İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İbni Sina bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarındaki Efşane köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Daha sonra ilk temel eğitimini aldığı Buhara’ya ailesi ile birlikte göçtü. Babasının adı Abdullah b. Sina’dır. İlk derslerini Samani hükümdarının sekreteryasını ve mali işlerini yürütmekle görevli bir kamu personeli olan babasından, Natili’den ve İsmail Zahid’den aldı. Genç yaşta henüz felsefi araştırmalara başlamadan, bilimlerle meşgul olduğu ilk döneminde babasının yakın ilgi duyduğu Batıni-İsmaili düşünce sahibi çevrelerle yakınlıkları oldu. Tarihçilere göre metafizik alakalarının temelini bu dönemlerdeki duygusal karışımlı bilgilenmelerinden aldı.
Onsekiz yaşına geldiğinde Metafizik dışında devrinde geçerli olan tüm bilim dallarında önemli bir yetkinlik kazandı ve hak ettiği bir üne kavuştu. Aristo’nun Metafiziğini defalarca okuduğu halde yeterince anlamayan filozof tesadüfen edindiği Farabi’ye ait olan bir şerhe ulaşmakla bu kitabı anlayabildi ve felsefi derinliği bu olaydan sonra hızla gelişti. (Ülken, 1993: 108)
Döneminin siyasal kargaşalarından uzak kalamadı ve bu hengamede payına düşen sıkıntılara katlandı. Eserlerinin önemli bir kısmını yolculukları esnasında ya da hapishanelerde ve güç şartlar altında kaleme alabildi. Son dönemlerini şehirler arası bir gezgin olarak geçirdi. Nihayet 1037 yılında Hemedan’da yakalandığı kulunç hastalığı sebebiyle vefat etti.
Batı’da Avicenna olarak bilinen ve İslam dünyasında Eşşeyh-Erreis Ebu Ali Sina olarak ünlenen filozof genç yaşta eserler kaleme aldı. Ansiklopedik nitelikte olan ünlü eseri Eşşifa’dır. Daha sonra bu eserini muhtasarlaştırarak “Necat” adıyla yazmış ve son dönemlerinde de kimi ve düzeltme eklemeler yaparak “İşarat ve Tenbiyat” adıyla yayınlamıştır. Batı dünyasında Hipokrattan sonra enbüyük hekim olarak ünlenmesine sebep olan eseri “Kitab-Ettıb” geniş bir derlemedir, uzun yıllar ders ve araştırma kitabı olarak okutulmuştur.
Meşşai geleneğinin önemli bir temsilcisi kabul edilen İbni Sina düşünce sisteminde eleştirilerin aksine akılla birlikte deney ve gözleme de ağırlık vermiştir. Düşünce yapısının bu bütünlüğünü, Razi ve Farabi sistemlerini birleştirerek gerçekleştirmiştir. Bu yönüyle skolastiğe en yetkin şeklini kazandıran ilk düşünür olarak görülmektedir. Hayatının son dönemlerinde sufilik eğilimleri artmış ve meşşailiğin temel niteliği olan rasyonalizmden sezgicilik ve irrasyonalizme doğru gelişmeler izlenmiştir. Öyleki bu dönemdeki yaklaşımları dikkatle incelendiğinde daha sonraki devirlerde sistematik olarak kurulumu gerçekleştirilecek olan işrakilik ve vahdeti vücut düşüncelerinin tohumlarını barındırdığı söylenebilir. (Fahri, 1992: 130)
İbni Sina felsefesi bir bakıma varlık felsefesidir. Varlığı vacip ve mümkün olarak ikiye ayırır. Aklın varlığını zorunlu olarak bildiği ve kabul ettiği vacip varlıktır. Varlığı sebeplere bağlı olarak gerçekleşen, bir tercih sonucu ortaya çıkan mümkün varlıktır. Ayrıca olması düşünülemeyen ve imkânsız olanı ifade için de mümteni ya da müstehil varlık ifadelerini kullanır. Varlığı, varlık olması bakımından ele alır ve sistemini bunun üzerine bina eder. Bir şeyin akıldaki varlığı ile gerçek hayattaki varlığını ayrıştırır. Akli varlığa “mahiyet”, reel varlığa da “hakikat” adını verir. Bu ayrıştırma zorunlu varlık için geçerli değildir. Onun mahiyet ve hakikatı aynıdır. Oysa mümkün varlıkların mahiyetleri hakikatlerinden öncedir.
Vacip varlık yokluğu tasavvur edilemeyen varlıktır. İbni Sina, selefi Farabi’nin kullandığı ontolojik ve kozmolojik delilleri daha da sistematik hale getirerek kendisi de kullanır.
İbni Sina’da kötülük problemi aynı zamanda Tanrı-Âlem ilişkisi düşüncesini de ortaya koyar. Ay-altı âlemi diğer âlemlerden ayırır ve sözde kötülüğün sözkonusu oluşunu bu ay-altı aleme tahsis eder. Ayrıca O’na göre türler korunmuştur. Kötülüğe maruz kalışı söz konusu olan sadece fertlerdir. Sonuç olarak kötülük nicelik olarak çok olsa da çoğunlukla karşılaşılan bir durum olmayıp istisna-i olarak maruz kalınan bir durumdan ibarettir. Ay-altı alemde olan durumun, olabilesilerin en iyisi olduğunu ve yetkin bir nizamın bu şekilde gerçekleştiğini, bunun pek çok hikmetler içerdiğini ancak mümkün varlık olan insanın Hakkın hikmetini anlayamayacağını ileri sürer. (Taylan, 1994: 203)
Filozof Metafizik bilgiyi(hikmet) teorik ve pratik olarak ikiye ayırır. Teorik olanı, ilm-i esfel (doğa bilimi), ilm-i evsat(matematik ve mantık) ve ilm-i a’la(ilk felsefe) dır. Pratik hikmet ise: siyaset, ekonomi ve ahlaktan oluşur.
İbni Sina’da ele aldığımız üç mesele filozofun hem bilgi hem de varlık konusundaki düşüncelerini öz olarak anlamak ve aktarmak açısından uygun bir seçim olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Din felsefesinin en temel problemlerinden biri olan kötülük meselesi hakkında düşüncelerinin zikredilmesi, O’nun bu alanda ne kadar büyük ve kalıcı bir etki sahibi olduğunun kanıtı, düşüncenin günümüze kadar kat ettiği yol boyunca O’na ait izleri taşıması bakımından da ne kadar derinlikli bir hakikat bağlısı olduğunun göstergesidir.
Gazali ile başlayan süreçte daha sistematik eleştirilere maruz kalmış, bazı ifadelerinin yanlı yorumlanması sonucu dışlanma ve ötekileştirilme operasyonlarından nasibini almıştır. Ama hiçbir dönem de bağlısı bulunduğu hatta daha da ileri giderek kurucularından olduğunu söyleyebileceğimiz İslam Felsefesinden ağırlıklı etkisini yitirmemiş ve değişen dönem ve konjonktüre bağlı olarak farklı nitelendirmelerle de olsa öncülüğünü korumuştur.

A- VARLIK BİLİNCİ’NİN ÖNCELİĞİ
İbni Sinaya göre bir insan eşyadan bütünüyle tecrit olunduğunda, kendi bedeni ve sahip olduğu organlar da dâhil olarak çevresiyle topyekûn ilişkilerini kopardığında, tek bir şeyin var olduğunu şüphe edilmeyecek bir netlikte bilir: O da kendisinin var olduğudur.
Bu tablonun gerçekleştirilmesi kolay değildir. Ama şartların sağlanarak gerçekleştiğini varsaydığımızda kuşkuya yer bırakmayacak bir ispat şekli ile kendi “ben”inin mevcut bulunduğunun farkındalığına sahip olur.
Bu “ben” ya da “ruh” veya “nefis” olarak isimlendirebileceğimiz ve idrak edenle (bilincine varanla) ispat olunanın özdeş bulunduğu şeyin dışındakiler varoluşları bakımından asla bunun gibi değillerdir. Yani varoluşlarının bilinirliği hiyerarşik bir ardışıklık özelliği taşır ve “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir gereklilik arz etmezler.
Hissetmek, akletmek, düşünmek gibi eylemler bu cisimsiz varlığın fonksiyonlarıdır.” Nefsi natıka” dediğimiz şey de budur.
“Mademki düşünüyorum, o halde varlığım kesindir.” diye özetlediğimiz Descartes’in ünlü sözünde varlığından bahsettiği şey işte bu varlıktır, biyolojik varlığı değildir.
Bu cisimsiz varlığın temasta olduğu, etkilediği ve etkilendiği başta biyolojik varlık(hayvan) olan bedeni ve organları ile 2.ci,3.cü ve ilerleyen derecelerde iletişim kurduğu varlıklar söz konusudur. Nefis bunları kendi özüne ait şeylermiş gibi telakki eder. İşin aslı böyle değildir. Kişi normal hayatta bineğinin, barınağının, uğraşılarının ve hatta elbisesinin bir parçası olmadığı gibi nefis dediğimiz cisimsiz varlığın da beden ve organlar dâhil bileşikler âleminden olan şeylerle parça bütün ilişkisi söz konusu olamaz.
Edebiyatımızda “can kafeste bir kuştur” şeklinde kuş ve kafes metaforuyla beden-ruh ilişkisi duyulur âlemdeki karşılıklarıyla temsil edilmiştir.
Bu gerçekliği kavramakta karşılaşılan güçlüğün sebebi ise alışkanlıklarımızdır. Bunu filozofumuz çok nefis bir benzetmeyle açıklığa kavuşturur. İnsan kendini düşünüp hayal ettiğinde elbiseli olarak hayalinde canlandırır. Oysa elbise beni ben kılan bir unsur değildir. Ne var ki devamlı elbise giyişimiz dolayısıyla onunla ayrışık olmayı düşünebilmekte zorlanmaktayız. Dolayısı ile basit bir cevher olan ruhumuzu ilave şeylerle düşünüyor olmamız alışkanlıklarımıza olan bağlılığımız ile açıklanabilecek bir durumdur. (Kaya, 2010: 295)

B- İNAYET VE ŞERRİN İLAHİ KAZADA BULUNUŞU (KÖTÜLÜK PROBLEMİ)
1- Âlemde olup biten ilginç olaylar bitkilerin, hayvanların ve insanların sahip oldukları yetenekler, makro planda gözlemlenen dengeler, hücrenin içyapısı gibi sayamayacağımız kadar çok ve birbirinden ilginç gerçekliklerin rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşünülemez. Bu ihtişamın mutlaka bir planlama ve tedbirin uzantısı olduğu aklı sahiplerince apaçıktır.
2-İnayet(iyilik) Zatı İlahinin kendi zatını bilmesi ve bu bilginin bütün hayırları içermesi, bütün iyilik ve yetkinliklerin yaratılmasının sebebidir. O aklettiği şeyin kendisinden taşması ile Zatının dışındakilere varlık vermiş(yaratmış)tir. İçinde yaşadığımız imkân âlemi, tabiatının mümkün oluşundan kaynaklanan yapısı gereği olabileceği en iyi şekilde oluşturulmuştur (yaratılmıştır). Mümkün âlemde olandan daha iyisinin olması imkânsızdır. İşte böylesi bir yetkinliğin sunulmuş olması Onun inayetinden başka bir şey değildir.
3-Bizim algı düzeyimizden ele aldığımızda kötülük negatif ya da pozitif olabilir. Yani bir şeyin tasarımındaki yetkinliğin eksikliği ya da fazlalığı kötülük olarak algılanır.
İnsanın dört ya da altı parmaklı olması gibi. Buradaki fazlalık gerçekte eksikliktir. Yetkinliğin eksikliğidir. Nitekim “Rubbe ziyadetin hiye noksanun” denilmiştir.
Kötülük, mutlak kötülük olarak asla bulunmaz. Çünkü kötülük mutlak yokluktur ve mutlak yokluk da yoktur. Mutlak kötülük sadece dilde kullanılan lâfzî (sözde olan) bir varlığa sahiptir. Buna karşın bir şeyin tasarımında (tabiatında) bulunan yetkinliğin yokluğu şeklindeki kötülük “bizatihi kötülük” olarak nitelendirilir. Ayrıca varlığın yetkinliğe ulaşmasını engelleyen bir unsurun varlığına da “arazi kötülük” adı verilmektedir.
4-Tasarımında (tab’) potansiyel bulunan varlıklar için kötülük söz konusudur. Buna sebep olan şey de maddedir. Maddedeki kötülük ya dışarıdan bir müdahale sonucu yetkinliğini yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. (Dağların gölge yaparak meyvelerin olgunlaşmasını engellemesi halinde olduğu gibi.) Ya da maddenin kendi özünün ilk varlık kazanımı sırasında zatına arız olan bir karışımın etkisi ile özgün şekil ve kıvamını yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. Canlının biyolojik olarak meydana gelmesinin sebebi olan spermaya arız olan noksanlık ve bu sebeple ortaya çıkan kötülük gibi.
Kötülüğün bu biçimlerinin hepsi de, birincisi ay-altı âlemde gerçekleşmektedir. Çünkü filozofumuza göre bu âlem diğer varlık tabakalarına oranla hem küçük hem de önemsiz bir niteliktedir. İkinci olarak da bu kötülüklerin hepsi fertler için söz konusu olup türlere gelindiğinde kötülüğün onlara ilişmesi söz konusu olmamaktadır.
5-Bu âlemde iyilik ve kötülük karşılaştırılırsa iyiliğin galip kötülüğün ise nispi olduğu görülür. Esasen kötülük büyük iyiliklerin gerçekleşme sebebi olarak küçük oranlarda vardır. Yağmurun ve suyun âlemdeki inayet ve rahmetin temelini oluşturan bir iyilik olduğu açıktır. Ama suda insan boğulur. Ateşin zaruri bir ihtiyaç oluşu da bellidir. Ama elbisemizi de yakar. Buralara arız olan kötülükler az, iyilikler ise çoktur. Oysa ilke “Az kötülük yüzünden çok iyiliğin terk edilmemesidir”.
6- Tam kötülük, baskın kötülük ve iyi kötü eşitliği halleri âlemde vaki değildir. Tam iyilik hali ise ay-altı âlemin temel niteliğiyle uzlaşmaz. O halde beş alternatif türünden sadece iyiliğin baskın ve galip olduğu tarz bu âlemde caridir. Bu durumda kötülükten bütünüyle arınmamış da olsa en az kötü olanın yeğlenmesiyle “ahseni şerreynin tercihi” ortaya çıkan nizam, elbette iyilik düzeni olacaktır. Sırf iyiliğin kuşattığı varlık âlemi ise bu ay-altı âlem değil, diğer semavi varlık âlemleridir.
7-Kötülüklerin kötülüğü edilgin unsura göredir. Etken unsur açısından aslında bu durum bir tür yetkinliğin sağlanmasıdır. Zulüm olayı kahrın yetkinliği ile açıklanabilir bir durumdur. Oysa mazlum tarafından bu durum bir kötülüktür. İçinde bulunduğumuz âlemde ise, özü gereği etkin-edilgen birlikteliği kaçınılmaz olarak vardır.
8-Kötülüğün madde ve cisimler alanında kaçınılmaz varlığı onların özlerinin yapısı icabıdır. Bileşik olmaları, sebep ve şartların kesreti bu imkân âleminde ancak böylesi bir sonucu gerekli kılmaktadır. Bundaki kötülük failin, kötülüğü doğrudan murat etmesinden değil, alıcı kabiliyetin özünde yer alan özellikleri itibariyle feyzi kabul etmekteki noksanlığı ve arızasına bağlıdır.
9-Nihayet kötülük çok olsa da çoğunlukla değildir. Çok sayı ve nitelikte hastalıklar vardır. Ancak insanın çoğunlukla sağlıklı olduğunu ve çok sayıda hastalığa rağmen bunlarla karşılaşması çoğunlukla olmadığı da bilinen bir gerçekliktir. “Eşkıya dünyaya hâkim olamaz”. (Kaya, 2010: 299)

C-FİİLLERİN ALLAHTAN SUDURU
Varlıkların vücuda gelişi Zati İlahiden sadır olmuştur. Her şey büyük küçük Onun yaratması ile varlık bulmuştur. Varlık kendi içerisinde hiyerarşik bir dizilim gösterir. En aşağıda olanların varlık bulmalarına sebep olan aracılar var olduğu gibi daha üstte olanların varlık kazanmalarına da sebep olan başka aracılar vardır. Önceki ve sonrakiler arasında var olan silsilenin kopması ve değişim göstermesi düşünülemez.
Bu zincirin üst halkası aklı evvele ulaşır. Aklı evvelden sonra oluşan silsile son halkasına ulaşıp unsurların oluşmasına geldikten sonra bu iniş sürecinin mukabili olan bir çıkış, yükseliş (uruc) süreci gerçekleşir. Bu iniş ve çıkışın ifadesi olarak İlahi Zatın bu durumu ifade eden sıfatları “Mübdi” ve “Muid”dir.
Bir olandan bir sadır olur. İkilik özelliği taşıyan varlık bir olandan sadır olmaz. Zira fiildeki ikilik failde de ikiliği gerektirir. Ya da iki yönlü olmasını gerektirir.
Bu durumda O’ndan sadır olan ilk şeyin cisim olmaması gerekir. Zira her cisim hem madde hem de suretten oluşmaktadır. Bu terkiplilik halinin kaçınılmaz gerektirimi, ya iki sebep ya da iki yönü olan bir sebebe ihtiyaç duymasıdır. Dolayısıyla Ondan sadır olan varlık cisim olamaz. Ancak manevi bir cevher olabilir ki işte bu ilk akıldır.
Nitekim hadisi şerifte “yüce Allahın ilk yarattığı akıldır” buyrulmuştur.

Kaynaklar
Fahri, Macit.(1992). İslam Felsefesi Tarihi. Çev.: Kasım Turhan. (2. Baskı). İstanbul. İklim Yayınları.
Kaya, Mahmut. (2010). İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (6.Basım). İstanbul. Klasik Yayınları.
Taylan, Necip. (1994). İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri. İstanbul. MÜ. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları.
Ülken, H.Ziya. (1993). İslam Felsefesi. (4. Baskı). İstanbul. Cem Yayınevi.

M. EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir