HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-5-HZ. EBUBEKİR(RA)-1-

HAZRETİ EBU BEKİR

İyi akşamlar sevgili dinleyicilerimiz. Bu gün hilafet ve dört halife program serimizin ikincisini yapıyoruz. Konumuz, Hazreti Ebubekir… Haki bey, öncelikle Hz. Ebubekir’in sahabe içindeki konumunu konuşalım. Diğer sahabelerle mukayese edildiğinde ortaya çıkan “kıymet” nedir Hz. Ebubekir için?

Farklı tasnifler, var takdirler var, bizim yapmamız gerekmiyor ama yapılmış olan, işin sahibi yani ehli tarafından yapılmış olan tasnifler var. Hz. Vahşi ile Hz. Hamza’yı ya da Hz. Ebu Bekir’i yan yana koymanız gerekmiyor. Kategorik olarak sahabe olmak bakımından aynı kategori içinde bunlar, yan yana görünüyor. Ama o kategorinin içinde tasnifler var. Tabiî ki olacak. Mağara arkadaşı ile kimi mukayese edeceksiniz? Ya da yatağına yatırdığı Hz. Ali ile kimi mukayese edeceksiniz? “İki Ömer’den birini İslam’la şereflendirir duasına” muhatap olan zat ile kimi mukayese edeceksiniz? Meclise Hz. Osman geldiğinde hafiften şöyle bir doğrulmuş olduğu muhatabını kiminle mukayese edeceksiniz? Burada haddi aşmamak bizim için söz konusu, biz kendimiz, kendiliğimizden yapmama çabasındayız yoksa yapılmış olan tasnif var, yani Resulullah tarafından yapılmış olan tasnif ve sıralama var, Allah tarafından yapılmış olanı var. O tasniflere ittiba etmemiz ve hürmet göstermemiz gerekiyor.

Sahabe içtimai emsaldir. Sahabe, hata yapabilir ama kendi hayatı içerisinde yanlışlarını içtimai murakabe ile düzeltmiştir. Hani “hangisine tutunursanız tutunun kurtuluşa erersiniz” manasında bir ölçü vardır ya… O cemiyet kendi kendisini denetlemiştir. Oto kontrolü vardır hiç kimsenin yalnız başına hatada ısrar edemeyeceği ruhi kıvam ve içtimai örgü var orada. İçtimai bir örgü… Bakın bu nokta çok mühim. Sahabe hata yapar mı? Yapar. İsmet sıfatı, masuniyet sadece Risalete aittir. Fakat öyle bir kadro hayal edin ki bu kadro yani cemiyet, kendi içerisinde hatalarını düzeltmiş olsun. Dolayısıyla sahabenin hangisinin peşine takılırsanız o sizi hataya, yanlışa veya günaha götürmüyor. Kendi yaptığı hatasına da götürmüyor. İçtimai örgü, onların her birinin yaptığı şahsi hataları iki adım sonrasında düzeltiyor. Ondan dolayı da hadis-i şerif kendi kendini (yani manasını) zaman içinde gerçekleştirmiştir. Hayat bu mananın gerçekleştiğini göstermiştir. Onun özellikle tespit edilmesi lüzumu var. Sahabe ile ilgi izaha gelmeyen tavırlar var. Mesela “ben ondan daha çok şey biliyorum” gibi edalar var bazı Müslümanlarda. “Ben filan sahabeden daha fazla şey biliyorum”. Bu, sahip olunan bilgi yekunu olarak mümkündür de, bilgi bakımından bir sahabe bir sahabeden daha fazla şey bilebilir. Hakikaten günümüzdeki herhangi bir Müslüman çok fazla şey biliyor da olabilir. Fakat bunun kıymeti yok. Hayat bundan ibaret değil, çünkü bilgiden ibaret değil hayat… Bilgi o dönemde değeri artırıcı bir kıymet ifade edebilir tabii ama bilmekten ziyade anlamak daha kıymetlidir.

Burada hatırıma bir misal geldi. Bedir muharebesinde, gazvesinde çobanın biri geliyor Allah Resulü’ne diyor ki “Siz kimsiniz ve ne için savaşıyorsunuz? Allah Resulü orada kendisine inen vahyin önemini ve kendisinin peygamberliğini ve Allah’a inanmanın mana ve önemini çobana anlatıyor. Çoban diyor ki “Kabul ettim, Allah’a iman ediyorum sana da iman ediyorum. Peki şimdi ne yapmam gerekiyor” diye soruyor. Allah Resulü “Kılıcını al ve savaş meydanına git” buyuruyor. Ve o çoban Bedir gazvesinde şehit oluyor. Bilgi yok burada. Sadece bir teslimiyet var. Saf bir iman var. Belki o ana kadar hiç ibadeti de yok o çobanın.

O hadisenin devamında enteresan bir nokta var. Öncelikle şunu tespit edelim, bilgi gerekli ama kıymet addettiğimiz şey bilgiden ibaret değil. Bilginin önemsiz olduğundan bahsetmeyiz, bahsedemeyiz. Bir şeye değer verirken ötekinin önemini düşürmek gerekmiyor. Anlattığın o hadisede, savaş bittikten sonra Allah Resulü etrafındaki sahabelere “alnı secdeye gitmemiş olan cennetlik birini görmek istiyorsanız filan yerde yatıyor, gidin bakın” buyuruyor. Sahabe şaşırıyor. Alnı secdeye varmadan cennete gitmek nasıl bir şey diye şaşırıyor. Oraya hemen koşuyorlar. O çoban yaralı daha son nefesini vermemiş. Son anda ona da soruyorlar. Nedir bunun hikmeti diye. Sen ne yaptın ki cennetlik oldun? Anlatıyor hadiseyi özet olarak. Müslüman olup şehit olana kadar daha bir namaz vakti geçmemiş. İmanı ile şahadeti arasında bir namaz vakti dolmamış.

Evet, kıymet atfı imanadır. Kıymet atfı kabullenmeye, teslimiyetedir. Kabullenme imanın derinliğidir. O çoban belki sıralamada kaç bininci sahabedir. Allah Resulü’nü görmüşlüğü çok kısa bir süredir. Peki, neden değer atfediyoruz, sebebi tek kelime ile imandır. Bunun süresi de önemli değildir. İnsan bir anda en derin imana da kavuşabilir. Tabi işin nasip tarafı da ayrı ama kendi cehdinden bahsediyorsan insan bir anda onunla donanabiliyor. Sahabe konusu hakikaten içtimai model olmak bakımından fevkalade önemlidir. Zaten İslam’ın hayatını inşa eden kadrodur. Hayat, fertle inşa edilmez. Cemiyete, topluluğa ihtiyaç vardır. O bakımdan sahabeyi anlama konusu ihmal edilmemelidir, özellikle de sahabeyi ortadan kaldırarak (aradan çıkararak) İslam’ı anlama çabası, sayısız zafiyetle maluldür.

Konumuz tabii ki hilafet… Konumuz tabi kii Hz. Ebubekir (RA)… Pekala buralarda neden dolaşıyoruz? Çünkü hilafeti ancak sahabe kadrosundaki misaller üzerinden konuşabiliriz. Çünkü Hz. Ebubekir’i öncelikle sahabenin ne olduğunu anlayarak tanıyabiliriz. Hem Hz. Ebubekir bahsinin hem de hilafet konusunun zemini, sahabe anlayışıdır.

Sahabe kimdir? Sahabe, Allah Resulü’nü görmüş veya O’nun tarafından görülmüş olan mümin… Bakın tarifteki kolaylığa… Hatta sahabe olmaktaki kolaylığa bakın… Sahabe olmanın imtiyazı, sahabe olmanın zorluğundan değil. İşin zor bir boyutu olduğu doğru ama burada başka bir noktayı anlatmaya çalışıyorum. O’nu, iman etmiş halde görmek… Zor mu? Hayır… Pekala bu kadar kolay olan bir hadiseden nasıl oluyor da insanlık tarihinin en büyük ve şanlı insanları, kadrosu ortaya çıkıyor? Çünkü O’nu gördükten ve iman ettikten sonra O’nun külli şahsiyetinden bir pay her ferde o ferdin mizacı hacmince naklediliyor. Başka bir ifade ile O’nu görüp de iman ettikten sonra O’nun tasarrufu altına girmeme imkanı yok. Allah’ın sevgilisinin nüfuz ve tesirinden kurtulma iktidarı kimsede yok. Bu manada sahabenin kıymeti, kendi şahıslarından değil, doğrudan doğruya Hz. Risaletpenah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden kaynaklanır. Bu sebeple o kıymetlere hürmet şarttır.

Allah Resulü’nü görme şerefine erişmiş olmak, sahabenin manevi imtiyazıdır. Bizim şu içinde yaşadığımız hayattaki sevap, günah çizelgemizi ortaya çıkardığımızda hakikaten sahabenin en sonuncusu hangisi ise onun kadar ne iman etmişliğimiz, ne ibadet etmişliğimiz var. Sahabe ile insanların kendilerini mukayese etmeleri kibirden başka bir şey değildir. O hayatları tetkik ettiğinizde, ne yaparsanız yapın, o cemali görmüş olmaktan kaynaklanan bir nur sirayeti var. Bir rahmet sirayeti var o insanlarda. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan “Harikuladenin”, zaten kendisi rahmetin ta kendisidir, bu durum, O’nun kul tarafını ortadan kaldırmamakla birlikte rahmetinde ta kendisidir. Bunun sesini duymak, cemalini görmek, muhatap olmak, tabi ki imtiyazdır. Size çok daha ileri bir şey söyleyeyim, O’nun düşmanı olmak da o dönemde kâfirler içerisinde imtiyazdır. Görmüş olmak bakımından söylüyorum. Ebu Cehil bile yeryüzündeki kâfirlerin tümünden farklı bir kâfirdir. Bir Ebu Cehil misalini Ebu Cehilden sonra bulamazsınız. Böyle bir kâfiri bulamasınız. Bunların örneğini de bulamazsınız. Görerek iman etmemiş olanlarda prototiptir. Kâfirlik kategorisinde zirve insanlardır. Çünkü o öyle bir inkârdır ki onun misli yok, o inkârın misli yok. Kaskatı bir küfürdür o. Katışıksız bir küfürdür, saf bir küfürdür. Hiçbir şey bulamazsınız içinde. Ebu Cehil’in küfrü, küfrün timsalidir, örneğidir. Hiçbir kâfir onun gibi olamaz, kendini farklı göstermeye girmemiştir. Bir de küfrünün derinliğinin benzerini bulamazsınız. O çapta bir inkâr bulamazsınız. Yani görmeyenin inkârı kolay, Allah Resulü’nü görmeyenin inkârı kolaydır. Görenin inkârı çok zor, üstelik de kaç tane mucizeyi görerek inkâr etmiştir. Yeryüzünde böyle bir inkâr örneği bulamazsınız. O da Allah Resulü’nün cemalinin zıttına inkılâp etmesidir. Risaletinin zıttına inkılâp etmesidir. Yanı başında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi muhteşem şahsiyetleri inşa eder. Karşısında Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi küfür şahsiyetler inşa olunmuştur. Karşısında kıytırık kâfir bulamazsınız. Asrı-ı Saadette kaya gibi kafir bulursunuz. Adam gibi kâfir bulursunuz. Onun bulunduğu toprakta, onun bulunduğu cemiyette, onun bulunduğu şehirde, onun bulunduğu havayı teneffüs eden kişilerin içinde böyle “ara şahsiyetler” bulamazsınız. Zirve şahsiyetler bulursunuz. Müslüman’ı da zirvedir, kâfiri de zirvedir. Kategorik olarak baktığınızda her kategorinin zirvesini bulursunuz. O’nun bulunduğu yerde hangi kategori varsa onların zirveleri vardır. Tesirinin bir misalini vereyim. Allah Resulü Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medine’ye girerken şehrin önde gelen şahsiyetlerinden birisi (tabii Medine’de Müslümanlar var Müslüman olmayanlar var hatta münafıklar var), Medine’nin ulularından bir tanesi, yanında bulunan kölesine, (peygamberimiz kendilerine doğru gelirken) “yanımdan uzaklaş etkilenip seni azat etmek durumunda kalabilirim”, diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir