İDRAK MERKEZİ OLARAK AKIL

İDRAK MERKEZİ OLARAK AKIL

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayısı)

Akıl ruha bağlı bir istidattır ve insanda öz olarak bulunur. Faaliyete geçmesi için inşa edilmesi gerekir. İnsanın kazandığı bilgiler, aldığı talim ve terbiye çerçevesinde tertip edilir ve akıl bünyesi oluşur. Herhangi bir talim ve terbiyeden geçmeyen insanlar, içine doğdukları cemiyetin kültür kodlarına göre bilgilenirler, bu sebeple cemiyetin ortalamasına uygun bir akıl bünyesine kavuşur.
Akıl, insanın ruhi özellikleri ile cemiyetten aldığı tesirin toplamından oluşan bir bünyeleşme halidir. Kişi, cemiyet (insan) içinde değil de hayvanlar aleminde yaşasa, zekası mevcut ama aklı inşa edilmemiş olur. İnsanlarla münasebet kurmadığı için lisan oluşmayacak, lisan oluşmadığı takdirde bilgilenme süreçleri “kelime” temelli olmayacaktır. Bu durumda zeka varlığını muhafaza eder ama bilgilenme süreci lisanın dışında gerçekleştiği için tefekkür meydana gelmeyecektir. Zihni evren en iyi ihtimalle, görülen, duyulan, hissedilen intibalarla oluşacak, bu durum ise zihni evrenin genişlemesi için kafi olmayacaktır.

Bilgi (kelime) zihni evrenin altyapısıdır. Kelime (lisan) yoksa zihni evren çok dardır ve zihni deveran çok kısırdır. Bu durumda zihni evrenin faaliyeti (deveranı) birtakım intibalarla mahdut kalır. Zemini kelimeyle döşenmemiş zihni evrende tefekkür faaliyetinin başlaması beklenmez.
Tefekkür faaliyetini gerçekleştiren tabii ki akıldır ama zihni evrenin tefekkür faaliyeti için ihtiyaç duyduğu zemin ve malzemeler yoksa, hem akıl oluşmaz (bünyeleşmez) hem de tefekkür için imkan alanı tesis edilemez.
*
Cemiyetin içine bırakılmış insanın oradan aldığı bilgilerle oluşan zihni evren, cemiyet ortalamasına uygun bir akıl bünyesini ancak oluşturur. Hususi bir talim ve terbiyeden geçmemiş insanların akıl bünyesi, çevrenin kendine sunabildiği, kendinin de bunları alabildiği nispette meydana gelir. Ferdin, içinde yaşadığı cemiyetten alabileceği tesir, zeka katsayısı ve istidatlarıyla ilgilidir. Netice olarak insan, kendi istidatlarıyla cemiyetten aldıklarının ortalamasına sahip bir akıl bünyesine sahip olur.
Türkiye’deki mevcut eğitim-öğretim sistemi, “akıl inşası” bahsinin başlığını bile bilmediği için, bu meselede hiçbir şey yapmaz. Zaten aklın inşa edilebileceğini de bilmez. Aklın inşa edilebileceğini bilmediği için, nasıl inşa edileceğini, hangi hacimde bir akla ihtiyacımız olduğunu da bilmez. Aslında ilk ve orta tahsil dönemi özü itibariyle “akıl inşası” dönemidir ama bu mesele müfredatta başlık olarak bile geçmediği için, bu istikamette hiçbir şey yapılmaz. Tam da bu sebeple ülkede hem de zorunlu eğitim olmasına rağmen, insanlar talim ve terbiyeden geçmemekte, kişiler cemiyetin içine öylesine bırakılmaktadır. Bu sebeple, talim ve terbiye dediğimizde ülkedeki okulları ve bunlardan mezun olanları kastetmiyoruz. Akıl inşasına dönük talim ve terbiye olmadığı müddetçe, insanlar cemiyetin içine öylesine bırakılmış durumdadır. Daha kötüsü ise, insanların eğitim-öğretim süreçlerinde bazı menfi zihni itiyatlar edinmesine sebep oldukları için, akıl inşası ile ilgili geri dönülemez zararlar verilmektedir.
“Nasıl bir akıl terkibine ihtiyacımız var?” sorusunu sormayan tüm eğitim-öğretim (talim ve terbiye değil) sistemi, batının epistemolojik işgali altında yaşayan bugünün dünyasında, pozitif akıl formuna mahkumdur. Batının akıl formu olan pozitif akıl bahsini bile bir sayfalık çalışmayan akademisyenlerin eğitim-öğretim konusundaki tüm tezleri ve tatbikatları, batının gönüllü fikir ve bilim ajanlığını deruhte etmektir. Bu istikametteki çalışmaların ufku, batı aklı olan pozitif akıl formunu en iyi şekilde kuşanmaktır ki, bu durum aynı zamanda kendimizden uzaklaşmanın da ufkudur.
*
Cemiyet ortalamasına mahkum olan akıl o cemiyeti, batı bilgi telakkisine mahkum olan akıl batının ufkunu aşamaz. Türkiye’de bir taraftan mevcut toplumun idrak seviyesi ve bilgi müktesebatı ile mahdut diğer taraftan okullarında verilen batılı eğitim-öğretimden dolayı batı ufkuna mahkum bir akıl formu oluşmaktadır. Yüksek tahsil yapmayanlar cemiyetin ortalamasına mahkum olmakta, yüksek tahsil yapanlar ise batının “bilimsellik” operasyonuyla pozitif akla mahkum hale gelmekte, kendimize ait “akl-ı selim” asla oluşmamakta, inşa edilememekte, böyle bir hedef edinilmemektedir.
İdrak merkezimiz, cemiyetin İslam’dan uzaklaşmış olması, okulların da batı bilgi telakkisine teslim olmasından dolayı mefluç haldedir. Akıl bünyemiz, bir taraftan pozitif akıl formunun materyalist bilgi temeline raptedilmiş bir taraftan İslami bilgilerle donatılmış bir keşmekeş halindedir. Pozitif akıl formu, akıl bünyemizin temellerini teşkil etmekte, çalışma esaslarını oluşturmakta, metodik tarafını işgal etmektedir. Aklımız pozitif akıl esaslarına göre çalıştığı için, bilgilerimizin İslami kaynaklardan elde edilmesi fazla ehemmiyet taşımıyor. Böylece İslam ile akıl (ve mantık) arasında çelişkiler oluştuğu görülebiliyor, zira akıl İslam’ın aklı olmadığı, batının aklı olduğu için çelişki kaçınılmaz hale geliyor. Bu çelişkiyi görenlerin “İslam akıl ve mantık dini” olduğunu söylemesi, akıl ve mantığını batıdan ödünç aldıkları için dinin tahrip edilmesine kadar giden bir sürecin yolunu açıyor. Kimse kendine bakmıyor, nasıl bir akıl formuna sahip olduğunu tetkik etmiyor, aldığı eğitim-öğretimin nasıl bir akıl bünyesi oluşturduğunu soruşturmuyor. Sahip olduğu pozitif akıl formuna göre İslam’ı değerlendiriyor, İslam ile çelişen noktalarda da kendi aklını hesaba çekmek yerine İslam’ı reforma tabi tutmaya kalkışıyor. Epistemolojik işgalin derinliğini gösteren bu misal, yeniden dirilişi tetiklemek yerine, İslam’ı tahrif etmenin gerekçesi haline geliyor.
Yeniden diriliş tabii ki idrak merkezimiz olan akıl bünyemizi, kendi kaynaklarımıza (İslam’a) nispetle inşa etmektir. Akl-ı Selimi inşa etmediğimiz her ihtimalde, sahip olduğumuz pozitif akılla İslam’ı anlamak bir tarafa, ancak ve sadece onu (Allah muhafaza) tahrif ederiz. Kendinden derinleşmeyen, kendini hesaba çekmeyen insanların İslam’ı hesaba çekmekten başka bir yolu yoktur ve olan biten de zaten budur. Batılı eğitim-öğretimden geçip pozitif akıl formuna sahip olan ahmaklar, on dört asırlık müktesebatı, “hurafe” gerekçesiyle hesaba çekmeye çalışıyor. Sahip olduğu akıl formunun pozitif akıl olduğunu bile anlamayan birinin, İmam-ı Azam Hazretlerini tenkit etmesi, batının epistemolojik operasyonunun, Kemalist projeden daha fazla mesela mealci ve benzeri merkezkaç düşüncelerde maya tuttuğunu gösterir.
*
İlimde terakki, idrak merkezinin istikametinde gerçekleşir. İdrak merkezimiz pozitif akıl ise, her hamle ve çabamız, ilimde terakki değil, İslam’dan (yani merkezimizden) uzaklaşmaktır. Aklımız nasıl inşa edilmişse, o istikamette ilerlemek durumundadır. Pozitif akılla Kur’an-ı Kerim okumak, oryantalist bir okumadır ve o istikamette ilerleme (ki buna terakki demiyoruz) sağlar. Oysa biz İslam’ın merkezine doğru yapılacak yolculuğu terakki olarak kabul ediyoruz, pozitif akıl ise bizi o merkezden uzaklaştırıyor.
OSMAN GAZNELİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir