İLİM İRFAN TEFEKKÜR

İLİM İRFAN TEFEKKÜR

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Mutlak ilim, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Bu iki kaynak aynı zamanda İslam’ın ta kendisidir, bu sebeple İslam bizatihi ilimdir.
Mutlak ilmin muhtevasındaki mana yekununun idraki, izahı ve tatbiki için nispi ilimler kurulmuştur, nispi ilimlerin sayısı çoktur ve hala kurulması gereken yüzlerce ilim dalı müellifleri (kaşifleri) beklemektedir.(*)
“İslami İlimler” başlığı altında tetkik edilen tüm ilimler “nispi ilimler” cümlesindendir. Bu sebeple ilk tasnif, “mutlak ilim”, “nispi ilim” şeklindedir.
Istılahta (bir açıdan dar manada) İslami İlimler, tefsir, fıkıh gibi doğrudan kitap ve sünnetin muhtevasıyla meşgul olan ilimleri kast etmektedir. Bu tür bir tarif ve tavsif, İslami İlimlere müteveccih hürmet ve hassasiyeti ikame etmek içindir. Aslında ise “İslami İlimler” bahsi ve başlığı, yeryüzünde kurulmuş ve kurulacak tüm ilim dallarını muhtevidir. Zira Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin muhteva hacmi, kâinattaki varlık ve vakıa yekûnunun hakikatini ve tüm tezahürlerini ihata eder. Mesele o ki, mana ve hikmet mecmuu, kâşiflerini beklemektedir.
*

Istılahtaki İslami İlimler başlığı altında tertip edilen ilim dalları, Müslüman ferd ve cemiyetlerin İslam’ı anlama ve yaşamaları için acil ve zaruri altyapıların kurulmasına matuftur. Fıkıh (hukuk), Müslüman hayatının merkezi olan farzları ve ihata duvarını teşkil eden haramları, bir mevzuat nizamı içinde tetkik ve tespit etmek içindir ki, İslami hayatın çerçevesini, nasıl yaşanacağını göstermesi bakımından acil ve zaruridir. Aciliyet ve zaruret, dikkatlerin ve idraklerin o noktada teksif olmasını gerektirmiş ve İslam tarihindeki müktesebatın ciddi bir kısmı bu sahada toplanmıştır. Burada bir yanlışlık yok, aciliyet ve zaruret dikkat ve idraki celp ve kendinde temerküz eder. Mezheplerin inşası, öncelikle hukuk inşasıdır. Ameli mezheplerin itikadi mezheplerden önce zuhur etmesi de aciliyet ve zaruretle ilgilidir. Ameli mezheplerin nizami bir altyapıya kavuşmasından sonradır ki, hayatın tüm sahalarında ilim ve sanat dalları keşfedilmiş, inşa edilmiş, tertip edilmiş ve birer havza haline gelmiştir.
Mutlak İlimden hareketle nispi ilimlerin kurulması, mezheplerin inşası ile başlamıştır. Bu sebeple mezheplerin inşa devri olan hicri ikinci asır, insanlık tarihinin en büyük tefekkür patlamasıdır. Öyle bir tefekkür patlamasıdır ki, asırlarca devam eden tesiri, sayısız ilim dalının kurulmasına sebep olmuştur.
*
Nispi ilimler, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’deki mana ve hikmetin keşfi içindir. Mutlak İlmin idrak, izah ve tatbiki için gerçekleştirilecek kalbi ve akli faaliyet, muhakkak ki ilmi tertip içinde olacaktır. Kur’an-ı Kerim’i mealinden okuyup nefsi ve aklının istikametinde hüküm çıkarmak, serkeşlikten başka bir şey değildir. Her şeyin ilminin kurulduğu bir dünyada, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi idrak etmek için ilim dallarının kurulmaması, insanlık tarihinin en ahmak ümmetinin Müslümanlar olduğunu kabul etmektir. Bu ümmet, akl-ı seliminin feraset ve basiretiyle, Mutlak İlim olan iki kaynağı anlamak için sayısız nispi ilim dalı kurmuştur. Böyle bir müktesebata rağmen serkeşlik yapanlar, insanlık tarihinin en ahmak numuneleridir.
İslam, ilmi, entelektüel gevezelik olarak kabul etmez. İslam’da bilginin her çeşidi (fikir, ilim vesaire), fiil ile terkip edilmiştir. Fikir ile fiil arasındaki mesafenin açılması, terkibin çözülmesi, birbirinden müstakil hale gelmesi, ilmi (tabii ki nispi ilimleri) “kıyl-ü kal” haline getirir. Oysa Müslüman şahsiyet, Mutlak İlmin doğrudan, nispi ilimlerin de dolaylı olarak kalb ve zihin dünyasına tesir ettiği insandır, bu tesirle birlikte kalbi ve zihni evreni inkişaf eder ve irtifa kazanır. Böyle olmadığı her ihtimalde ilim, “kıyl-ü kal”dir.
İslam tarihinde ilmin (nispi ilimlerin) “kıyl-ü kal” haline geldiği devirler olmuştur. Ayrıca her devirde ilmi “kıyl-ü kal” haline getirenler de bulunmuştur. Tam bu noktada tasavvuf, “kal” ile “hal” bahislerini vuzuha kavuşturacak, her dem bunu hatırlatacak, meselenin sözde kalmasına mani olacak bir müesseseleşmeye gitmiş, ilmi de ihtiva eden “hal” tavrını ve yaşayışını cemiyet meydanında ikame etmiş, bilgi ile fiilin tefrik ve birbirine karşı istiklalini önlemiştir.
İrfan (tasavvuf) mecrası, Mutlak İlmin anlaşılması ve yaşanması için, nispi ilimlerin kafi olmadığı, kafi olduğu hallerde de onunla iktifa edilmemesi gerektiği noktasından hareket eder. Tasavvuf, tekevvünatın en muhteşem, en muhterem, en muazzam varlığı olan ruhu, hakikat ilmi (mutlak ilim) ile tezyin ve teçhiz ederek, Allah Azze ve Celle’ye doğru irtifa kazanmasını temin eder. Öyleyse irfan, nispi ilimlerle başlayan talim ve terbiye güzergahında, Mutlak İlme vukufiyetin müntehasıdır. Başka bir ifadeyle irfan, bilgiyi aklın meşgalesi olmaktan çıkarıp, ruhun “hal”i yapan ince bir marifettir.
İrfan, bilineni anlamayı, anlaşılanı yaşamayı esas edinir. Mutlak İlme dair tek bir kıymetin bile hakkıyla yaşanması Allah Azze ve Celle’ye en az bir adım yaklaşmaktır. Mesele tam olarak budur, Allah Azze ve Celle’ye yaklaşmak, “yakini” artırdığı gibi ilmi de artırır. İrfan, nispi ilimlerden olsun, Mutlak İlimden olsun her bilginin hakkını vermektir, bilginin hakkı, insanı Allah Azze ve Celle’ye yaklaştırmasıdır. Allah Azze ve Celle’ye yaklaşmak, Mutlak İlmi o nispette anlamaktır.
*
Maksat “Mutlak İlme” vukufiyettir. Mutlak İlme vukufiyetin bir akli yolu, bir de ruhi yolu vardır. Zihni-akli yol nispi ilimlerdir, kalbi-ruhi yol ise irfandır. Zihni-akli yolun ufku, kalbi-ruhi yolun ufkuna nispeten çok dardır. Bu iki yolu birbirinden müstakil hale getirmemek, birbirinin mütemmimi veya devamı kabul etmek gerekir.
İrfan, kalbi-ruhi güzergahta alınan mesafe ile “alem-i ervah”taki mükaleme ve o mükalemedeki taahhüdün (sözün) hatırlanmasıdır. Bidayet ile nihayet orada birleşir, ruhtaki hakikat bilgisi ile akıldaki (dünyadaki) hakikat bilgisi buluşur. İrfan mecrası, ruhların Allah Azze ve Celle’den doğrudan aldığı hakikat bilgisinin, dünyada akla sunulan hakikat bilgisi ile vuslatını mümkün kılan güzergahtır. Bu sebeple irfan, önce kalbi-ruhu keşfetmek, sonra ruhun yaratılmasının bidayetine kadar “hatırlamak”, nihayet oradaki “vuslatı” tekrar yaşamaktır.
*
Tefekkür ve idrak, hem nispi ilimler (ilim mecrası) hem de irfan (tasavvuf mecrası) için ilk şarttır. Tefekkür, hem ilmi mecrada hem de irfani mecrada mesafe almanın motor gücüdür. Tefekkür yoksa ilim de yoktur, irfan da yoktur, medrese de yoktur, tekke de yoktur.
Tefekkür ve idrak, hem ilmi mecranın hem de tasavvuf mecrasının tek şartı değildir muhakkak ama vazgeçilmez sütunlarından biridir. Velayet terbiye ve tezekkür ile mümkünse de, irşat makamı (mürşitlik) tefekkürsüz kabil değil. Terbiye ve tezekkür ile mesafe almanın mümkün olması, akıl ve zekanın eşit dağıtılmaması karşısında Allah Azze ve Celle’ye ulaşma yolunun herkese açık tutulmasıdır.(**) İlim ise tefekkürsüz, bilgi ezberinden ve tekrarından ibaret kalır ki, ona ilim denmez, sahibine de alim denmemiştir.
Tefekkürün neticesi olan idrak, ilimde bilgiye, tasavvufta “hal”e nüfuz etmek, onu kuşanmak ve ruha maletmektir. İdrak, tasavvufta tecelliyata vukufiyet, ilimde eşyanın hakikatine nüfuzdur. Tasavvuftaki “ne akılla olur ne akılsız…” hikmeti, “ne idrakle olur, ne idraksiz…” manasına gelmez, bu manada istimalinin itiyat haline geldiği fikir piyasası idraksizlikle malul haldedir. Akıl, idrak merkezlerinden (ve melekelerinden) sadece birisidir ve aklı aştığımızda başka (üst) idrak merkezleri ve çeşitleri mevcuttur. Meseleyi münakaşaya açmadan en meşhurunu söylemek gerekirse, kalb ve ruhtur. Akıl da zaten ruha bağlı bir sır olarak idrak faaliyetini gerçekleştirmektedir, akla tek idrak merkezi muamelesi yapmak ise “pozitif anlayışın” temel kabulüdür.
İslam, insanın kalbi-ruhi dünyasında mütemadiyen inkişaf istemekte, bunun usul ve yolunu göstermektedir. Akıl aşılmalı ve akl-ı selime ulaşılmalı, akl-ı selim ile birlikte zevk-i selim ve kalb-i selim sahibi olunmalıdır. Bunlardan sonra da akl-ı selimi de aşmalı ve esas maksat olan “saf ruhi idrake” ulaşmalıdır. Tüm bu safhalarda idrak ve tefekkür mevcut ve daimdir.
Hakikatin keşfi, meratip silsilesi içinde irtifa kazanırken, tabii ki her mertebede idrak ve tefekkürün mahiyeti ve usulü değişmektedir. Yukarılarda mahiyeti ve usulü değişen idrak ve tefekkürün, aşağıdakilere benzememesine bakıp da, idrak ve tefekkürün olmadığını, bittiğini, bitmesi gerektiğini kabul etmek, böyle bir vehme düşmek yanlıştır.
Meratip silsilesinin belli bir seviyesinden sonra idrak ve tefekkürün “kelimesiz” hale gelmesi ve saf mananın “müşahedesi” halinde zuhuru, tefekkürün sükutu değil tam aksine maksadına ulaşmasıdır. Mananın zarflanmadan (mesela kelimelere dökülmeden) idrak edilmesi, aklın acziyeti ama idrakin zirvesidir.
Unutulmamalıdır ki, insanın kainat ve Allah Azze ve Celle ile kurduğu münasebetin umumi adı idraktir. İdrak yoksa kainatın keşfi ve Allah Azze ve Celle’ye ulaşmak muhaldir. İdrak çeşitleri ve seviyeleri üzerinde çalışmayı bıraktığımız, böyle bir mevzu olduğunu dahi unuttuğumuz bugün, en alt seviyedeki “zihni faaliyeti” idrak ve tefekkür faaliyeti zannettiğimiz için, varlık meratibi ile mütenasip idrak meratibinin de olduğunu bilmiyoruz.
(*)Mutlak İlim-Nispi İlim bahsi İbrahim Sancak’ın “Mutlak İlim-Nispi İlim” başlıklı yazısında tetkik edilmiştir.
(**)Bu mesele, Abdullah Tatlı’nın “İlim ve İrfan” başlıklı yazısında tetkik edilmiştir.
HAKİ DEMİR

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir