinmemişsiniz, hayatınıza girmemiş servet, girmediği içinde duygularınızda, kalbinizde, ruhunuzda bir karşılık bulmamış, bir yer açmamış kendine, dolayısıyla hırsınızı tetiklememiş, bu halde yaşamaya devam edebilirsiniz. Ama yiğitliğiniz, servete sahip olduktan sonra onu infak ederek asgari bir hayatı yaşamayı göze aldığınızda ortaya çıkar. Koç gibi zengin olacaksınız ve hepsini infak edeceksiniz. Bu düşünce insanı paramparça eder. Bir insan böyle bir şeyi hayal etse, yapsam dese, beyni patlar. İşte orası imanın zirvesidir o manada. Hz. Ebu Zer servet edinmeyenlerdendir. Hiç edinmeyenlerdendir. Fakat Hz. Ebu Zer’in hali, bir tercihtir. Servet edinmeme tercihi… Bu tercih çok asildir, kaynağı itibariyle muhkem bir imandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir