HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-6-HZ. EBUBEKİR(RA)-2-

Haki bey, özel olarak Hz Ebubekir’in ve genel olarak da bütün sahabenin kıymet dereceleri, Hz. Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem efendimize yakınlığı ile mi alakalıdır? Bu açıdan bakıldığında dört halifenin durumu nedir?

Öncelikle dört halife ile ilgili bir noktayı tespit edelim. Dört Halifenin dördü de Ehli Beyt’tendir. Bu noktaya çok fazla dikkat edilmez. İki tanesi Allah Resulü’nün kayınpederleridir, Hz. Ömer ile Hz. Ebu Bekir. İkisi de damadıdır, Hz. Osman ile Hz. Ali, dolayısıyla dördü de Ehli Beyt’tendir zaten. Bu, sadece Hz. Ali için söylenir, nesebin devamı için Ehli Beyt odur, onu karıştırmayalım. Hz. Fatıma’dan devam eden nesep Ehli Beyt’tir. Ama Devr-i Saadetlerinde dört halife ehli beyttendir. Hz. Ebu Bekir kızının yanına gelir yani devlethaneye geldiğinde kızının yanına gelir, gelebilir, damadının yanına gelir. Hz. Ömer yine öyle, diğer ikisi hanımları ile gelir. Hanımları nereye gelir babalarının yanına gelir. Dördü de hane halkıdır. Ehli beyittendir bunlar. Istılahi anlamda ehli beyti biliyoruz. Orada sınırı muhafaza etmemiz lazım, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’dan devam eder o nesil. Hz Ali, Hz. Fatıma’nın vefatına kadar başkasıyla evlenmemiştir, sonra evlenmiştir. O hanımlarından çocukları da vardır ama Ehli Beyt onlardan devam etmez. Hz. Fatıma’dan devam eder.

Evet, Haki Bey Hz. Ebu Bekir’in mizacı farklı, şahsiyeti farklı ve her şeyden önce Allah Resulü’ne bağlılığı farklıdır. Nedir bu farklılıklar?

Allah Resulü’nün miraç hadisesi gerçekleştiğinde müşrikler yanına geliyor. Biz gördüğümüz, anladığımız şekliyle anlatalım. Ebu Cehil birkaç müşrikle beraber koşarak, sevinçle Hz. Ebu Bekir’in evine geliyorlar ya da yolda karşılaşıyorlar, ümitleri şu: O kadar irrasyonel bir hadisedir ki miraç hadisesi yani o kadar “olmaz”, “gerçekleşmez” bir hadise gibi anlarlar, algılarlar ki, Hz. Ebu Bekir’in artık bunu tasdik etmeyeceğini, bunu kabul etmeyeceğini düşünürler, çünkü aslında bir insanın havsalasının da bunu almayacağına inanırlar. Ve Hz. Ebu Bekir’in “artık bu kadar da olmaz” demesi hayaliyle, diyebileceği düşüncesiyle, bir iştiyakla, bir sevinçle gelirler hadiseyi anlattıklarında aldıkları cevap malum. “Bunları O’mu anlattı” diye sorar önce… “Evet, O anlattı” dediklerinde, “O söylediyse doğru söylemiştir. El hak iman ettim” diye cevap verir. Yani oradaki halinden dolayı bu hadiseden sonra “sıddık” lakabı verilmiştir Hz Ebu Bekir’e. Oradaki tavır, çelik bir irade, sarsılmaz bir imandır.

İmanla ilgili temel bir şey söylememiz lazım burada. Konunun da anlaşılması için, iman, aklın ötesindedir. Aklın ufkunun ötesindedir. İnsan ufkunun bittiği, aklın da değil tüm insan ufkunun bittiği yerde başlar iman. Çünkü idrak mevzu değildir. İman, idrak kudretinin bittiği yerde başlar. İmanı mevzu haline getirmeniz gerekmiyor. O öyle bir hadisedir ki idrak bitecektir ki iman başlayacaktır. Böyle olduğunu nerden biliyoruz. Yine Hz. Ebu Bekir’in bir sözünden biliyoruz “En büyük idrak aczin idrakidir.” Aczini idraktir. Yani acz halinde olmak, zafiyete düşmek, idrakin bittiği yer zaten. İdrakin ufku hala idrak edilecek bir şeylerin olmasına rağmen idrak kudretinin yetişmediği, yetişmediğini bildiğiniz yerde imanın başlaması gerekmiyor zaten. Her şeyi biliyor olsanız, o ne demektir? O, zaten İslam ıstılahının gereği baktığınızda sonsuz ilimdir. Sonsuz ilim Allaha aittir zaten. Her şeyi biliyor, hakkıyla biliyor olmak… Hz. Ebu Bekir’in oradaki tavrı, imanın saf tezahürüdür aslında. O imanı açıklamak o kadar kolay bir şey değil. Akıl taşımaz zaten. Miraç hadisesini aklen anlıyor değiliz. Biz imanen kabul ediyoruz. Ona iman ediyoruz.

O dönemdeki müşriklerde akıllı insanlar, bulundukları toplumda şerefli insanlar, olayları değerlendirebilen insanlar, bu metafizik ya da görünen görünmeyen alemleri az çok bilen insanlar. Onlar toplumun cahil insanları değil. O insanlar bilgilerini ön plana çıkararak, peygamberlik iddia eden zatın, müşriklerin tabiriyle (hâşâ) “Böyle bir saçmalığını yakaladık. En yakın arkadaşından başlarsak. Onun kadrosunu çözeriz” düşüncesiyle geliyorlar.

Hz. Ebu Bekir’in orada ki tavrı, Necip Fazıl’ın bir ifadesindeki gibidir, “Tamamının yanlış olduğunu bugün ki bilimin ispat etmesi halinde de iman ediyorum.” Bunun tamamının yanlış olduğunu (muhal farz) bilim ve fenle ispat etseniz ben yine de iman ediyorum, bu iman, tartışma konusu değil, orada sadece imanın derinliğiyle ilgili bir konu vardır. Ne kadar iman ediyorsunuz? Akıl zaten imanın önünde diz çöktüğü takdirde, “Akl-ı Selim” haline geliyor. İslam ıstılahında bu tabir çok önemlidir bakın. İslam medeniyetinin üçayağından bahsederler, “akl-ı selim”, “zevk-i selim” ve “kalb-i selim”… Selim bir duygu sahibi olacaksınız. Selim bir akıl sahibi olacaksınız. Herkesteki akıl, Ebu Cehil’deki akıl, Nemrut’taki akıl fakat akl-ı selim nedir, o imanın önünde diz çöken akıldır. İmanı aklınızla değerlendirdiğinizde aklınızla değerlendirmeye çalıştığınızda olmaz. İslam coğrafyasında bunun örnekleri yer yer var. İslam rasyonalistleri denilen kişiler var. Miraç bahsini önüne alıyor akıl ile değerlendirme çabasına girdiğinde işte “rüyasında gitmiştir”den tutun çeşitli yorumlar “ruhen gitmiştir”, “cismen gitmemiştir” filan… Bir sürü şey ortaya atılıyor. Çünkü akletmeye çalışıyor çünkü makul çerçeveye almaya çalışıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Allah Habibini ruhen cismen her şeyiyle huzuruna aldı. Sana ne! Nasıl aldığı ayrı mesele… Onun mahiyetini, hakikatini tartışmak gerekmiyor. Böyle almak lazım gelirse ne olur? Nasıl bir ilaha inanıyorsun, sonsuz kudrete sahip bir ilaha inanmıyor musun? Cismen istedi Habibini buna kudreti mi (haşa) yetmez. Bunu niye tartışıyoruz. Böyle komik bir şey olabilir mi. İşte bu akletme çabasından kaynaklanıyor. İman konusunu niye akledeceksiniz? Nasıl beyan edilmiştir, öyledir, bitti. Cismen gittiğini beyan ederse Allah Resulü cismen gitmiştir. Nasıl beyan ederse öyledir. O insanlar bakımından mucizedir. Allah’ın kendisi için mucize diye bir hadise yok ki. Zaten her şey öyle değil midir? Yaratıcı kudretten bahsediyoruz. Daha ne kadar kâinat varsa ne kadar olduğunu da bildiğimiz yok. On yedi bin âlemden bahsedilir. Nedir her birinin mahiyeti, her biri bir kâinat mıdır? Bilmiyoruz. Tüm bunları yaratmış olan bir ilaha inanacağız. Allah, Resulünü, Habibini cismiyle de istedi bunun neyini konuşuruz biz. Makul çerçevenin içine çekmeye çalışınca iş zıvanadan çıkıyor, ölçü kaçıyor, merkezi kayıyor, nispet kaçıyor. Ruhen çıkmasını makul görüyor halbuki beyan neyse odur. İman budur zaten. Neye iman eder insan, beyana iman eder. Kimin beyanıdır Allah Resulü’nün beyanıdır. Vahiy de Allah Resulüne inmiştir, O’nun tarafından beyan edilmiştir. Dikkat edin, O’nun sözüdür demiyorum, O nakletmiştir. Onun sözüne hadis-i şerif diyoruz. O nakletmiştir ya Cebrail Aleyhisselam getirmiştir. Vahiy indiği zaman peygamber olunur. Dolayısıyla vahiy de Allah Resulü’nün beyan çerçevesi içindedir ama onun sözü değildir. Ona ait söz değildir. Allah’ın sözüdür, Allah’ın kelamıdır, vasıta O’dur. Dolayısıyla iman Allah Resulü’nün beyanına imandır. Beyanı ne ise odur. Mahiyetini konuşuruz, dediğini konuşuruz, imanı çerçevelemek için söylüyorum. Konuşmayın dediğini konuşmayız. Huzuruna alacak Habibini her nasıl oldu? Nerden bilirsin? Hangi kat Hz. Cebrail Aleyhisselamın buradan öte ben gidemem dediği? Sidretül münteha… Sidretül müntehadan sonra yalnız başına devam ediyor. Nasıl olmuştur, ne olmuştur? Şahidi mi var? Beyanından başka ne bilebiliriz. İnsan neyi düşünebilir ki neyi tartışabiliriz? Mescidi Aksa’ya gitmiştir, görmüştür. Oralar yeryüzündedir, belki anlaşılabilir. Oradaki hadise sürat hadisesidir. Akıl sahibi adamın yapacağı şey bu beyan önünde diz çökmektir. Ne ile gittiğinden sana ne, ne beyan ediyorsa odur. Buradan sonra ne ile gidilir diye sorduğunda Cebrail Aleyhisselam “aşkla gidilir” diyor. İmanla değil cevaba bakar mısın? İmanla da gidilir belki. Cevabı tespit etmek için söylüyorum aşkla gidilir. İki sevgilinin buluşmasından bahsediyoruz. Cebrail Aleyhisselamdan büyüğü yoktur meleklerin içinde. Oradan sonra kimse yok. Melek yok sidretül müntehadan öte hiçbir şey yok. Kimsenin çıkamadığı bir yer. Bunu tartışmaya çalışmak, imanla ilgili çok ciddi eksik anlayışlar, zafiyetler var demektir. Neyle çıktı, nasıl çıktı bilemeyiz. Rüya mıydı gerçek miydi, düşünerek bilemeyiz, bulamayız. Allah Resulünün beyanı ne ise o. Hz. Ebu Bekir’in kıymeti o işte “O mu söyledi bunları, doğrudur, o söylediyse doğrudur.” Yeryüzünde gelmiş geçmiş olayların içinde en saçma gelen şey olarak düşünebilir kafirler. Önemli değil. Beyan esastır. İman konusu “beyan”dan başka bir şey değildir. Beyanına iman etmekten başka bir seçenek yok. Bu imanı arayasınız ki bulasınız. Hz. Ebu Bekir niye büyük, bu nedenle büyük… Niye sıddık, sadakat imandır zaten, ondan dolayı büyüktür. Hz. Ebu Bekir âlim bir zattır. Sadakati öne çıktığından o tarafı ile biliriz ama alim bir zattır. Birçok ilimde zirvedir. Aklı son sınırına kadar kullanan biridir. Bunu söylemesek oradaki o tavır eksik kalır, anlatmamız eksik kalır. Şöyle bir şey değil, okuma yazma bilmeyen, hayatı zar zor yaşayan, sadece inanmış biri değildir. Hz. Ebu Bekir’in “O demişse doğrudur” demesi farklı, bir çok bilimde zirveye varmış, zamanın ilimlerinde zirveye varmış, aklı son sınırına kadar kullanan birisi bunu söyleyince orada gördüğünüz tek şey saf, katışıksız alabildiğine derin bir imandır. Cahil biri söylerse bunu bilmediği için teslim olmaktan başka şansı yok ki garibimin diye düşünebilirsiniz. Oda imandır. Fakat adamın alternatifi yok ama burada onu kırka yaracak, kırk defa değerlendirecek, terkip edecek akıl ve ilim seviyesinde bulunan bir zat bunu söylediğinde anlıyorsunuz ki saf bir iman sözkonusudur. Bila-tereddüt küçücük kıl kadar bir tereddüdü olmayan birisinden bahsediyorsunuz demektir. İmanın saf tezahürlerinden biridir o. Tavırlarımız, davranışlarımız kırk tane sebebe bağlıdır. Davranışlarımızın tek sebebi yoktur. Kendi hayatımda bir şeyi iman gereği yaptığımı düşündüğüm zamanlar, şöyle bir kontrol ediyorum, o hadisenin arkasındaki sebepleri, iman varsa içinde kırk tane başka sebep de var. İnsanlar imanın saf tezahürünü bir hareket, bir davranış, bir tavır, bir eda, bir hadise de bulsunlar hayatlarında, imanın ne olduğunu o zaman anlarlar. Şunu söyleyebilsinler kendi kendilerine, bu olayı, bu tavrı sadece ve sadece saf haliyle imanımdan dolayı gerçekleştirdim, kalpleri başka türlü atar, gözleri başka türlü görür, hayatı başka türlü kavrarlar. Fakat insan hayatında böyle bir tavrı göremiyor. Kimseyi küçük görmüyoruz ama ben bulamadım. Saf haliyle imanın tezahürü bir hadise bulsunlar hayatlarında bir tane olay bulsunlar cennete gitmelerine kâfidir belki de… Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Öyle bir şey yok hayatımızda. Birçok sebebi var o davranışlarımızın, tavırlarımızın, nefsi içinden söküp atamıyoruz. İmanda içinde vardır mutlaka ama başka sebepler de var. Saf imanın tezahürü kolay kolay ele geçmiyor. Bu çok özel bir şeydir. Hz. Ebu Bekir’in hayatının hepsi öyledir de miraç hadisesi kendisine nakledildiğinde, tavrı imanın saf tezahürüdür. O anın içinde başka bir şey yok. İman edenlerin içinde en tepe noktasını işgal eden zat odur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir