İDRAK, UFUK, BÜYÜK DOĞU

İDRAK, UFUK, BÜYÜK DOĞU
Ruh, alem-i ervah’da hitaba mazhar ve Allah’a muhatap olmuştur. Alem-i ervah’daki hayatın (veya halin) ne olduğunu bilmiyoruz. Hitaptan sonra ana rahmindeki cenin ile vuslatına kadar o alemde, hangi hal veya hayat üzere olduğu meçhulümüz. Anlaşılan o ki, alem-i ervah’da Allah’ın hitabına muhatap olmak, vasıtasız şekilde Allah ile mükalemede bulunmak şeklindedir. Bir vasıta varsa bile o alemdeki “yakınlık”, dünyaya gönderildikten sonraki yakınlığa (aslında uzaklığa) göre fevkalade bir “kurbiyet” ifade eder.
Allah’ın hitabına vasıtasız muhatap olmak, dünya ölçüleriyle sınırsız (sonsuz değil) bilgi sahibi olmaktır. İnsanın dünyada öğrendiği ve anladığı bilgi ve mana, ruhta mahfuz halde mevcuttur. Ruhun bilmediği “mana”, insanın anlayabileceği bir bilgi değildir. Mesele, ruhun sahip olduğu “saf bilgilerin” tamamını dünyada öğreniyor ve anlıyor muyuz? İnsan son nefesine kadar öğrenme ve anlamaya devam edebildiğine göre, ruhun sahip olduğu bilgilerin tamamını öğrenmiş ve anlamış olmuyoruz. İslam’ın “insandaki” ufku, ruhun sahip olduğu “saf bilgi”nin tamamına aşina hale gelmektir.
Ruhun malik olduğu “bilgi yekununun” hacmini ve mahiyetini kendinden başka bilen yok. Bu durum menzilin ne kadar uzakta, güzergahın ne kadar çetin olduğunu bilmeyi imkansızlaştırıyor. Akıl, ruhun malik olduğu bilgi yekununun çok azına aşina hale gelebiliyor. Bindiğimiz at akıl olduğunda, ulaşabileceğimiz menzil, ulaşmamız gereken menzile nispetle, okyanusta bir damla mesabesinde kalıyor.
Ruhun malik olduğu bilginin tamamına aşina olmanın yolu, kişinin ruhunu bilmesi ile mümkün… Ruhunu bilen, “bilmeyi” ruh ile yapmaya başlıyor. Bu durumda ruh, hem bilen hem de bilinen haline geliyor. Akıl aradan tamamen çekiliyor. Masivadan arınmış hale gelen ruh, kendini bilmekle Rabbini bilmeye başlıyor.
Bu güzergah, münhasıran tasavvuf mecrasına ait. Aklın müntehası, bu güzergahın mümkün olabileceğini hissetmektir. Büyük Doğunun bahsini ettiği “sır idraki” bu olsa gerek. Sır idrakini, sırrın idraki olarak anlamak, aklın maverayı da anlayabileceğini kabul etmektir ki, İslam irfan ölçülerine göre “hezeyanın” ta kendisidir.
Üstad, söyleyebileceği sözün tamamını söyledikten sonra, tefekkür mecrasından, “ilim mecrası” ve “tasavvuf mecrasına” kanallar açmıştır. “Sır idraki”, aklın idrak edemediği sırrın, bilinebilir olduğu başka mecralar ve havzalar olduğunu fark etmesidir. Bu terkip ile Üstad, hususen tasavvuf mecrasına koridor açmış, devam etmek isteyenlere bu koridoru göstermiştir. Bu koridorun önüne kadar gelen insanların kapıyı açıp içeri girmek yerine, mütemadiyen kapıyı tıklatmaları (yani tekrar etmeleri) anlaşılır gibi değil. Üstadın bu koridoru açmasından mülhem veli muamelesine tabi tutulması, zarfa masruf muamelesi yapmaktır. Mazrufu muhafaza etmek gibi çetin ve asil bir göreve sahip olan zarf, tabi ki çok kıymetlidir. Ama asla mazruf kadar değil…
Büyük Doğu zarf mıdır, mazruf mudur? Tabi ki mazruftur. Fakat tasavvufa nispetle değil… Tasavvufa nispet edildiğinde zarftır, ancak ve ancak zarftır. Büyük Doğuculardaki düşünce zemini bu noktada ciddi kaymalara uğramış görünüyor. Bir şeyin kendi merkezindeki kıymeti o şeye kafidir. Bir mümine, kafir demekle peygamber demek arasında mahiyet farkı yoktur. Her ikisi de haddi aşmaktır. Kıymet, kendi merkezinde bulunmakla sahip olunabilir bir şeydir.
Büyük dahiden şunu öğrendik. İdrak, ruhun sahip olduğu saf bilgilerle, aklın dış alemden elde ettiği bilgilerin terkip edilebilmesidir. Terkip için lazım olan şart, iki bilginin mahiyet birliğine sahip olmasıdır. Bu aynilik gerçekleştirildiğinde idrak etmek mümkün hale geliyor. Ne var ki, ruhta mahfuz bilgilerin tamamının malzemesini dünyadan toplamak kabil değil. Ruhun maveraya dair sahip olduğu bilgileri akıl karşılayamadığı için hakikatin idraki akıl yoluyla kabil olmuyor. Üstattan bunları öğrendik ama ona ruhun alem-i ervah’daki halini veya hayatını sormadık. Çünkü Üstad, o mecranın koridorunu açtı, o koridordan geçti ve velayete teslim oldu. Veli olmadı, velayete teslim oldu. Bu sebeple mezkur soru ona sorulmadı, sorulmaz. Çünkü mezkur soruyu Üstad da Abdülhakim Arvasi hazretlerine sordu. Demek ki sorunun muhatabı belli…
Büyük Doğucular üstada teslim oldu ama “velayete teslimiyet” bahsi ayrı bir mecrada onları bekliyor. Akıl kafi geldiği müddetçe üstada teslimiyet ile tefekkür mecrasında devam edilebilir. Aklın müntehasına varma lütfüne mazhar olanlar için koridor açık halde bekliyor.
*
Büyük Doğucularda tasavvufsuz bir tasavvuf sevgisi oluşmuş. Bu calib-i dikkat bir zihni çarpılma. Üstad marifetiyle Abdülhakim Arvasi Hazretlerine intisap ettiklerini düşünüyorlar. Bu düşünceyi de, velayetin vefattan sonra da devam etmesine bağlıyorlar. İrtihali vaki olan bir zata intisabın doğru olması, tasavvuf müessesesini ve velayet makamını imha etmektir. Zira irtihali vaki zata intisap mümkün ise, İki Cihan Serveri (SAV) Efendimize intisap kafi… Meselenin hassasiyetinden dolayı teferruata girmemek çabamız anlaşılır inşallah. Söylenecek çok şey var ama anlayana bu kadarı kafi, anlamayanın kör idrakine bu bahsi meze yapmaya gerek yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir