HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-27-HZ. ALİ(RA)-5-

Evet, biliyorum, namaza duruyor, oku çıkarıyorlar, namazı bitirince “Neden çıkarmadınız” diye soruyor, hiç farkında olmamış.

İşte meselenin sırrı burada… Dikkat edin, en sarih Ayet-i Kerimelerden bahsediyoruz. Şimdi kendini kontrol et, o sarahatteki Ayet-i Kerimeyi senin anlamanla Hz. Ali (RA) Efendimizin anlaması ve tatbik etmesi aynı mıdır?

Galiba anladım.

Bir cihetten bakıldığında sarih olan, bir cihetten bakıldığında da sarih olduğu zannedilen Ayet-i Kerimeleri, derinlik boyutuyla anlama ihtiyacı duymayanlar, İslam’ı, kendi küçük zihni evrenlerinde “sığlaştırdılar”. Kur’an-ı Kerim “akılla anlaşılır” diyenler, İslam’ı sığlaştırmak gibi bir cinayet işliyorlar, hafifleştirmek gibi affedilmez bir suç işliyorlar, mana hacmini boşaltmak gibi bir operasyon gerçekleştiriyorlar. Buna mukabil “akılla anlaşılmaz” diyenlerde Kur’an-ı Kerim ile hemhal olmaktan uzaklaşıyorlar, zamanla aralarındaki mesafe açılıyor ve “kitap” ile irtibatını kaybediyor.

Esas olan, akılla hüküm çıkarmamaktır. Akıl anlar, herkesin kendi seviyesince anlar, ama hüküm çıkarmak, hukuk inşa etmek ihtisas ister. Müçtehit olmak gevezelikle karıştırılmaya başlandı, her önüne gelen “benim içtihadım” bu demeye başladı. Kişi haddini bilmedikten sonra her şey yapar, marifet insanın kendini tanıması, haddini bilmesi, duracağı yeri farketmesidir.

Allah Resulünün, “Benim ashabımın her biri yıldızlar gibidir, hangisine tutunursanız doğru yolu bulursunuz” mealindeki beyanında işaret buyurduğu incilerin en önemlilerinden biri Hz. Ali’dir.

Yıldız örneğini kapı olarak ifade ettik, “Ben ilmin şehriyim, Ali de o şehrin kapısıdır” mukaddes ölçüsünden hareketle… Yıldız misalinden gitmek gerektiğinde, evet her biri bir yıldızdır fakat birisi normal yıldızdır, başka birisi çoban yıldızıdır. Hz. Ali (RA) çoban yıldızı, kutup yıldızıdır. Yani öteki yıldızın birini görmekte zorlanıyor olabilirsiniz. Peşinden giderken bazen kaybedebilir bazen bulabilirsiniz. Ya da mesela çok derin bir idrak sahibi olmanız gerekir. Fakat Kutup yıldızının parlaklığı, büyüklüğü vesaire özellikler, gözden kaybetmenizi zorlaştırır, siz bakmak istedikten sonra görünür ve istikametinizi tayin eder. Hz. Ali o anlamda kutup yıldızıdır. Hz. Ali’yi takip ederseniz sıratı müstakim üzerinde bulunma imkânınız var. Ama başka bir yıldızda çok daha dikkatli çok daha hassas olmanız gerekir.

Düşünün, Risalet’in geldiği bir dönem ve küçük yaşlarda bir çocuk… Hz. Hatice’nin anladığını anlıyor, Hz. Ebubekir’in anladığını anlıyor. Önemli bir anlama hacmi var, o çocuk ruhunda.

Onu hiç düşünmemiştim, orijinal bir tespittir. Hz. Hatice’nin anladığını anlıyor. Hürmetsizlik olmasın. Hz. Ebu Bekir’in anladığını anlıyor, Hz. Ömer’in anladığını anlıyor o yaşta. O müthiş bir şey… Bunlar arasında yani büyükler arasında mukayese olmaz, daha doğrusu, küçükler, büyükler arasında mukayese yapamaz, yapabilmenin zihni kudretine malik değillerdir. O yaşta, evet, Hz. Ebu Bekir’in anladığını anlıyor. Ve bu harikulade bir şey… “Müslüman ol” teklifine muhatap olunca, “babama sorayım” demesi var ya… Gizli dönem, tebliğin gizli dönemi, “Babana soracaksan, söz konusu etme, duyulmasın” manasında bir karşı cevap var. Ondan sonra kendi kendine düşünüyor. Aklın zirvelerinden birisi de orası… O yaşta çıktığı nokta, zirve… Şu muhakemeyi yapıyor ve Müslüman olmaya karar veriyor. “Doğruysa babama niye sorayım” diyor. İşte Hz. Ali (RA)… “Doğruysa babama neden sorayım?”. O yaştaki bir çocuğun muhakeme seviyesinin fevkinde bir idrak derinliği… Dehasını göreceğiniz yer orası. Çünkü iman ettikten sonra Allah ve Resulünün nuruyla kalbi ve zihni evreni açılıp gelişiyor. Dehasını çıplak olarak göreceğin yer, imandan önceki safha.

İç dünyasında bir sorgulama söz konusu, Hz Hatice’nin, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı muhakeme gibi bir muhakeme yapıyor o yaşta.

Hz. Hatice, Hz. Ebubekir gibi bir sorgulama değil tabii ki. Zira Hz. Hatice Risalet vazifesi tevdi edildiğinde yaklaşık olarak 55 yaşlarında, Hz. Ebubekir ise 38 yaşında. Onların muhakemesine denk bir muhakeme değil elbette fakat Hz. Ali’nin kendi yaşında yaptığı muhakeme müthiş. “Babama sorayım” cevabı, o döneminde Arap kavminin sahip olduğu kültür içinde, temel bir mantık örgüsü, akıl formu, inanç altyapısıdır. “Doğruysa babama neden sorayım?” noktasına varması, o yaşta olacak iş değil. Herhangi bir çocuk öyle bir muhakeme yürütemez. Hz. Ali’nin (RA) dehasının çıplak olarak o hadisede göründüğünü söylememizin arka planı budur. Arap kültüründeki “ata” mefhumu, aklın önündedir, akıldan öncedir, akıl o mefhuma bakarak faaliyet gösterir, akıl o mefhuma uygunluk aramak için vasıta olarak kullanılır. O dönemde “doğrunun kaynağı” atalardır, töredir, gelenektir. O kültüre bakınca bir aklın “doğruysa babama neden sorayım” noktasına gelmesi imkansızdır. Hz. Ali’nin (RA) o yaşta ulaştığı nokta, Arap kavminin ve kültürünün ufkudur.

Nuri bey, dehaların bir özelliği de, içinde yaşadıkları kültür ve cemiyeti aşmalarıdır. Büyük medeniyetlerin ufku tabii ki çok geniştir ve aşmak da o nispette zordur ama normal bir kültür ufkunu aşmak dehalar için çok kolaydır. Mesela Hz. Ebubekir de (RA) dehalardandır, iman teklifi gelmeden önceki hayatında da o toplumun kültürünün dışındadır, müşrik değildir, Hanif’tir. Fakat deha olmak, başka mizaç hususiyetleri taşımayacağı manasına gelmez. Hz. Ebubekir de (RA) sahabenin dehalarındandır ama aynı zamanda rikkat ve sadakatin timsalidir. Risalet vazifesi tevdi edilmeden önce de “dostturlar”. Bunları topladığınızda, teslim olması, iman etmesi kendi mizaç hususiyetlerine uygun şekilde gerçekleşmiştir. Hz. Ebubekir (RA), sadakatiyle, o hususiyetiyle teslim olmuştur. Evet, onun da teslimiyetinde akıl var, delil aramak ve talep etmek var ama sadakati ayrıca ve bariz şekilde var.

O zaman şöyle mi demek gerek; her biri kendi mizaç hususiyetleriyle teslim oldular.

İşte bu… Zaten hayat böyle, insan böyle… Her insan, imandan önce kendi mizaç hususiyetlerinin toplamıyla varoluyor, iman ettikten sonra imanın ahlakını kuşanıyor ve ikisinin terkibiyle şahsiyetini inşa ediyor. Hz. Ebubekir (RA) ile Hz. Ali’nin (RA) iman ediş şekilleri, mizaç hususiyetlerini ele veriyor. Hepsi için öyle, Hz. Ömer’in (RA) Müslüman olmasını hatırlayın, öldürmeye gidiyor değil mi?

Hz. Ali’nin o yaştaki aklı, hayrete şayandır. Öyle bir akıl ki, kavmiyetçiliğin, kabileciliğin, atacılığın aklı zapt altına aldığı bir dönemde, o cemiyetin alimlerinden daha güçlü bir muhakeme maharetine sahip. Aklın baskı altına alındığı, faaliyetinin nerdeyse durdurulduğu bir cemiyette, bu çapta bir muhakeme yapmak kabil değil. Biliyorsunuz, İslam’ın tebliğine Kureyş’in ileri gelenleri, akil insanları, alim insanları itiraz ediyorlar, itirazlarının kahir ekseriyeti de,

“Biz atalarımızdan böyle gördük.”

Evet, “biz atalarımızdan böyle gördük, siz atalarınıza isyan ediyorsunuz” türünden itirazlar. Bu itirazları yapanları akılsız mı zannediyorsunuz? O cemiyetin en akıllı insanları onlar fakat kültür akıllarını zapt altına almış. Cemiyetin ufkunu aşamayanlar, akıl terkibini kıramıyor veya o kültürün akıl terkibini kırmayanlar, cemiyetin ufkunu aşamıyorlar. Hz. Ali (RA) çocuk yaşta ve Müslüman olurken o ufku aşmış bir dehadır. Çevrenize bakın, medyaya bakın, elli yaşında, altmış yaşında, yetmiş yaşında insanların, içine doğdukları kültür ufkunu aşamadıkları, içine doğdukları cemiyetin akıl terkibini kıramadıkların göreceksiniz. Bunların içinde sayısız profesörün olduğuna da şahit olacaksınız. Hz. Ali (RA) çocuk yaşta, içinde yaşadığı cemiyetin ufkunu aşmak gibi dev bir inkılabı kendi ruh ve zihin dünyasında gerçekleştiren şahsiyettir. Şimdi söyle bakalım; “ilim şehrinin kapısı” olma payesi, imtiyazı, lütfu kime yakışır?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir