İLİM VE İRFANIN TERKİBİ

İLİM VE İRFANIN TERKİBİ

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Kadimden günümüze İslam medeniyetinde iki büyük mecrası açılmıştır; ilim mecrası ve irfan mecrası… Tefekkür mecrası, üçüncü mecra olarak var olsa da, ilim ve irfan mecralarının muhtevasında ve bünyesinde devam etmiş, müstakil bir mecra haline gelmemiştir. Bu iki mecra, birbirinden tamamen müstakil mecralar değillerdir. Toplam olarak meseleye bakılınca ilim, irfan ve tefekkür mecraları, İslam ilim telakkisini oluşturur. İslam ilim telakkisi, bu üç mecranın bütününü muhtevidir. Bu üç mecranın her birinin kendine münhasır usulleri mevcuttur. Bu usuller ise üç mecrayı aynı kaynakta, yani Mutlak İlimde buluşturur. Aynı kaynaktan yola çıkarak külli anlayışa ulaşmak, ilim, irfan, tefekkür mecralarının bütününe ulaşmak ve bunların terkibi mimarisini oluşturmakla mümkündür.

İslam ilim, irfan ve tefekkür mecralarının bidayetine gittiğimizde, ulaşacağımız kaynak, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdır. Tüm ilimlerin çıkış noktası, nübüvvettir. Peygamber Efendimizin(A.S) zahirine ve batınına nispetle oluşan bu mecralar, vahyi anlamanın yollarını ve usullerini oluşturur. İslam medeniyet tarihine baktığımızda, ilim ve irfan mecraları müesses hale gelerek, medrese ve tekke namıyla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Medrese olsun, tekke olsun, aynı bütünün parçalarıdır. Farklı tedrisat usulleri ile aynı hakikate giden yollardır. Aynı ilim telakkisinin cüzleri olan bu mecralar, aynı zamanda birbirlerinin de mütemmim cüzleridir. Tüm ilim mecraları, Nübüvvet kandilinin tefsiri mahiyetindedir. Tetkik ettiğimiz mevzunun bidayetin de görüldüğü gibi, zahir ve batın ilimlerinin bütünlüğü, öncelikle Efendimizde(A.S) cem olmuş ve mutlak ilmin müderrisinin tatbikat bütünlüğünde, ilim telakkimiz oluşmuştur.
Hakikat yekparedir, dolayısı ile ilim ve tedrisat telakkilerimizde aynı hakikati anlamanın yollarıdır. İslam bütündür; tedrisat telakkimiz, insanda bütünü idrak ve külli anlayışı inşa etmek maksadına matuftur. Külli idrak ise tek mecrasının verimlerinden değil, medrese ve tekkenin keşfettiği verimlerin toplamından oluşur. Bu durumun bizi götüreceği netice, ilim, irfan ve tefekkür mecralarının vahdet mimarisini, bütünü anlamaya yönelik olarak inşa etmektir.
Varlık, insan, hayat gibi temel meselelerin çerçevesini oluşturmak ve derinliğine kavramak için ilim ve irfan mecralarının müesses hali olan, medrese ve tekkenin tedrisat usullerinden yararlanmak elzemdir. İslam’ın bütününe muhatap olmak için insanda, külli anlayışa malik idrak merkezlerini inşa etmek gerekir. Varlık, insan, hayat bahislerinin çerçevesini medrese oluşturur. Nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiğini ortaya koyarak sınırlarını tespit eder ve çerçevesini çizer. Ruhi-kalbi mecrada mefhumların derinlemesine tecrit ve keşfini mümkün kılan tasavvuf ise tekke tarafından temsil edilmiştir. İki mecrada birbirlerinden azami derecede yararlanır. Ruhi-kalbi mecrayı temsil eden tekke de, herdem yenilenen kainatın ve hadiselerin yüksek irtifadaki mana ve keşfi, kalb-i selim marifeti ile gerçekleşir. Medrese ise akl-ı selim marifeti ile tasavvuf mecrasında keşfedilen mananın suretlerini inşa eder, çerçevelerini oluşturur. Hayatın muhteva üretimi ve çerçevesi şeklinde birbirini ikmal eder.
Medrese ve tekkenin insan da neye tekabül ettiğini anlamak için, öncelikle insan tabiat haritasını bilmek gerekir. Sonra da İslam insan telakkisine vakıf olmak elzemdir. İnsan telakkimiz iki havzadan oluşmaktadır; ruhi-kalbi havza, zihni-akli havza… Medrese ve tekkenin temsil ettiği akl-ı selim ve kalb-i selim bu havzalarda mayalanır. İnsan telakkimizdeki bu havzalar ile ilim mecralarımız birbiriyle mütenasiptir. İnsandaki iki havzaya karşılık ilim ve irfan mecralarımız vardır ve bunların müesses hali de medrese ve tekkedir. İki mecra ve iki havzanın, iki müessese tarafından gerçekleştirilen talim ve terbiyesindeki nihai maksat, insan-ı kamildir.
Medrese ve tekke mevzuunu tetkik ederken, iki ilim mecrasının işlevleri ve terkibini bize ilham eden hadiseleri takip ettiğimizde, Efendimize (A.S) ulaşırız. Asr-ı Saadet ve Sahabe-i Kiramdan sonra mücedditler silsilesini takip etmek gerekir. Zira ilim (medrese) ve irfan (tekke) mecraları, mücedditlerde cem olmuştur. Zira mücedditler “zülcenaheyn” vasfına ve makamına sahiptir, yani hem ilim hem de tasavvufta ehliyet ve liyakat sahibidir. Müçtehitlerin de bir çoğu öyledir ama mücedditler muhakkak böyledir. Bu sebeple her asırda bir gelen mücedditler, iki mecrayı kendilerinde cem etmiş, sonra tekrar kendi güzergahlarına salıvermiştir.
Meseleyi üç büyük müceddidin hayatları üzerinden anlamak ve anlatmak gerekirse; İmam-ı Gazali Hazretleri Nizamiye Medreselerinin en büyük alimidir. İlmi seviyesi ilim mecrasında üst seviyede olmasına rağmen, hakikat arayışına irfan mecrasında devam etmiştir. Mecraları müesseseler üzerinden anlattığımız da, medresenin (ilmin) tekkeye doğru genişlediğini görürüz. İmam Gazali Hz.leri, ruhi ilimlerin tahsilini de yaptıktan sonra büyük eserler vermiştir. Yani büyük imam, zülcenaheyn olduktan sonradır ki, meselenin künhüne ve küllüne ulaşmıştır.
İkinci misal İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hayat ve mücadelesidir. Müceddid-i Elf-i Sani Hazretleri, tasavvuf ile şeriatın birbirlerine zıt olduğu vehmini çürütmüş, birbirinin mütemmim cüzü olan iki mecranın terkibini yapmıştır. İmam-ı Rabbani Hz. şeriat ve tarikat bütünlüğünü sağladığı için döneminde ki alimler, “sıla” ismiyle hitabettiler. İmam-ı Rabbani Hz. eserlerine bakıldığında, özellikle Mektubat başta olmak üzere, ilim ve irfanın terkibini görmek mümkündür.
Üçüncü misal Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleridir. Hazret son müceddittir ve Müslümanlar hala onun hükmü altında yaşamaktadır. Önce müderris ve alim olan, sonra Hindistan’a giderek Abdullah Dehlevi Hazretlerinin irşat halkasına katıldı. Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri, ilimde yüksek seviyeler de olmasına rağmen, İmam-ı Gazali Hazretleri gibi irfan mecrasına girerek, kalbi-ruhi güzergahta inkişaf etme ihtiyacı duymuştur. Anlaşıldığı üzere, ilim ve irfan mecraları, birbirinden müstakil olmadıkları gibi, asla birbirini zıddı ve alternatifi de değildir. Usulleri ve güzergahları farklı olan bu iki mecra, nihai hedefi aynı olan ilmin iki şubesinden ibarettir.
İslam medeniyet silsilesinin son halkası olan Osmanlı medeniyeti ise, ilim ve irfanın birbirinden tefrik edilemeyecek kadar aynı teknede mezcedildiği misalidir. Bu iki müessesenin muhtevasında taşımış olduğu kıymetler, Cibril hadisi olarak bilinen hadis-i şerife dayanır. O Hadis-i Şerifin müesseseleşmiş hali olan bu iki mecra, İslam’ın idrak ve tatbikatında birbirinin yerine ikame edilemeyen ve biri olmadığında diğeri de eksik kalan iki sütundur. Cibril hadisinin derinliğine idraki bile tek başına külli anlayış zaruretini göstermektedir.
A.BÜLENT CİVAN bcivan61@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir