İDRAK

İDRAK

(Terkip ve İnşa dergisi 18. sayı)

Cumhuriyet dönemi boyunca, yani doksan yıldır bu ülkede öğrenmekle anlamak arasındaki farkın “mevzu” haline bile getirilmemiş olması dikkat çekicidir. Nasıl bir idrak körleşmesidir ki, tüm ülke öğrenmeye mahkum edilmiştir. Bahsini ettiğimiz mesele, sokaktaki vatandaş değil, üniversitedeki profesör… Üniversitelerdeki “bilimsel çalışmalara” bakın, eserin metninin yüzde seksenden fazlası iktibastır ve akademisyen, kendine ait birkaç kırıntı fikri de utana sıkıla beyan eder. Malumdur ki intihal, başkasına ait bilgiyi kaynak göstermeden eserinize almaktır. Eserinizin yüzde seksen-doksanını, kaynak göstererek almak ise “bilimsel çalışma” tarifinin içine girmekte, hatta başka şekilde yapılması men edilmektedir. Dikkat edilirse burada, hoş karşılanmayan faaliyet, başkasının fikrini almak değil, kaynak göstermeden almaktır. Yani çalmayacaksınız ama sürekli sadakayla yaşayacaksınız. Bu ülkenin profesörleri, batılı bilim adamlarının eserlerinden iktibas ederek (yani sadaka alarak) yaşamayı, “şerefli hayat” olarak kabul edecek kadar idrak fukarasıdır.

Dikkat edin… Üniversiteden ve profesörlerden bahsediyoruz. Akademisyenler bu kadar haysiyetsiz bir hayat sürmelerine rağmen ulaşılmaz bir kibre sahiptir. Herhangi bir mütefekkirin keşif ve telif ettiği eseri değerlendirirken, “Bunun kaynağı nedir?” diye soruyor. Tefekkür, kaynak olarak kabul edilmiyor, bu nokta çok dikkat çekicidir. Siz de kendisine, mesela bir psikiyatriste, “Sizin eserinizin kaynağı nedir?” diye sorduğunuzda, batıdan birilerini söylüyor, “Onun kaynağı nedir?” diye sorduğunuzda silsile halinde Freud’a kadar gidiyor, “Onun kaynağı kimdir?” diye sorarsanız, “O kendisi kaynaktır” diyor. Yani Freud kaynaktır ama bir Müslüman mütefekkir asla kaynak olamaz. Bunun başka bir anlamı da şudur, Freud tefekkür faaliyetinde bulunabilir veya Freud söz konusu olunca tefekkür kaynaktır, buna mukabil bir Müslüman mütefekkir kaynak değildir, zira o tefekkür faaliyetinde bulunamaz. Üniversitelerimizdeki batı işgali bu kadar derindir.
*
“İlim, idraktir”. İlmin en kısa ve en kıymetli tarifi budur. İlmin bir usule tabi olduğu doğrudur, ilmi usule tabi şekilde tefekkür faaliyetinde bulunmak gerektiği de doğrudur. Ama başka bir doğru da şudur ki; ilim, mütefekkirin keşfettiği manaları ilmi usulle test etmek, teyit ve tekzip etmekle vazifelidir. Mücerret tefekkür ve bu istidada sahip mütefekkir, Cemil Meriç’in ifadesiyle, her asırda birkaç tane ancak çıkar. Cemil Meriç’in ifadesinin aslını söylemek gerekirse, “her asırda birkaç tane düşünen adam çıkar, geri kalanı da onların düşündüklerini düşünür.”
İdrak yoksa ilim keşfi ve imali yoktur, ancak ve sadece ezber, tekrar, nakil vardır. Buna biraz da öğrenme ve kullanma ekleyin… Çökme sebebimiz buydu, ezberleri tekrar etmeye başlamış ve ilim (ve bilgi) imal edemez olmuştuk. İlginç olan, çökme sebebimizin ezber ve tekrar olduğu bilgisi de ezberlendi ve tekrarlanmaya başlandı. Bu bilgi, son İslam medeniyet ve devleti olan Osmanlının çöküşüyle ilgili en yaygın bilgidir, buna rağmen bunu da ezberleyerek tekrar edecek kadar ezbere mahkum olduk. Bu kadar yaygın olan, yani birçok insanın bildiği bilgiye rağmen, ezberleme, öğrenme ve idrak etme bahislerinin farkını bile merak etmez olduk. Biz de aynı tuzağa düşmeden meseleye girelim.
*
İdrak, esas olarak ruhtaki mahfuz bilgiyle dünya elde edilen bilginin irtibatlandırılmasıdır. İrtibat seviyesinin en yüksek seviyesi ise terkiptir. Bu nokta unutulmadan idrak bahsini tafsilatlandıralım.
İdrak etmek iki şekilde mümkündür; birincisi insandaki idrak istidatlarıyla, ikincisi doğrudan ruhi idrakle… İdrak istidatları da ruha bağlıdır, bu cihetle idrakin kaynağı tektir. Tek olan kaynak, nihai kaynaktır, ona ulaşana kadar istidatlarla idrak mümkün olabilmektedir. Bu tasnifin en büyük özelliği ve lüzumu, kafirlerde idrakin nasıl mümkün olduğunu izahtır. İdrak istidatları (zeka, mücerret tefekkür, akıl ila ahir) marifetiyle idrak faaliyeti gerçekleştirmek, mümin veya kafir tüm insanlarda mümkün ve mevcuttur. Ruhi idrak ise sadece müminlerde mümkün olan bir tefekkür faaliyetidir.
İstidatlar, ruhun doğuştan var olan aletleri, manivelaları, vasıtalarıdır. Kaynağı ruhtur ve ruhun tabii tezahürleridir. Tedrisat süreci (ve kişinin yaşı) ilerledikçe ruh, dünyayı tanımakta ve yeni aletler inşa etmektedir. Doğuştan mevcut olan istidatlar, ruhtaki mahfuz bilgiye sahiptir, sonradan üretilen vasıtaların bünyesi ise hem ruhtaki mahfuz bilgi hem de dünyada elde edilen bilgilerle teçhiz edilir. Zeka, mücerret tefekkür gibi istidatlar doğuştan mevcuttur, akıl da tohum olarak doğuştan mevcuttur ama bünyesi mevcut değildir, bu sebeple akıl, hem vehbi hem de kesbi idrak aletidir.
İdrak istidatlarının her iki çeşidi de müminde de kafirde de mevcuttur. Kesbi olan idrak merkezlerinin bünyesi, müminde ve kafirde farklı inşa edilir ama her ikisinde de mevcuttur. İstidat dışı (üstü) idrak ise ruhun doğrudan idrakidir ve sadece müminlerde bulunur. Müminlerde bulunur ama her müminde bulunmaz, şartlarını yerine getiren müminde bulunur.
İdrak istidatları marifetiyle tefekkür faaliyeti hem müminde hem kafirde olduğu için, bu sahada kıyasıya bir rekabet vardır. Fakat ruhi idrak sadece müminlerde olduğu için, rekabet değil, inhisar mevcuttur. Müminlerin iki idrak ve tefekkür çeşidine de sahip olması, kafirlerden “yüz bin devir ileride” olduğunu gösterir. Ne var ki mesele iki tefekkür çeşidinin müminlere münhasır olanına malik olmak, onların şartlarını yerine getirmek, iç alemi onlarla teçhiz etmek gerekir.
*
Ruhtaki mahfuz bilgi, “hakikat bilgisi”dir. Hakikat bilgisi, masiva ile dolu olan iç aleme (kalbe, zihne) çıkmaz, orada tezahür etmez. Nefsin kol gezdiği, hakim olduğu, tasarrufta bulunduğu kalbi ve zihni evren, ruhun tezahür ve kendinde mahfuz hakikat bilgisini izhar edebileceği bir mekan değildir. Öyleyse ruhi idrak, üç temel şarta bağlıdır; iman, kalb tasfiyesi, nefs terbiyesi…
Ruh, iman ederek Allah Azze ve Celle’ye yönelir. İman istikamettir. Kalb tasfiye edildiğinde, ruhtaki hakikat bilgisi orada tezahür edebilir. Nefs terbiye edilerek, ruhi tezahürleri ifsat aletinin marazları def edilir. Bu şartlar bir araya geldiğinde, dünyada iman marifetiyle elde edilen hakikat ilmi (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye), ruhtaki mahfuz hakikat ilmiyle buluşur. İdrakin aslı budur, ruhtaki hakikat ilmiyle dünyada elde edilen hakikat ilminin vuslatı… Zaten idrak, intikal etmek, ulaşmak, vasıl olmaktır. Ruhi idrak, en saf haliyle ruhun alem-i ervahta elde ettiği hakikat ilmiyle, dünyada elde edilen hakikat ilminin vuslatıdır.
*
İstidatlar marifetiyle idrak faaliyeti, ruhtaki mahfuz bilgilerin istidatlar halinde zuhuruyla mümkündür. İstidatlar, bilgi tabanlıdır, bilgiler ise ruhtaki mahfuz (dünya öncesi, faaliyet öncesi) bilgilerdir. İstidatlarda, ruhtaki dünya öncesi hayattan getirilen bilgilerin tamamı olmaz, her istidatta o bilgilerin bir kısmı mevcuttur. İstidat, bünyesindeki (veya muhtevasındaki) ön bilgiden dolayı idrak veya yapabilme becerisine sahiptir. Bir sahada istidat sahibi olan insanın o sahada yüksek bir idrak kuvvetine malik olması, buna mukabil başka bir sahada (istidadı olmayan bir sahada) idrak kuvvetinin çok gerilerde olması başka şekilde izah edilemez. İstidatlar her insan mizacına farklı çeşitlerde ve farklı derecelerde dağıtılmıştır. Kafirler de müminler de bu istidatlarıyla idrak faaliyetinde bulunabilir.
İman, kalb tasfiyesi, nefs terbiyesi olmadığı takdirde de istidatlar tezahür halindedir. Bu sebeple her insanın istidatlarınca idrak faaliyetinde bulunma imkanı mevcuttur. Dünyadaki muhtelif kültür iklimlerinde şekillenen eğitim-öğretim sistemleri, insandaki istidatları hedef alır ve onlardan faydalanma yoluna gider. İslami tedrisatta da bu mesele mevcuttur fakat İslami tedrisat, ruhi idraki mümkün kılan ruhi tedrisata da maliktir. Zaten İslami tedrisat, ruhi tedrisatı öne alır, onun üzerine zihni tedrisatı bina eder.
*
İslami tedrisattan ruhi tedrisatı çıkarmak ve sadece zihni tedrisatı esas almak, tedrisatın muhtevası (müfredatı) mahfuz olmak üzere, talebeye kazandırılan idrak kudreti cihetiyle Müslümanları kafirlerle aynı seviyeye mahkum etmek olur. Son bir-iki asırdır neden geri kaldığımızın temel sebebi budur.
Batıdan etkilenmenin farklı dereceleri var; Batılılaşmış ve batılılaşmayı hedef edinmiş olanlar batıya teslim oldular. Mesele bundan ibaret olsaydı mesele yoktu. Mesele, Müslümanların batıdan etkilenmiş olmalarıdır. Batının bilgi ve zihin işgali o kadar derinlere indi ki, batıya karşı olan Müslümanlar bile kendi maarif anlayışlarını unuttukları için batının eğitim-öğretim metotlarını kullanıyor. Bir medrese düşünün ki ruhi tedrisat vermiyor veya böyle bir meseleden haberdar değil… Müslüman talebeleri İslami tedrisat propagandasıyla kafirlerin idrak seviyesine mahkum ediyor. Ne kadar vahim bir durum…
Son zamanlarda kurulduğu iddia edilen veya kurulmaya çalışılan “medreseler”, Müslümanlarda yeni bir ümit oluşturuyor. Ne var ki bir medrese, maarif ve tedrisat anlayışına dair bir ciltlik kitap yayınlamış değil. Yani meseleden habersiz… Bu durumda İslami tedrisat yaptıkları iddiası, müfredattan ileri geçmiyor. İyi de Osmanlının son dönemlerinde bunların bin kat daha ilerisinde medreseler vardı, o medreseler Osmanlıyı kurtaramadı, onların kötü birer kopyası bile olamayan medreseler yeniden Osmanlı mı kuracak? Meselenin idrak tedrisatı olduğu ne zaman anlaşılacak? Allah aşkına bu ne hal? Müslümanlar mütemadiyen aldatılmak zorunda mı?
Bu ve daha sayısız meseleyi Fikirteknesi külliyatından öğrendiğimizi ve anlamaya çalıştığımızı ifade edelim.
ABDULLAH TATLI abdullahtatli1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir