“HÜZÜN Kİ EN ÇOK YAKIŞANDIR AŞIKLARA”

“Hüzün ki En çok Yakışandır Âşıklara”

“Hüzün taze tutar aşk yarasını. Yaramdan hoşum, yârimden de. Hüzün ki en çok yakışandır âşıklara. Yandık, yakıldık; ama hüzünden yana asla yakınmadık. Ne de olsa mahzun bir peygamberin ümmeti değil miyiz? Hüzün ki, Mevlâ’mın, Mevlâna’mı özlem özlem içime dokuduğu kamıştır” diyen Şems-i Tebrizî’nin ellerinden öperim.

TARİHTEN BUGÜNE HÜZNÜN YÂRANLARI

Modernizmin saldırılarından korunmak ve İslâm’ı kuru akıl hâlinde yaşayanların tesirinden uzak kalmak için arada bir hüznün yâranlarını yâdetmek gerek. Hasan-ı Basri’den Rabia el-Adeviyye’ye, Şems’den Mevlâna’ya, Yunus’dan Fuzûlî’ye, Şeyh Gâlib’den Fethi Gemuhluoğlu’na uzanan hüzün âbideleri geçiyor her gece yüreğimin üstünden. Hüzün türküleriyle selâmlarım büyük hüzünkârları.

Hz. Ali (r.a.)’nın, “mumun tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir” sözünü okuduğumdan bu yana âcizane mumun kalbindeki hüzünkâr olmak için tâlim ediyorum.

Hüzünkâr olmaya tâlibseniz, silsile-i hâcegândan İmam Rabbânî Hz.lerinin hüznü kucaklayan kelimelerini bir iksir gibi damarlarınıza akıtın ve zikrederek kendinizi bir sınayın. Eğer vecd ile kendinizden geçip kalbinizde mâsivadan iz kalmamışsa hüzün ehli olduğunuz kesindir:

“Hüzün dalgası çarptıysa bir insanın yüreğine ya Mevlâ’sını özlemiştir, ya da Mevlâ’sı onu. Mevlâ’yı özleyen gönül ya hüznü bekler, ya da hüzündedir. Belâ, gam ve keder Mevlâ’nın, sevdiklerine gösterdiği kamçıdır. Vurdukça kendine çeker. Şüphesiz sonsuz hüzün, daimi tefekkür imdada ve yardıma gelir…”

İmam Rabbânî Hz.leri bir mektubunda Abdülhak Devlevî’ye, “Bu dünya hayatında en faziletli metaın gam ve hüzün olduğunu” yazar. Oğlu Muhammed Serhindî de, “Sevginin zuhurunun çoğu hüzündür. Gönüldeki sevgi ateşi dışa hüzün olarak yansır. Âlemlerin Efendisi (s.a.v) sevgi deryası olduğu halde daima hüzünlü idi. Gülmeleri tebessümden ibaretti” diyerek hüznü kalbin cilası sayar.

Hüznün yoldaşlarına, hüznün büyük yârânlarından Abdülhâkim Arvâsi Hz.lerinin sözlerinin hüzünkârlığımın gücüne güç kattığını aşkla anlatmalıyım:

“Hüzün, insanın kalbini Mevlâsını unutmaktan korur. Hüznü olmayan sâlikin senelerce kavuşamadığı manevî derecelere hüzün sahibi olan kimse kısa zamanda kavuşur. Allah teâlâ kalbi kırık ve hüzünlü kimseleri sever. Raibatül-Adeviyye ki, ‘Vâ Hüznâ! Vah hüznümüz, ah hüznümüz’ diyerekten bu mertebeye kavuşmayı arzu etmiştir. Ebul-âdab, yani edeblerin babası ve âmiri yine bu hüzündür. Zira hüzün olmadık gönülden âza üzerine edeb tezahür etmez. Fakirin gönlüne gelen şudur ki, insanı hayvandan ayıran o edeb hüznün sevkiyledir ve tamamiyle hüznün hâsılatıdır.”

“EY HÜZNÜM, SENİN ZAMANINDIR!”

Rabiatül Adeviyye’nin, “Ey hüznüm, senin zamanındır!”nidasını gönlümden fışkıran vecdli bir nâra olarak çokça attığımı söylesem tasavvuf edebini aşmış olur muyum? Ümmetin ilk hüzünkârlarından olan bu ârifenin hüznü kuşanışını hep titreyerek okumuşumdur: “ De ki ey kifayetsiz hüznüm! Nefsini sürgüne gönderen bu esrarlı adamlar, bâkî yurdunu özlediklerinden, her ölümle sarsılıyorlar hüznün elinde. Tir tir titreyerek hâta yapmaktan dolayı hüzünle hesaba çekiyorlar kendilerini. Kalbin zekatıdır hüzün.”

Bu mübarek hatunun ifadelerini hurufata dökerken, Efendimiz (s.a.v.)’in “Hüzünlü olmalısınız. Çünkü hüzün kalbin anahtarıdır” buyruğu düştü birden gönlüme.

Ehl-i hüznün kim olduğunu Muhyiddin Arabî’ye sormadan hüzünle yolculuğa çıkmak zordur: “Hüzünlü insan, saklı bir inci ve korunan bir sırdır. Ancak, onun gibi olan onu tanır ve değerini bilir.”

Mâveraünnehr’e İslâm’ı götürenler hüzün ehliydi. Tasavvuf medeniyetinin Asya’daki ilk vatanına hüzünle, yani imanın ateş ve ıstırapla pişen gücüyle taşıdılar İslâm’ı. Horasanlı nakşî âlim ve mutasavvıf Abdurrahman Câmi, gönül medeniyetini inşa ederken irşadına şöyle başlıyordu: “Üstün ruh, daima hüzün ve kaygı içinde olandır. Hüzün ve kaygı çekmeyen insandan gaflet kokusu gelir. Hüzün ve kaygı çeken insandan da huzur rayihası tüter.”

Büyük hadis âlimi Buharî’nin tavsiyesine nasıl bigane kalabilir yüreği sancılı bir mümin: “Hüzün sahibi, hüzünlü olmayanların senelerce kat edemedikleri Allah’a giden yolu bir ayda kat eder. Allah kalbi hüzün içinde olan tüm kullarını sever.”

Ebu Ali Dakkak, “Hüznünü kaybedenin birkaç senede katedemediği mesafeyi hüzün sahibi bir ayda kateder. Hüzünden daha hızlı koşan at mı var cennete!” Bu mübarek zâtın hüznü savunan sözlerini yazıp ham ervahların ve akılcı ulemanın önüne bırakmak istiyorum bir gün.

“HÜZNÜMÜ YALNIZ ALLAH’A ARZ EDERİM”

Yûsuf sûresinin 84 ve 86. âyetlerinde, Hz. Yûsuf’un başına gelenler sebebiyle Hz. Yakub’un çektiği ağır acı ve üzüntü hüzün kelimesiyle ifade edilmektedir. Oğulları, ona “vallahi sen, Yusuf’u anmaktan hasta olacaksın yahut öleceksin” dediklerinde, “ben hüznümü ve kederimi yalnız Allah’a arz ederim…” diyor.

Bunun içindir ki, Hz. Yusuf’un yokluğuna ağladığı ve hüznüne derman bulduğu mekânına “Beytü’l-hâzen” yahut “Külbe-i Ahzân”, yani “Hüzünler Evi” denmiş. Hüznün timsâli olan Hz. Yakub’un hüznünü yaşamak ne büyük nimettir anlayana.

Abdülkâdir Geylânî Hz.lerinin büyük hüzünkâr olduğunu bilmeden tasavvufu anlamak mümkün değildir: “Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzundur. Peygamber Efendimiz ‘müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzundur’ buyurmaktadır. Müminin tefekkürce ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessüm ile kalbindeki hüznü gizler.”

Boyumu aşsa da hüznü, büyük hüzünkârlardan Hz. Mevlâna’nın “hâl”lerinde bulmak, mâveraî duygularla coşturuyor iç evimi. Mevlevîler aşk derdini hakikat yolunda gerekli gördükleri için birbirlerine “Allah derdini artırsın” derlermiş. Hayatımı mânalı kılan hüzün de böyle bir hâl olsa gerek.

“Hüzün olgunlaştırır” diyen Hz. Mevlâna’nın hüzne dair kelâm-ı kibarını anlamayan biri hüzünkâr adayı olabilir mi?: “Kederin bir fincan hüzün içtiğini görüp seslendim: ‘Tadı güzel değil mi? Beni yakaladın, diye cevap verdi keder. İşimi mahvettin. Bir lütûf olduğunu bilirsen, sana hüznü nasıl satacağım?”

Onun, derûnumda yer alan şu sözleri, hüznün “asıl vatan”a duyulan hesapsız ve ulvî ıstıraplarla donanmış bir “hâl” olduğunu gösteriyor: “Ey gönül! İşte sen, işte O’nun derman olan derdi. Gam ye ve ağzını açma; çünkü ferman böyledir. Derdin, seni Tanrı’ya yaklaştırdığını ve dünyayı senin gözünde soğuttuğunu görmüyor musun? A gönül, bir sen varsın, bir de O’nun derdi, derman da budur zaten.”

Bundandır ki, Hz. Mevlâna, Şems-i Tebrizî Hakk’a uçunca beyaz sarığı bırakıp, koyu mor renkli, yani hüznü çağrıştıran “Duhânî” sarık sarmaya başlamış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir