İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

(NOT:Bu yazı, “İhtilal” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

İhtilal sürecinin safhaları iki alanda tasnif edilmelidir. Birisi fikri safhalar diğeri fiili safhalar. Fikri safhalar, şuur safhası, akıl safhası, bilgi safhası, siyasi safha ve nihai safhadır. Fiili safhalar, sürecin başlaması, sürecin yoğunlaşması ve nihai hamledir. Fiili safhalar ayrı başlıklar altında tetkik edildiği için burada fikri/zihni safhalar açıklanacaktır.

*Şuur safhası

İhtilal süreci önce şuurda başlar. Şuur safhası aynı zamanda ideolojik safhadır. Sistemin temel kabulleri önce şuura çarpar. Gelişmiş akıllarda dahi sistemin temel kabullerini tenkit edecek kudret bulunmaz. Eğer şuur, sistemi tenkit etmezse aklın sisteme yönelmesi kabil değildir.
Şuur, yüksek idrak sahiplerinde meydana gelir. Çok az insanın şuuru teşekkül etmiştir. Şuur genellikle halkta bulunmaz. Halk hayatı akılla yaşar. Halkın akıl yaşı ortalaması ise düşüktür.

Şuur genellikle fikir, bilim ve sanat adamlarında bulunur. Sistem çapında düşünebilme kudretine sahip olmayanlarda şuur meydana gelmez. Şuur zuhur etmediğinde ise “sistem tenkidi” yapılamaz. Sistemin problemlerini tenkit etmek sistem tenkidi olmadığı için “sistem muhalifi düşünce” doğmaz.
Sistem tenkidini ve sistem muhalifi düşünceyi ancak şuur üretir. Akıl parça düşüncelere sahip olduğu için sisteme yönelemez. Şuur, dünya görüşünün insan iç dünyasına yansımasıdır. Veya dünya görüşü zihni organizasyonu gerçekleştiren merkezi unsur haline gelmeden şuur oluşmaz.
Şuur, sistemin tatbikatına veya tatbikattaki problemlere takılmaz. Hayatın ve insanın giriftliğinde cereyan eden sayısız hadise, şuurun, sistemin özüne yönelmesine mani olamaz. Şuur zaten başlı başına bir sistemdir. Şuur mevcut sisteme baktığında sistemin müntehasını görebilir. Bu sebeple sistemin temel kabullerini kendine konu edinebilir.
Şuur kurucu bir mahiyet taşır. Siyasi düşünce için böyle değildir sadece, hayat için de böyledir. Şuur sahibi insan, başka insanların ürettiği hayatı yaşamaz. Kendi hayatını kendi üretir ve o hayatı yaşar. Bu meyanda şuur, altına (temeline) tefekkür zemini sermediği bir varlık veya vakayı sahiplenmez. Şuur tefekkür ağırlıklıdır. Fakat tefekkürünü tatbikata sokmak maharetine ve kudretine sahiptir. Saf tefekkürle iktifa etmez. (Saf tefekkürle iktifa eden şuur genellikle sanatçılarda meydana gelir).
Şuur teorik alanda ve anlamda farklı ve yeni bir gerçeklik ürettir. Kendi gerçekliğini mevcut hayatın gerçekliği haline getirmeye teşebbüs ettiğinde muhalif hale gelmiş demektir. Şuur, mevcut sistemin dışında bir dünya görüşünü esas almışsa, sistem muhalifi haline gelir.
Sistem muhalifi haline gelen şuur, sistemin teferruatıyla değil, temelleriyle ilgilenir. Teferruatı akla havale eder.

*

Şuur safhasından kimsenin haberi olmaz. Şuur safhası, gizlice gelişir. Gizliliği, aşikâr olanın gizliliğidir. Gizlilik, yeraltındaki gizlilik değildir. Şuurun ürettiği sistem tenkitleri akıl sahipleri tarafından anlaşılmadığı için umursanmaz. Şuur aslında sistem tenkidini bağıra bağıra yapar fakat kimse ciddiye almadığı ve zaten anlamadığı için bu safha kendi halinde bir seyir izler.
Şuur safhasının gizliliği garip bir özellik gösterir. Şuur asla takiyye yapmaz. Şuurun ilan ettiği tüm üretimleri halk ve sistem tarafından perdelenir. “Suskunluğa mahkûm etmek”, “Delilik olarak tarif etmek”, “Hayalperest olarak nitelemek”, “Ütopist olarak çerçevelemek” ve benzeri muhatap oluş şekilleri ile perdelenen şuurun aksiyonu, apaçık olmasına rağmen gizli bir süreci besler.
Şuurun verimlerinin akıl için hayali (ütopik) olduğu doğrudur. Hiçbir akıl, şuurun ürettiği ufka ulaşamaz. Şuurun verimlerine akıl muhatap olduğu müddetçe ihtilal sürecinin şuur safhası ilerleme kaydetmez. Şuur safhasında şuurun verimlerine başka şuurlar (başka insanların şuurları) muhatap olmaya başladığında şuur safhası ilerleme kaydetmeye başlamış demektir. Şuurun tek kalması (şuurlu insanın tek olması) cemiyetin ona muhatap olmasını nerdeyse imkânsız kılar. Şuur safhasının ilerleme kaydedememesi, sistemin halktaki idrak zafiyetinden beslendiğini gösterir.
İhtilal süreci şuur safhasında çok yavaş ilerler. Şuur safhasında ihtilal fikri ancak tek tek taraftar toplar. Fakat bu taraftarlar idrak seviyesi yüksek olan insanlardır. Zira mevcut hayatın gerçekliğinden başka bir gerçekliğin mümkün olduğunu idrak edebilmek, derin bir idrak kudretini ve engin bir ufku şart kılar. Farklı bir hayat gerçekliğinin mümkün olduğu düşüncesi, ihtilalcilerle maceracıların müşterek hususiyetidir. Bu ikisinin farklı olan özellikleri ise maceracının farklı hayat gerçekliğini üretme imkânının olmaması ve sadece onu aramaya açık olmasıdır. Oysa ihtilal fikrine sahip olanlar, farklı hayat gerçekliklerini üretme imkânına sahiplerdir.
Farklı hayat gerçekliğini üretebilecek kudret ve imkâna sahip olmayan/olamayan ihtilalciler, ihtilali gerçekleştiremedikleri için maceracılar ile aralarında fark kalmaz veya bir fark varsa onu izah etmek fırsatını bulamazlar. Fakat ihtilalcilerle maceracılar arasındaki diğer temel farklılıklardan birisi, ihtilalcilerin kuvvetli bir imana sahip olmasına karşılık, maceracılar umumiyetle iman sahibi değillerdir. Zaten ihtilalcilerin farklı hayat gerçekliğini üretmeleri için gerekli olan kudret kaynaklarından en önemlisi imandır.
Şuur, ihtilalin akıl formunu üretmekten aciz değildir. Fakat şuurun ürettiği farklı hayat gerçekliğinin akıl formu cemiyette makes bulmaz. Mevcut hayat gerçekliği ile ciddi farklılıklara sahip olan yeni akıl formu, cemiyet tarafından şiddetle reddedilir. Bu durum şuur safhasının neden yavaş ilerlediği ve kitleler halinde taraftar bulamadığının diğer bir sebebidir.

*Akıl safhası

İhtilal süreci şuurdan akla iner. Akıl safhası, gerçeklik safhasıdır. Akıl, şuurun ürettiği düşünceyi tatbik etmek durumundadır.
Şuur ürettiği gerçekliği aklın bünyesine zerkeder ve insan iç dünyasında yeni bir gerçeklik kavrayışı oluşturur.
Gerçeklik kavrayışı siyasi alana kadar uzandığında alternatif sistem gündeme gelir. Akıl, alternatif sistemin özünü şuurdan alır ve malzemelerini oluşturmaya başlar.
Akıl safhasına ulaşan ihtilal süreci kitleye hitap etmeye başlar. Akıl seviyesine inen ihtilal düşüncesi halk için anlaşılabilir hale gelir. Şuur safhasındaki ihtilal süreci, tefekkür safhasını (bir manada kuluçka dönemini) yaşamaktadır. Tefekkür safhasında hayatın içine girmez. Akıl safhasında hayatın içine girmiş ve mevcut hayatın gerçekliği içinde anlaşılır hale gelmiştir. Şuur safhasında “saf tefekkür” faaliyetini gerçekleştirebilen insanlar için anlaşılır olan ihtilal fikri, mevcut gerçeklikten uzaktadır. Şuur sahibi olmayan ve hayatı akıl ile yaşayan insanların şuurun verilerini ve verimlerini anlama imkânı olmadığı ve akılla gerçekleştirdikleri idrak faaliyetinin bir boyutunun ise mevcut gerçekliğe bağlı olduğu hatırlanırsa ihtilal fikri hayatın içine girene kadar akıl sahibi insanlar tarafından anlaşılamaz. Akıl safhasının temel özelliği zaten bu noktada ortaya çıkar. İhtilal fikri bu safhada akılla anlaşılabilir hale gelmektedir.
İhtilal fikrinin hayatın içine girmesi ve hayatın gerçekliklerini (misal olacak kadar gerçeklik üretimi kâfidir) üretmeye başlaması, aklın konuyu kendi faaliyet alanına alabilmesine imkân hazırlar.

*

İhtilal sürecinin akıl safhasına gelmesi, ihtilal şartlarındaki gelişmelerle birlikte şuurun müdahale gücünün de artmasına bağlıdır. Şuurun hayata müdahale gücü artarken, ihtilal şartlarındaki gelişmeler de mevcut sistemin temel kabullerinin yanlışlığını aklın anlayabileceği kadar açık hale getirmelidir. Sistemin temel kabullerinin önündeki perdelerin ortadan kalkması ve doğrudan muhatap olunabilir hale gelmesi, aklın onları tartışmaya başlaması için kâfidir.
İçtimai tecrit faaliyetinin uzun süreçler gerektirdiği vakadır. Sistemin temel kabullerinin akıl tarafından tartışılmaya başlanması için sistemin sahip olduğu vasıtaların tükenmesi ve kabullerinin cepheye sürülmesi gerekir. Akıl genellikle sistemin temel kabullerine değil, yansımasına (tatbikatına) muhatap olur. Cemiyetin çoğunluğu tarafından sistemin temel kabullerinin tartışılmaya başlanması, sistemin akıl tarafından anlaşılabilir hale geldiğini gösterir.
Şuurun hayata müdahalesi siyasi alanda meydana gelebilecek kadar gelişmelidir. Şuurun siyasi hayata müdahalesinin zafiyetinden bahsetmek, şuurun bünyesinden kaynaklanan bir problem değildir. Şuurun ürettiği alternatif siyasi sistemin akıl tarafından anlaşılabilir hale gelmesi gerekir. Bunun şartı ise aklın gelişmesi ve sistemin temel kabullerinin çıplak hale gelmesidir. Şuur ne kadar güçlü olursa olsun, mevcut siyasi sistem akılla anlaşılabilir (veya tartışılabilir) hale gelmeden akıl safhası başlamış olmaz.
Siyasi sistemin temel kabulleri hayatın gerçeklikleri arasında yer almaz. Temel kabuller birçok perdeyle hayatın gerçekliklerinden uzaklaştırılmış ve tartışma dışı tutulmuştur. Mütemadiyen aradaki süreçler ve vasıtalar hayatın gerçeklikleri olarak gösterilir ve aklın temel kabullere muhatap olması engellenir. Bunun diğer adı “tabu”dur. Sistem, temel kabullerini tabu haline getirerek tefekkür faaliyetinin konusu olmaktan çıkarır. Tefekkür alanından çıkarılan konular aklın faaliyet alanına girmediği için akıl tarafından anlaşılması zorlaşır.
Sistem, temel kabulleri ile hayat arasına koyduğu süreçleri ve vasıtaları (bir manada perdeleri) muhafaza edemez hale geldiğinde temel kabuller ile hayat arasındaki mesafe sıfıra yaklaşır. Sistemin temel kabulleri ile hayat arasındaki mesafenin azalmasına dönük her adım, aklın sisteme doğrudan muhatap olmasına imkân hazırlar. Nihayetinde akıl sistemi kavramaya ve tartışmaya başlar.

*

Aklın sistemi tartışmaya başlamasının neticeleri şunlardır. Akılla kavranabilir hale gelen sistem efsunlu gücünü kaybeder. Hiçbir sistem temelini akıl üzerine kurmaz. Akılla başlayan sistemler dahi başka akıllar (veya şuurlar) tarafından zorlanmaya başladığında temel kabullerini aklın faaliyet alanının dışına çıkarır. Temel kabullerin aklın faaliyet alanından çıkarılması için bir şekilde efsunlanması gerekir. Sistem esas gücünü efsunlama (bir manada kutsama) maharetinden alır.
Efsunlanan (tabu haline getirilen) temel kabuller akıl karşısında ne kadar uzun süre dayanırlarsa o kadar güçlenir ve kendilerini muhafaza eder. En akli (rasyonel) fikirler dahi akla açık tutulduğu müddetçe efsunlanamaz ve tabu haline getirilemez. Akla açık tutulan fikirler (sistemin temel kabulleri) asla akla dayanamaz.
Sistemin temel kabullerinin efsunlanmasında kullanılan malzemelerin ve mayaların ne olduğu çok önemlidir. Diktatoryal sistemlerde genellikle namlu kullanıldığı için efsunlamanın mayası korkudur. Korku tabiatı gereği muvakkattir. Kalıcı korku üretmek kabil değildir. Bu sebeple efsun mayası olarak korkunun kullanılması, o sistemin uzun ömürlü olmayacağını gösterir.
Akıl sisteme doğrudan muhatap olmaya başladığında onu “anlaşılabilir alana” taşımıştır. Anlaşılabilir alana taşınmış olan sistem, doğru-yanlış ölçülendirmelerine karşı dayanacak kadar güçlü bir fikri zemine ve zaman ayarına sahip olmadığı takdirde kendini muhafaza edemez. Bir sistem ne kadar doğru olursa olsun, “zaman ayarı” başlı başına önemli bir konudur. Zaman ayarı, sistemin temel kabullerinin zamana göre yeniden izah edilmesi ve şekillendirilmesidir. İnsanlığın ufkunun sürekli geliştiğinin veya değiştiğinin kabulü, sistemin temel kabullerinin, özü değiştirilmese dahi şeklinin değişmesini şart kılar. Sistem temel kabullerini özü ve şekliyle muhafaza etmeye çalıştığı takdirde aklın karşısında alsa dayanamaz.

*

Akılla kavranmaya başlayan sistem, parça tenkitlere uğrar. Parça tenkitlere uğrayan sistemin bütünlüğünü muhafaza etmesi imkânsızdır. Bütünlüğünü muhafaza edemeyen sistem kendini müdafaa edemez.
Akıl parça fikir sahibidir. Şuura nispetle aklın ulaşabileceği en uzak ufuk dahi parça fikri ancak üretebilir. Akıl sistemi kavradığına kanaat getirdiği anda onu parça parça tenkit etmeye başlar. Hiçbir sistem parça tenkide (parça fikre) dayanamaz. Zira sistemin manası bütünlüğünde gizlidir. Sistemin herhangi bir parçasına yönelen akıl, o parçayı paçavraya çevirir. Çünkü her parça temel gerekçesini sistemin bütünlüğünden alır. Parçayı, bütünden koparıp değerlendirmeye almak, insanın kolunu kesip yalnız başına ona insan muamelesi yapmak ve eksiklerini teşhis ederek tenkit etmek gibidir. Kol yalnız başına hiçbir işe yaramadığı gibi insana da benzemeyecektir. Aklın mahareti (ve aynı zamanda zafiyeti) sistemi, parçada tenkit etmesidir.
Sitemin parçalarda tenkit edilmesi, halkın aklı kullanmaktaki hoyratlığı göz önüne alınırsa, ne kadar merhametsiz olabileceği anlaşılır. Aklın eline düşün sistemin iflah olması kabil değildir. İnsanların menfaatlerini hukuka aykırı şekilde talep edebildikleri malumdur ve akıl insanların elinde menfaatlerin oyuncağı haline gelebilmektedir. Gelişmemiş akılların ferdi menfaatlerin manivelası olduğu aşikârdır. Menfaatlerin manivelası olan akılların sistemi parça tenkide tabi tutması halinde sistemin hakikatte doğru olan kabullerini dahi paçavraya çevirmekte maharet sahibi olduğu unutulmamalıdır.
Akıl safhasına gelen ihtilal sürecinde mevcut sistemin müdafaası imkânsız hale gelir. Zira milyonlarca insan sınırsız sayıda vakayı sistemin önüne yığmakta ve birçoğu sistemden kaynaklanmayan problemlerin bile sistem tenkidi için malzeme yapıldığı görülmektedir. Sayısız problemi kucağında bulan sistem, temel kabulleri ile hayat arasında perdeler koyma iktidarını (maharetini) kaybettiği takdirde akıl tarafından darmadağın edilir. Hayatta cereyan eden vakalar o ülkede yaşayan insan sayısının yüzlerce katıdır. Bu kadar büyük vaka (problem) yığını karşısında hangi mekanizmalar çözüm üretme imkânına sahip olabilir ki?

*

Akılla kavranabilir hale gelen sistem, geniş halk kitleleri tarafından tartışılmaya başlanır. Halkın sistemi tartışmaya başlaması, kendi seviyesince olur. Halkın kendi seviyesince sistemi tartışmasının tabi neticesi ise o sistemin yıkılmasıdır. Zira halkın sistemi tartışması, sistematik tartışma değil, parça kavrayışla sınırlıdır. Ne var ki halk sistemi parça kavrayışla tartıştığını (tenkit ettiğini) kabul etmez. Parçada sistemin yekûnunu tartışır ki, hiçbir parça yalnız başına sistemin yekûnunu taşıma kudretine sahip değildir.
Halkın sistemi tartışmaya başlaması, sistemin temel kabullerinin hayatın gerçekliği içine girmesine sebep olur. Sistemlerin temel kabulleri, hayatın gerçekliğinde yaşayamaz. Halkın seviyesinde asla yaşayamaz. Mükemmel sistemden aşağılık sistemlere kadar tamamında bu kural geçerlidir.

*Bilgi safhası

İhtilal süreci akıldan bilgiye iner. Bilgi safhası, slogan safhasıdır. Sloganlaşan bilgi, sanal gerçeklik safhasını üretir.
Bilgi safhasının temel özelliği, tüm olumsuzlukların sebebinin sistem olmasıdır. Problemlerin sebebinin sistem olduğu kanaati, illiyet irtibatının idrak edildiğini göstermez. Aksine illiyet irtibatı ortadan kaldırılmıştır. Sistem günah keçisidir ve hiçbir tefekkür faaliyeti gerekmeksizin problemlerin sebebi sistemdir.
Bilgi (slogan) safhası çok garip görüntüler oluşturur. Evlenmek için kız isteyen delikanlı, kızın babasını razı edemeyip evlenemediğinde sisteme küfreder. Arada illiyet bağının olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. İlliyet bağının bulunup bulunmadığı konusunda hiçbir tefekkür cehdi göstermez.
Bilgi safhası, problemlerin teşhisinin ve çözümünün veciz şekilde ifade edilmesidir. Veciz ifadelerin (sloganların) anlaşılmış olduğunu kabul etmek için hiçbir alamet yoktur. Fakat inkâr edilemez bir vaka vardır ve o da hayatın çekilmez (yaşanamaz) hale gelmesidir. Hayat yaşanılamaz noktaya mevcut sistem içinde geldiği için, sloganların sistem tenkidine dönük olanları izahsız kabul edilir.
İzaha ihtiyaç duymayan tenkit, müthiştir. İzahsız tenkit doğru değildir mutlaka fakat tesiri cihetiyle baş edilemez güçtedir. Çünkü aksi istikametteki izahlar ne kadar doğru ve tutarlı olursa olsun dinlenmemektedir. Dinlenmeyen savunma, mahkemenin neticesine tesir etmez. Mahkeme, muhakemeye (yargılamaya) başlamadan önce kararını verdiği için usuli bir işlem yapmaktadır.
Sloganların kabulü için yüksek bir akıl seviyesi gerekmez. Bu sebeple slogan safhasına geçilmiş olması ihtilal sürecinin geniş halk kitlelerini tesiri altına almasına sebep olur.

*

Slogan safhası, problemlerin çözümsüzlüğe ulaştığı bir dönemdir. Artık fikir bitmiş ve fiil tek gerçeklik haline gelmiştir. Sistem kendini ne kadar yüksek seviyede görürse görsün, çözüm üretemediği takdirde varlığını devam ettiremez. Slogan safhasına gelen ihtilal sürecinde ise asla çözüm üretilemez.
Bu safhada sistemin (veya sistem sahiplerinin) kendini muhafaza etmek için garip davranışlara girdikleri görülür. Önceki safhalarda sistemin kabullerini tartışmaya açmayanlar bu safhada sistemin kabullerinin doğru olduğunu anlatmak için garip mantık formları kullanmaya başlarlar. Bilmezler ki, önceki safhada sistemin kabullerini kendileri tartışmadığı ve tartışılmasına müsaade etmediği için bu safhada da halk tartışmaz ve tartıştırmaz. Artık sloganlar belirlenmiş ve hedef tayin edilmiştir.
Keşmekeş (kaos) zirveye ulaştığında halk, çağdaşlık gibi muhtevası doldurulamayan mefhumları (kavramları) umursamaz. Zaten hayat o kadar yaşanılamaz hale gelmiştir ki, çağdaş çözümsüzlükler yerine ilkel çözümleri tercih etmeye başlar. İhtilal sürecini yöneten ihtilalci kadrolar, daha iyi bir sistem teklif ettiğinde ise mevcut sistemin zaten şansı kalmamış demektir.

*

Şuur safhasında yüksek fikirlerle beş on kişinin bile sevk edilemediği vakadır. Başka bir ifadeyle şuur safhasında orijinal fikirler dahi insanları etkilemezken, bilgi (slogan) safhasında tek cümleden ibaret bilgi ve fikirler (sloganlar) onbinleri (hatta milyonları) sokağa dökmeye başlar. İhtilal sürecini ihtilalci kadrolar yönetmeye başladığında, sistem sahiplerinin doğru ve güçlü fikirlerinin dahi insanları etkilemediği müşahede edilmeye başlar.

*Siyasi safha

İhtilal kuvvetlerinin sistemin üzerine yürümesidir. Siyasi safhada saflar (cepheler) netleşir. Bu safhaya kadar cepheleri açıkça teşhis etmek çok zordur. Önceki safhalarda ağırlık ihtilal süreci değil, ihtilal şartlarıdır. Siyasi safhaya gelindiğinde ilk defa sistem ile ihtilal kuvvetleri iki cephe halinde karşı karşıya gelir.
İhtilal kuvvetleriyle sistemin kuvvetlerinin karşılıklı saf tutması, ağır bir durumdur. Bu durum iktisadi, içtimai ve siyasi alanı tamamen kaplar. İktisadi buhran kaçınılmaz olur, içtimai hayat tamamen keşmekeşe döner ve siyasi hayat ise tıkanır.
Siyasi mekanizma tamamen mücadeleye (iç çatışmaya) ayarlı hale gelir. Siyasi mekanizma işlemez ve hiçbir kamu kurumu çözüm üretemez. Kesintisiz çatışma hali yaygınlaşır ve hayatın tüm şubelerini ve alanlarını sarar. Siyasi sistem işlemez hale geldiğinde halk hayat tarzını değiştirmeye başlar. Sistemin dışında hayat alanları oluşturmaya başlar.

*

Sistem ile ihtilalci kuvvetlerin karşılıklı saf tutması, hayatın taşıyabileceği bir hadise değildir. Savaş bile bu kadar ağır şartlar oluşturmaz. Bu safhada halk sokaklardan çekilir. Gönlü hangi tarafta olursa olsun kendisi sokaklara inmez. Halkın sokaklardan çekilmesi sokakları boşaltmaz. Sokaklar ihtilalci kuvvetlerin işgaline uğrar.
Halkın sokaktan çekilmesi ve sokağı ihtilalci kuvvetlerin işgal etmesi, halkın sokaklara döküldüğü zannını doğurur. Oysa hiçbir zaman sokaklar halkın çoğunluğu tarafından işgal edilmemiştir. Halk ihtilalleri de dâhil olmak üzere ihtilali her zaman halkın azınlığı yapmıştır. Ne var ki azınlık, kelle sayısı cihetiyledir. Yoksa kudret olarak asla halkın azınlığı ihtilal yapamaz.
İhtilalci kuvvetlerin kudret kaynağı cesaretleridir. Halk, sisteme kafa tutabilen ihtilalci kuvvetlerin cesaretini biraz hayranlık, biraz gıpta, biraz korku, birazda tedbirle izler. Sisteme karşı çıkabilen ihtilalci kuvvetlerin cesareti karşısında aklı donar ve asla onların karşısına çıkmaz.
Halk, ihtilal sürecinde sokağa çıkabilecek kadar cesaret sahibi olmayan insan toplamıdır. Sisteme karşı isyan edebilen cesareti ve bu cesaretten kaynaklanan kudreti engin bir ferasetle sezen halk, tarafların birbiriyle hesaplaşmasında asla araya girmez.

*

Siyasi safhada sistem meşruiyetini kaybeder. Meşruiyetin en azından zımni zuhuru olan halkın isyan etmeme tavrı, siyasi safhada ortadan kalkmıştır. İhtilalci kuvvetler isyan ettiği ve halkın bakiyesi de isyana isyan etmediği için sistem meşruiyetini kaybeder ve çıplak kuvvet halinde kalakalır. Halkın sokakları boşaltması ile meşruiyetini kaybeden sistem, meşruiyetini kaybettikten sonra da halkı asla sokaklara dökemez.
Sistemin meşruiyetini kaybetmesinin önemi büyüktür. Normal zamanlarda sistemin tüm adaletsizliklerine veya zulümlerine rağmen itaat eden ve sabır gösteren halk, sistemin meşruiyetini kaybetmesi ile beraber asla itaat etmez. En iyimser tahminle sadece seyreder.
Halkın seyretmesi, intikamının başkaları tarafından alınmasını seyretmek gibidir. İhtilal sürecinin bu safhaya gelmiş olması halkın çoğunluğunun sistemle mutlaka problem yaşamış olduğunu gösterir. Halk sistemle hesaplaşamaz ama sistemle hesaplaşanları keyifle izler.
Halkın sistem ile hesaplaşmayı keyifle izlemesi, büyük bir hadiseye şahit olmanın zevkini de ihtiva etmektedir. Büyük hadiselere kendini emniyete alarak sadece şahit olabilmek insanların derinliklerinde tarifi imkânsız bir haz merkezini harekete geçirir. Bu hazzın zirvesi, iki düşmanın birbiriyle savaşması halidir. Sistemin meşruiyetini kaybetmesi, halkın düşmanı haline gelmesi için kâfi değilse bile dostu olmaktan uzaklaşması için kâfidir. Eğer halk, sistemi muhafaza etmek kaygısını taşımıyorsa sistemin hesabının görülmesini zevkle izlemekten imtina etmez.

*

Siyasi safha, bilgi safhasından daha sonraki safha olduğu için tamamen hissi bir altyapıya kavuşur. Fikirlerin devlet çapında üretildiği görülürse de bu safhada hayatın altyapısı tamamen duygu temellidir. Siyasi safhanın sonuna doğru artık zevk ile ıstırap arasında gider gelir. Sarkaç her ıstıraba çarptığında karşı tarafa öfke artar, her zevke çarptığında kendi tarafına sevgi artar.
Hayat akli kaynaklarını kaybettiğinde tartışma çatışmaya döner. Akli kaynaklarını kaybeden hayat ahlak altyapısını da kaybettiği için duyguların zuhur şekilleri ortadan kalkar ve duygular saf halde zuhur etmeye başlar. Duyguların saf halde zuhuru ise sevgi ve nefret parantezindedir. Duyguyu bu parantezden çıkaran akıldır ve arada bulunan birçok menzili istasyon haline getirerek hayatın kaynakları veya alanlarını oluşturur. Akıl hayatın zemininden çekildiğinde ise duygu serazat şekilde zuhur eder.
Siyasi safhada hayata ve insanlara hâkim olan ruh hali, intikamdır. İntikam duygusu o kadar net şekilde kendini gösterir ki, insanlar hiçbir zaman intikamdan bu vakada olduğu kadar zevk almazlar. İhtilal kadrolarının ihtilal sürecini yönetememesi halinde intikamı sınırlandırmak kabil değildir. Tarihteki birçok ihtilalde ihtilal kadrolarının bizzat kendilerinin saf intikam duygularıyla donandıkları görülmüştür. İhtilal kadrolarının intikam çığlıkları atması en vahim durumdur. Zira halk zaten buna mütemayildir.
İntikam çığlıklarının ihtilal kadroları tarafından atılması veya halkın intikam çığlıklarının ihtilal kadroları tarafından zaptedilememesi, ihtilal sürecini tam bir vahşete çağına çevirir. İnsan tabiatındaki vahşet kaynaklarını tetkik etmenin en donanımlı laboratuarı ihtilal sürecinin bu safhasıdır. Zira insan tabiatının akıl bünyesiyle şekillendirilmemiş halde (ham halde) zuhurunun şartları ihtilal sürecinde meydana gelmektedir.

*

Siyasi safha, sistem cephesinin mevzileri hızlı şekilde kaybetmeye başladığı safhadır. İntikam çığlıklarının gök kubbeyi sardığı bu safhada, önce sistemin nimetlerinden faydalananlar mevzileri (hatta ülkeyi) terk ederler. Daha sonra sistemi sahiplenenler ülkeyi terk ederler.
Sistemin nimetlerinden faydalananlar ile sistemi sahiplenenler birbirinden farklıdır. Sistemi sahiplenenler de sistemin nimetlerinden (hem de en fazla) faydalanırlar ama bunlarla diğerleri arasındaki temel farklılık şudur. Sistemi sahiplenenler, sistem yıkıldığında yaşama imkânı bulamayanlardır. Buna mukabil sistemin nimetlerinden faydalananlar ise sistem yıkıldığında da varlıklarını sürdürebilecek kişilerdir.
Sistemin nimetlerinden faydalananlar, genellikle zenginlerdir. Bunlar malvarlıklarının ciddi bir kısmını başka ülkelere transfer edebildikleri takdirde hayatlarını aynı şekilde yaşamaya devam edebilirler. Bu sebeple de gemiyi çabuk terk ederler.
Sistemi sahiplenenler ise zengin olmaktan çok makam ve statü sahipleridir. Bunlar makamlarını ve statülerini sistemden aldıkları için sistem yıkıldığında ülkede yaşasalar da eski konumlarını kaybederler, ülkeden kaçsalar da eski konumlarını kaybederler. Bu sebeple gemiyi en son terk eden olurlar.
Zenginlerin malvarlıklarını nakite çevirme çabalarının yoğunlaştığı bir safhadır. Yeni sistemle beraber yaşayamayacağına veya istediği gibi yaşayamayacağına kanaat getiren zenginler siyasi safhanın ortalarında malvarlıklarını taşınabilir hale getirmek için yoğun bir çaba sarf etmeye başlarlar. Aslında siyasi safhanın sonuna ne kadar yaklaşıldığı zenginlerin davranışlarından takip edilebilir. Zenginler safhanın ortalarında kararlarını vermiş olurlar. Ya ülkeyi terk etmeye veya malvarlıklarını nakde çevirmeye veya taraf değiştirmeye başlamışlardır.

*

Siyasi safha aynı zamanda taraf değiştirmelerin yoğun yaşandığı bir safhadır. Özellikle malvarlığını başka ülkelere nakletme imkânı olmayan zenginlerin (ağır yatırımları bulunan zenginlerin) ülkeyi terk etme imkânı düşüktür. Malvarlıklarını muhafaza çabası, ihtilal saflarına geçmelerini gerektirir. Zaten sermaye sahipleri “sermayenin dini, milliyeti, rengi veya ideolojisi yoktur” anlayışını üretirlerken ülkeyi terk etme imkânını veya yeni sistemle beraber yaşayabilme fırsatını oluşturmaktadırlar.
İhtilallerde en büyük vurgunu zenginler yer. Tarihteki ihtilallerin tamamına yakınında (birkaç istisna hariç) zenginlerin malvarlıkları yağmalanmıştır. Normal zamanlarda halkın zenginlere karşı saygılı ve itaatkâr davranması, ahmak zenginlerin akıllarını dondurur ve böyle devam edeceğini ve fakir halkın kendilerine zarar veremeyeceği vehmini üretir. Oysa fakirler zenginlere karşı her zaman tükenmek bilmeyen bir kin deposudurlar. Bunun yanlış olması başka bir şeydir vaka olması başka bir şey…
Zenginlerin refleksleri, ihtilal sürecinin parametrelerini oluşturur. Siyasi safhada kendini muhafaza eden zenginler sadece ihtilal saflarında olanlardır. Kaldı ki, bunların dahi kendilerini ve malvarlıklarını muhafaza edebilme teminatları bulunmamaktadır.
Zenginlerin malvarlıklarını, makam sahiplerinin makamlarını muhafaza etmeleri için taraf değiştirmelerinin yoğunlaştığı bu dönem, sadakatle ihanetin, sadık insanlarla hain insanların birbirine karıştığı bir keşmekeştir. Hiçbir dönemde sadakat ile ihanet bu kadar birbirine karışmaz.

*

İhtilal sürecinin siyasi safhasında en garip davranışları korkaklar sergiler. Gerçi korkaklar ihtilal sürecinin her safhasında anlaşılmaz davranışlar sergilerle fakat siyasi safhada tamamen garipleşirler.
Siyasi safhada korkaklar, akşam bir tarafta yatar sabah diğer tarafta kalkar. Sabahleyin cephelerden birinin tarafındadır öğleyin diğer tarafa geçer akşam yine eski tarafına döner. Korkaklık öyle bir mizaçtır ki, korkak insanların asla tarafı olmaz. Korkaklığın bu özelliğini bilmeyenler (ihtilal sürecinde unutanlar) korkakların korkudan kaynaklanan emsalsiz ihanetleri karşısında dillerini yutarlar.
İhtilal sürecinin hem sistem tarafından hem de ihtilalci kuvvetler tarafından yapılabilecek en büyük hataları, korkaklardan cephe (en azından mevzii) kurmalarıdır. Cesaret, insanı istikamet üzere tutabilecek kudret kaynaklarından biridir. Korkaklığın asla istikameti (ve tarafı) olmayacağı için bir tarafa ateş ederken on saniye sonra diğer tarafa ateş edebilirler. Korkaklığın tedavisi olmadığı gibi korkaklara karşı alınacak tedbir de yoktur. Korkaklardan en iyi faydalanma yolu, onları düşman cephesinde saf tutturmaktır.
Korkuyu iyi tahlil etmek, ihtilal sürecini iyi yönetebilme mahareti kazandırır. İhtilal sürecini yönetebilmek, hem ihtilalci kuvvetler için hem de sistem için geçerlidir. İhtilal sürecinin siyasi safhası asla korku üzerine kurulmaz. Korku zeminine dayanan taraf mutlaka kaybeder. Doğru olan cesaret üzerine kurulmasıdır. Bu kuralı genellikle sistemler bilmez. Siyasi safhanın başlarında sistemi muhafaza etmek için (meşruiyetini de kaybettiği için) halka korku salmaya teşebbüs eder. Korku kaynağı haline gelen tarafın sağlayacağı üstünlük mutlaka geçicidir.
Siyasi safhada korkudan faydalanmanın en tesirli yolu, karşı tarafın cephesini boşaltmaktır. Halka korku salmak en vahim hatalardan biridir. Karşı tarafa salınacak korku, cepheyi dağıtır ama halka salınacak korku karşı tarafın cephesini tahkim eder. Halk, kendisine zarar vermeyeceğine inandığı tarafı sarih (açık) veya zımni (gizli) şekilde destekler.

*

Siyasi safhada sistemin tüm müesseseleri mefluç hale gelir. Hiçbir müessese fonksiyonunu icra edemez. Hiçbir mercii ve yetkili, sistemin efsunlu kudretinin oluşturduğu emniyet zırhına bürünemez. Halk, sistemin her müessesesine veya yetkilisine saldırmaktan imtina etmez.
Sistemin müesseselerinin içinde en önemli olanı adalettir. Bu manada hâkimler halk tarafından saygı görürler. İnsanlar hâkimlere yönelmeye başladığında siyasi safhanın sonlarına gelinmiş olur.
Hâkimlere saldırmanın münferit olaylar olması siyasi safhanın başladığını göstermez. Fakat hâkimlere saldırıların yaşandığı bir ülkede ciddi bir durum mutlaka vardır. İhtilal şartları ve süreci oluşmadan da hâkimlere saldırının bulunması, sistemin meşruiyet kaynaklarının aşındığını gösteren en bariz alamettir.
Sistemin müesseselerinin işlemez hale gelmesi, halkın kendi sivil ve fiili müesseselerini kurmasına sebep olur. Siyasi safhanın en bariz özelliği zaten budur. Devlet içinde devletçiklerin oluşması… Veya sistemin müesseselerinin halk tarafından alternatiflerinin kurulması…
Bir ülkede alternatif adalet mekanizmalarının kurulması, sistemin başına gelebilecek en vahim hadisedir. İhkak-ı hak da alternatif adalet mekanizmalarından veya yönelişlerindendir.
Mafya benzeri oluşumlar, normal zamanlarda da meydana gelebilir. İhtilal sürecindeki alternatif müesseseler ve mekanizmalar şekil olarak mafyayla benzeşse de muhteva olarak farklıdır.

*Nihai safha

Nihai hesaplaşmanın yapıldığı safhadır. Mevziler el değiştirmeye ve kuvvet merkezleri taraf değiştirmeye başlar. İhtilal artık gerçekleşmiştir, bakiye kalan sadece işin prosedürünün yerine getirilmesidir. Başka bir ifadeyle hesap bakiyesinin görüldüğü kısa bir dönemdir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir