İDRAK KAYNAĞI OLARAK KALB

İDRAK KAYNAĞI OLARAK KALB

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

“İnsan, madde ve ruhtan mürekkeptir” gibi ifadeler, ruhun varlığına işaret etmek içindir, yoksa özü itibariyle eksik bir bakıştır. İnsan, madde (beden) ve madde ötesi (üstü) varlıkların terkibidir. Ruh, insandaki madde üstü tek varlık değildir. Kalb, madde ötesi anasırın ve vakıanın havzası ve özet ifadesidir.
Kalb, yürek kelimesiyle ifade edilen et parçası olmayıp, uçsuz bucaksız bir evrendir. İnsanı ifade eden en harikulade hikmet, “alem-i sağir” olduğudur. “Küçük alem” olması ise bedeni cihetiyledir, kalbi ve ruhu cihetiyle “alem-i kebir”dir.

Kainat, insanın kalbine sığar, ne var ki maddi alem ile manevi alem mahiyet olarak birbirinden farklıdır. Birbiriyle mukayese edilmesi, mukayesenin maddi ölçülerle yapılması, her iki alemi de anlamamaktır. Bir insan kalbinin kainatı ihata edebileceği ifadesi, maddi ölçülerle anlaşılmaya çalışıldığında akim kalır.
İslam’ın varlık telakkisi (ontolojisi) maddeyle kayıtlı ve sınırlı değildir. Madde ötesi alemler mevcuttur ve tecelliyat, derece derece dünyaya (bir manada maddi kainata) kadar iner. Maddeyle mahdut bir varlık telakkisi, varlığın son (en satıhtaki) tecelli ve tezahürüne itibar etmektir. Bu bakış, materyalisttir ve bize uzaktır.
Varlık telakkisinin bir cüzü ve zirvesi olan insan telakkisi ise, tabii ve zaruri olarak maddi ve manevi cihetlerinin olmasını iktiza eder. Kalb, insanın manevi (madde ötesi) varlığının havzası, kaynağı ve merkezidir.
Varlık aleminin son tezahürü olan maddi kainatta cereyan eden hadiselerin tamamı nasıl ki yaratıcı iradenin dalga dalga gelen tecellisinin son halkasıdır, insanın da maddi (bedeni) bünyesinde cereyan eden hadiseler, kalbinden dalga dalga yayılan tesirin neticesidir. Kalb ise hem rahmani tecellilerin mahalli hem de şeytanı ve nefsin tesiri altındadır. Öyleyse yapılacak ilk iş, kalbi rahmani tecellileri celbeden, şeytanın ve nefsin tesirlerine kapatan usul ve yolu bulmak, bu yolda mesafe almaktır.
*
Kalb insanın merkez havzasıdır. İnsana dair her şey önce kalb havzasında doğar veya kalb havzasına doğar. Kalb, rahmani ve şeytani tesirlerle hercümerç içindedir. Rahmani tecelliler kalbe geldiği (kalbe doğduğu) gibi, şeytanın vesvesesi, iğvası, tesiri de kalbe yöneliktir.
Kalb, ne kadar masivaya (dünyaya-kire) bulaşmışsa o nispette şeytanın ve nefsin tesirine, ne kadar temizse (tasfiye edilmişse) o nispette rahmani tecellilere açıktır. Kirlenme oranı arttıkça şeytanın ve nefsin tesirinin akıl ve sair idrak merkezleri tarafından fark edilmesi zorlaşır, ne kadar temizse bunların tesirinin akıl tarafından fark edilmesi kolaylaşır. Aklın bünyesi de doğrudan kalbin haline bağlı olduğu için, kalbin masivaya gark olması halinde şeytanın tesiri aklın bünyesini işgal ettiği için, aynilik oluşacak, aynilik ise fark edilmeyecektir. Bunun gibi, temiz bir kalb, günahtan ağır şekilde etkilenir ve fark eder, yine kirlenmiş bir kalb de sevabı fark etmekte mahirdir. Ne var ki fark etmek, farlılığı anlamaktır, doğru veya yanlış olduğunu idrak etmek akılla ilgilidir. Akıl, doğru-yanlış ölçülerine vakıf değilse, bünyesini bu ölçülerle inşa etmemişse, doğru düşünebilmeyi itiyat haline getirmemişse, sadece farkı görür. Böylece, kirlenmiş kalb ve akıl bünyesi, sevabın farklı olduğunu görür ama farkın doğru olduğunu anlama istidadına sahip olmadığı için ondan uzaklaşır. Tasfiye edilmiş kalb ise günahı fark eder, sıhhatli bir akıl bünyesi ise onun yanlış olduğunu anlar, günaha karşı mukavemet eder.
Tasfiye edilmiş kalb için günah zordur, zahmetlidir, sevap ise aksine kolaydır. Tasfiye edilmiş, iman ve tevhid ile zapt altına alınmış olan kalb, şeytanın fısıltısını (vesvesesini) ve nefsin tazyikini (arzularını) fark eder, bunların şeytan ve nefsten olduğunu bilir, onların sesini tanır ve diğer seslerden (mesela ruhun sesinden) ayırır. Bu nokta fevkalade mühimdir, zira şeytanın iğvasına, nefsin tazyikine mukavemet edebilmenin ilk şartı olan, onların sesini tanıma maharetidir, belki marifetidir.
*
İslam’ın temel kaynaklarında nefsin ve şeytanın varlığı ve insan üzerindeki tesiri sarahaten izah edilmiştir. Buna rağmen herhangi bir anlayış ve tefekkür mecrası, şeytan ve nefsin, insanın kalbi, zihni, aklı ve düşüncesi üzerindeki tesirlerini tetkik etmiyorsa, bunlardan korunmanın yolunu göstermiyorsa, İslami tefekküre sahip olduğunu, tefekkür faaliyetinin şeytan ve nefsten korunduğunu, şeytanın vesveselerini fikir diye piyasaya sunmadığını iddia edebilir mi? İnsanın nihai merkezinin beyin olduğunu düşünen pozitif bilim işgaline uğramış Müslümanların bu mevzuda bir şey söylemesi zaten mümkün değildir de, pozitivizmi fark eden, insanın merkezini kalb ve ruh olarak gören Müslümanların bu meselede bir teklif ve usule sahip olması gerekmez mi?
“İnsanın idrak kaynakları ve merkezlerinin ne olduğu?” sorusunun cevabı, aynı zamanda bilgi telakkisinin temeli değil midir? İnsanın merkezi kalb ve ruh ise, bununla beraber şeytanın ve nefsin tesirine açık olduğu da (imtihan sırrınca) beyan buyurulmuşsa (ki böyledir), idrak ve tefekkür faaliyetini bunlardan muhafaza etmenin yolu, usulü, güzergahı nedir? Herhangi bir İslami anlayış ve düşünüş tarzı, bu soruları hiç gündemine almaz, bu meselelerle hiç ilgilenmezse, doğru bilgi telakkisini (İslam’ın bilgi telakkisini) anlamadığı için, İslam’ı idrak etme imkanına sahip olabilir mi?
Doğru tefekkür faaliyeti neticesinde gerçekleşecek olan sıhhatli idrak, öncelikle mevzu haritasına ihtiyaç duyar. “Hangi mevzuların anlaşılması gerektiğini” bile bilmeyenlerin (mevzu haritasına sahip olmayanların), tam olarak şeytan ve nefsin tesiri altında bir kalbi ve zihni havza inşa etmiş olduklarını söylemek gerekmez mi?
*
Ruhun (ve tabii ki imanın) hamleleri önce kalbe ulaşır, kalb ne kadar temizse oradan asliyetine uygun şekilde zihin ve akla intikal eder. Kalbin temiz tutulması için mütemadiyen teyakkuz halinde bulunmak gerekir. Bu teyakkuz hali, bir taraftan kalbe inecek olan rahmani tecellileri celbeder diğer taraftan idrak istidat ve derinliğini artırır. Kalbin kirlenmesi ise özet olarak maddeye (yani dünyaya) bulaşmasıdır, bu halde kalb rahmani-manevi tecellileri celbetmez, onları anlamaz, akıl da maddeye bağlı ve onunla mahdut bir idrak merkezi olur.
Varlığı maddeden ve maddi hususiyetlerden ibaret görmek, kaçınılmaz olarak insan idrakini maddeye bağlar. Pozitif aklın temeli burasıdır, burada nüvelenir, bünyeleşir. Müslümanların imanlarına rağmen pozitif akla mahkum hale gelmesi, varlık ve insan telakkisindeki mevzu haritasını kaybetmeleri, manevi anasırı görmemeleri, gündemlerine almamalarındandır. Bu duruma batının epistemolojik işgalini eklediğinizde, yani insan ile ilgili bilgileri (bilimi) batıdan aldıklarını eklerseniz, pozitif akıl tek ihtimal haline gelir.
Bütün bunlar tasavvuf husumetinden kaynaklanır ve bu husumete sahip olanlarda gerçekleşir. Tasavvuf husumeti o kadar yıkıcı bir anlayıştır ki, tasavvuf kalb ve ruhu ana mevzu kabul ettiği için bu meselelere dönüp bakmazlar. Kalb ve ruh mevzu Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde zikredilmesine ve ehemmiyeti beyan edilmesine rağmen, tasavvuf husumetinden dolayı bu meselelerle ilgilenmeyenler, akıl almaz bir körlük içindedir. Tasavvufu kabul etmemek veya ona lakayt kalmak başkadır, İslam ve insan bahsinin “mevzu haritası” başkadır. Kalb ve ruh meselesi tasavvufun icadı değildir ki, tasavvufa karşı olmak “mevzua” karşı olmayı gerektirsin. Bu derinlikte bir cehalet, ancak ve sadece şeytanın iğvası ve nefsin arzusuyla izah edilebilir. Dikkat edin, tasavvufa karşı olmak bir düşünce tarzı olabilir ama kitap ve sünnette kayıt altına alınan tasavvufun mevzularına karşı olmak, tam bir şeytan vesvesesidir. Bütün bunlar, İslami anlayışlardaki “mevzu haritası” zafiyetinden (ve tabii ki birçok sebepten) kaynaklanmaktadır.
*
İdrak havzası kalp, nihai idrak merkezi ruh, idrak merkezi ise akıldır. Ruhun keşif ve idrak hamleleri iman ile tahkim edilmeli ve istikamet kazanmalıdır. Ruhun iman muhtevalı hamlelerinin ilk doğacağı havza olan kalbin tasfiye edilmiş olması gerekir. Tasfiye edilmiş kalbde mayalanan tefekkür, aklın mevzuu haline gelecek ve dış dünyadan aldığı bilgilerle şekillenerek ortaya çıkacaktır. Zuhur süreci bu üç seviyedeki merhalelerden geçen tefekkür faaliyeti, her safhası sıhhatli olduğunda ancak “doğru fikir ve idrak” mümkündür.
Bu sürecin birinci merhalesinden itibaren her adımına şeytan ve nefs müdahale edebilmektedir. Şeytan ve nefsin müdahalesine mani olmanın yolu, ruhun temel temayülü olan imanın sıhhatli olması, tefekkürün ilk doğacağı mahal olan kalbin tasfiye edilmesi, nihayet aklın da “akl-ı selim” terkibine ve seviyesine ulaşması gerekir. Şeytan ve nefsin müdahale ve tesirleri akıl öncesi ve sonrası safhalarda olabilmekte, akıl öncesi safhalarda olan müdahalelerin tespiti akıl tarafından yapılamamaktadır. Eğer akıl, akl-ı selim seviyesinde değilse, akıl öncesi şeytan ve nefsin müdahaleleri tespit edilemediği gibi, “fikir” zannedilebilmektedir.
Bugünün dünyasında kalbin tasfiye edilmesi, masivadan temizlenmesi, günahlardan mutlak manada muhafaza edilmesi fevkalade zor. Buna karşı alınacak tedbir, akl-ı selim inşası ve akl-ı selimin bünyesinin sıhhatli ve muhkem tutulmasıdır. Kalbin günahlarla kirlenmiş olması halinde ruhtan gelen hamleler orada kirlenecek, şeytanın ve nefsin tesirine açık hale gelecektir. Bu durumda, kirlenmiş olan düşünce nüvesi, akl-ı selime ulaştığında bir süzgeçten geçirilebilir, burada nispeten tashih edilebilir.
Kalbin masivadan temizlenmemesi halinde maveraya tamamen açık hale gelemeyeceği, rahmani tecellileri celbedemeyeceği vakadır. Bununla birlikte, sıhhatli bir iman varsa, imanın kalbden akl-ı selime ulaşacak bir koridoru her zaman açıktır. Rahmani tecellilere kapalı olan kalbden mahrum olmak telafisi imkansız bir eksikliktir muhakkak ama iman (ruh) ile akl-ı selimin ittifakıyla gerçekleştirilebilecek “doğru tefekkür faaliyeti” az bir kıymete sahip değildir.
*
Bilgi ve ilim telakkimizi insanda arayacağımız yer burasıdır. Ruh, kalb, akıl güzergahı… Yani iman, tecelli, akl-ı selim… Ne yazık ki rahmani tecellileri celbedecek kalbi büyük oranda kaybettik, geriye kalan iman ve akl-ı selimdir. En azından bu ikisini inşa ve muhafaza etmeliyiz. Bu ikisi asgari şarttır, bunlardan birisini de kaybettiğimizde İslam’ın bilgi ve ilim telakkisine ulaşmak, onu anlamak ve İslami tefekkürü gerçekleştirmek mümkün olmaz.
ABDULLAH TATLI

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir