İLİMLERİN TASNİFİ-1-İHTİSASLAŞMANIN OLUŞTURDUĞU İDRAK KÖRLÜĞÜ

İLİMLERİN TASNİFİ-1-İHTİSASLAŞMANIN OLUŞTURDUĞU İDRAK KÖRLÜĞÜ
Bir alanın, müstakil bilgi disiplini haline getirilmesi, birçok cihetten faydalıdır. Bilginin zapt altına alınabilmesi, anlaşılır kılınabilmesi, kullanılabilir hale getirilmesi, konu üzerinde derinleşmenin sağlanabilmesi, tahsilinin ve taliminin mümkün ve nizami şekilde yapılabilmesi ve benzeri birçok fayda sayılabilir. Bu ve başka faydalardan dolayı ihtisaslaşma son iki asırdır büyük bir itibar kazanmıştır. Hala sahip olduğu itibar, kendisine karşı tenkit geliştirmeyi neredeyse imkansız kılmakta, ihtisaslaşma aleyhine söylenebilecek her sözü itibarsızlaştırmaktadır.
İhtisaslaşma iyidir. Bal da faydalıdır. Her şeyin bir ölçüsü var, ölçüyü aşan en iyi şey bile zarara dönüşür. Çok genel-geçer bilgi olan bu bakış, her nedense hayatın her alanında unutulur. “İyi” olan bir şey bulunduğu ve ondan faydalanıldığı zaman, mutlaka “ayarı” kaçırılmakta, faydası kadar (bazen daha çok) zararı meydana gelmektedir. Oysa hayat dediğimiz şey, muvazenenin ta kendisidir ve muvazenenin zıddı olan keşmekeş (kaos) hayat değildir. “Doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olan her şeyin bir ölçüsü vardır ve aslında ise ölçülü olduğu müddetçe “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı”dır.
İhtisaslaşmanın da bir ölçüsü vardır, olmalıdır. Ölçü ne olmalıdır? Umumi bakışla söylenebilecek olan; ihtisaslaşmanın, herhangi bir konuyu (alanı) “bütünden” müstakil hale getirmemesidir. “Parça” (herhangi bir konu, alan) bütünden müstakil hale geldiğinde, çerçevesini, zeminini, kaynaklarını, nispetlerini, irtibatlarını kaybediyor ve en vahim tarafı da kendini “bütün” yerine koymaya başlıyor. Parça, kendini bütün yerine koymaya başladığında, insan ve hayatın merkezine kendini oturtuyor ve diğer her konu ve meseleyi yedeğine alıyor. Yedeğine aldığında onlara teferruat muamelesi yapmaya başlıyor. Her ihtisas alanı kendini bu noktada görmeye başladığında, ortaya çıkan tam bir ilmi keşmekeştir. Birbirini umursamayan, birbirinin kıymetini takdir etmeyen, birbirini muhatap almayan farklı ilmi disiplinler, diğer ilimlerle birlikte bütünü kaybediyor.
İnsan ve hayatta hangi konu birinci derecede mühimdir? Her ihtisas alanının kendini merkeze oturtma çabası karşısında bu sorunun sorulması gerekiyor. Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, insan ve hayat için bir çerçeve örecektir. Zira bu soru kendinden ibaret değildir çünkü bu soru cevaplandığında, arkasından “ikinci önemli bahis hangisidir?” sorusu tabii olarak gelecektir. Ne var ki çıplak olarak bu soruları sormak suretiyle “insan terkibine” ve “hayat çerçevesine” ulaşmak pek mümkün değil. Birçok konu var ki, birbiriyle mukayese edilemez. Kıymetini tayin bakımından bazı alanları birbirine tercih etme imkanı yoktur. Adalet, sağlık, savunma gibi konuların birini diğerine tercih etmenin izahı yoktur. Fakat insanların çok sığ bir şekilde, meseleyi, “ehemmiyet” çerçevesinde düşündükleri, konuştukları ve tartıştıkları görülüyor. Bu türden bir zihni faaliyet ile konunun halledilmesi ve neticeye bağlanması kabil değil.
Problemin özü, hangi sorunun sorulması gerektiğini bilememekte düğümleniyor. Ehemmiyet merkezinde faaliyet gösteren akıllar, yanlış sorunun doğru cevabını aramakla beyhude bir çabanın içinde debeleniyorlar. Oysa ehemmiyet meselesi, sistem bahsidir. Sistem için her unsur mühimdir. Bazılarının daha fazla, bazılarının daha az mühim olduğu doğrudur ama en mühim olan unsur, ortaya çıkan ihtiyacı karşılayandır. Otomobilin en mühim unsurunun motor olması, direksiyonun hayati ehemmiyette bir unsur olmadığı manasına gelmez. Motor ile direksiyonu yan yana koyup mukayese etmek gerektiğinde, motorun daha mühim olduğunu söylemek kabildir ama bu usul yanlıştır. İniş aşağı hızla giden otomobildeki adamın en acil ve hayati ihtiyacı frendir ve o kişiye frenden daha mühim bir unsur olduğunu anlatmak, dehaların bile harcı değildir.
Doğru soru, “merkezi unsurun” hangisi olduğudur. “Merkezi unsur”, ekseninde bir sistem kurulabilen bahistir. Zorlayarak her bahis merkezinde sistem kurmak kabil olabilir, burada bahsi edilen husus, kolay kurulabilmesi, sağlam olması, hayatı taşıması, insanı ikna etmesi, zamana dayanabilmesi gibi bir çok özelliği cem edebilmesidir. Marks’ın, içtimai sistemi, “işçi sınıfı” üzerine kurması, teorik olarak her bahis merkezinde sistem kurulabileceğini gösterir. İçtimai sistemi işçi sınıfı merkezinde kurmak, insan aklının ne çapta savrulabileceğini göstermesi bakımından harikulade bir misaldir ve sadece bu konu için emsal teşkil eder. Yoksa gerçekten işçi sınıfı merkezinde bir içtimai nizam tesis etme imkan ve ihtimalini göstermez.
“Merkezi bahis nedir?” sorusunu doğru cevaplayamamış (hele de hiç sormamış) olan anlayışlar, “bütün” arayışı içinde değillerdir. “Bütün” arayışı içinde olmamak, insan ve hayat hakkında hiçbir şey söylememektir. Geriye kalsa kalsa, menfaatler ve menfaat çatışmaları kalır.
Bütünü aramayan, bulamayan, inşa edemeyen, hayata taşıyamayan her anlayış, insan ve hayat tezine sahip olamayan “parça fikir”, hatta “kırıntı fikir” sahipleri olarak kalırlar. Bunlar, fikir yerine “bilgi” ile meşgul olmaktan kurtulamazlar. Bilgi ile meşgul olmanın en seviyeli misali ise ihtisaslaşmadır. Bilgi seviyesinde (alt seviyede) kalan insanlar için ihtisaslaşma, ulaşabilecekleri en ileri noktadır ve bu sebeple ihtisaslaşmadan vazgeçemezler.
“Bütün” gibi bir derdi ve maksadı olmayanlar, ihtisaslaşmaktan kurtulamazlar. İhtisaslaşmanın ölçüsüne de asla sahip olamazlar. Dolayısıyla ihtisaslaşmada sınır tanımazlar. Sınırsız bir ihtisaslaşma, her alanı ve bilgi demetini birbirinden müstakil hale getirir. Bilgi yekunu çözülmeye başladığında aslında “ilim” imha edilmiştir ama mütehassıslar bunu dert etmezler çünkü onlar ilim adamı değil, uzmandırlar. İşin bu noktaya kadar gelmesi hakikaten calib-i dikkattir. Mütehassıslar ilim adamı olmaktan uzaklaşmışlar ve bir alandaki bilgide yoğunlaşmışlardır. Bilgide yoğunlaşmak, öğrenmek ve tatbik etmekten ibaret hale geliyor. İlim ise bilgi değil, bilgi üretme sürecinin adıdır. Mütehassıslar ilim ile meşgul olmazlar, bilgi üretmezler, sadece tatbik etmekle alakalıdırlar.
İhtisaslaşma, insanı, yoğunlaştığı alanın bilgisine gömüyor. O alanın dilini (teknik dilini), ilmin dili haline getiriyor. “Alt dil” olan teknik dil (uzmanlık dili) ilim dili haline geldiğinde, diğer ilimlerin (alanların) dilini anlamayı engelliyor. Bazıları teknik dili hayatın dili haline getiriyor ve hayatta her konuya o merkezden bakmaya başlıyor.
Kainatta her varlığın birbiriyle münasebeti ve alakası olduğu gibi hayatta da her hadisenin başka bir hadiseyle alakası var. Dolayısıyla her bilgi disiplini (ihtisas alanı), hayattaki her konu ile az veya çok ilgilidir. İhtisaslaşmada ölçü kaçırılırsa, başka alanlara tecavüz etmek tabii bir hal alıyor. Bir bakıyorsunuz, Psikoloji, sosyolojiyi, siyaseti, idareyi, hukuku vesaire her konuyu işgal ediyor. Veya iktisat, siyaseti, cemiyeti, dini vesaire her alanı işgal ediyor. Bir mütehassıs (üniversite bitiren değil, ihtisaslaşan) ile konuşuyorsunuz, hayatın her alanını kendi merkezinden izah ediyor. Şunu söylese anlaşılabilir; “bu meselenin iktisadi boyutu şudur”… Ama böyle demiyor, ahlakı da iktisat üretir, siyaseti de iktisat belirler filan… Tüm bunlardan sonra adamlara bakıyorsunuz ki, diğer tüm alanlara körleşmiş. İhtisaslaşmanın oluşturduğu “idrak körlüğü”… Kendi alanından başka bir alanı anlamayan, ilgilenmeyen, bilmeyen mütehassısların cahilliği, baş edilebilir cahillik çeşidi değil. Dünyada, özellikle de Türkiye’de, “uzman cahillerden” geçilmiyor. Uzmanlığın, “uzman olmadığı alanda uzmana başvurma” olduğunu bilmeyen, bir alanda uzman olduğu için her konuyu anladığını zanneden özel tür bir “cahillik” ile karşı karşıyayız. Görünen o ki, bu cahilliğin tedbiri yok.
Bu noktadan sonra ne insan kalıyor, ne hayat…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sohbete katılın

1 yorum

  1. Konuyla ilgili söylenenlerin haklılığına(Allah’ın(cc)emirlerine itaat merkezli düşünüldüğünde)aşağıdaki ayet de delalet eder:
    Bismillahirrahmânirrahîm
    Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).Ra’d/25

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir