İLİMLERİN TASNİFİ-2-TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ

İLİMLERİN TASNİFİ-2- TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ
Çağın ilmi gerçeği, ihtisaslaşma cereyanı. İhtisaslaşmadan elde edilen faydalar, geçen iki asırda o kadar göz kamaştırdı ki, özellikle müspet ilimlerde ihtisaslaşma aleyhine bir şey söylemek imkansızlaştı. Tenkide karşı “fayda” gibi sağlam bir zırha bürünen ihtisaslaşma, sınırların aştı ve bilgiyi atomize hale getirdi. Küçücük alanlar bile ihtisaslaşma mevzuu haline geldi. Bilgi, ihtisas alanları arasında paylaşıldı, bu öyle bir paylaşmaydı ki, bilgi paramparça edildi. Bilgide mahfuz mana, darmadağın oldu, nereye gideceğini bilemez hale geldi ve nihayet “intihar etti”.
*
Batının hikayesi tam bir fiyaskodur. İslam tarihi ve Müslümanların hikayesi ise, tam bir hüzün kaynağı.
Batıda “terkibi” felsefe gerçekleştiriyordu. “Terkibi ilim” bahsini batı her ne kadar bilmese de, terkibi ilimleri, terkip manivelası olan felsefe temsil etmekteydi. Felsefe, batıda “her şeye” birden bakabilen, bütün ile ilgilenebilen tefekkür mecrasıydı. Hikayesi uzun, kısaca pozitif bilimler meydana çıkıp, ihtisaslaşma itibar kazanmaya, ciddi faydalar üretmeye başladığından beri felsefe yavaşladı ve yirminci asırda yok oldu. Buradaki illiyet bağı, (pozitif bilimler geliştiği için felsefe yok oldu şeklindeki illiyet zinciri) nispeten doğru ama esas doğru olan illiyet irtibatı, bunun tersi, yani felsefe krize girince piyasa pozitif bilimlere kaldı. Hangisi doğru veya hangisi ne nispette bu neticeye katkıda bulundu ayrı mesele, buradaki husus, batının hikayesi, “terkip manivelasının” (felsefenin) kaybedilmesidir. Artık, batıda, düşünceyi derleyip toplayacak, derli toplu düşünce ile insan ve hayatı izah edebilecek, çöken medeniyet ve hayatı yeninde inşa edecek “nefes” kesildi.
Müslümanlar, “terkibi”, tabii halde mümkün kılan ana mecralarını unuttular. “İslam medeniyet tasavvuru” serisinin, “üç mecra” başlığında temas etmeye çalıştığımız, tasavvuf, ilim ve tefekkür mecralarından uzaklaştılar. İslam hikmet yekununun dev üç mecrada (aslında iki mecrada) akması, terkip meselesini, inşa edilmesi gereken bir iş haline getirmiyor, aksine çözülmemesi gereken (muhafaza edilmesi gereken) bir “bütün” olarak sergiliyordu. Yani İslam, tarihi boyunca kendini hiç “dağıtmamıştı”. Dağıtmadığı için toparlanması, çözmediği için terkip edilmesi gerekmiyordu. Kendin beyan ve izhar edişi, terkibi bütünlük halindeydi. Ümmet tarih boyunca bunun dahiyane mecralarını, sütunlarını, manivelalarını, suretlerini oluşturmuşlar, tahkim etmişler ve daim kılmışlardı. Yaklaşık on iki asırdır bu minval üzere aşağı yukarı kesintisiz şekilde devam etti. Ne kadar sağlam ve sağlıklı olduğu anlaşılıyor mu?
İslam tarihindeki çözülme de uzun bir bahis, bu günün gerçeği, çözülme, dağılma, çürüme, yozlaşma halinin tam ortasında bulunduğumuzdur. İslam tüm berraklığı ile ortada olmasına karşı Müslümanların bu hale gelmesini sebebi, “anlayışlarının” dağılması, çözülmesi, çürümesi, yozlaşmasıdır.
*
Müslümanlar yeni bir çağın başındalar. Bu çağ, batının çöplüğünün her yeri işgal ettiği, tüm dünyayı kokuttuğu, insanı ve hayatı darmadağın ettiği bir çağ. Batının bir müddet önceki maddi ihtişamına bakıp da, ondan alacakları bir “kıymet” ve “hikmet” olduğu vehmine kapılmamalıdırlar. Batıdan alınabilecek olan sadece bilgidir, o da İslam irfan havuzunda yıkandıktan sonra… Alınacak bilgi de sınırlıdır ve ancak müspet ilimler alanına aittir. Müspet ilimler, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün cari olduğu mecradır ki hiçbir medeniyet üzerinde mülkiyet iddia edemez. Ne var ki, batıdaki pozitif bilimlerin keşfettiği ve ürettiği bilgi, “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayet edilen bir bilgi çeşidi değildir. Bu sebeple, batılıların meşhur tabiriyle “objektif bilgi” mahiyetine sahip değildir. Hakikaten “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayetle elde edilmiş olsa, olduğu gibi almakta bir beis olmazdı. “İlmin maluma tabii olduğu” hakikatine sahip olanlar Müslümanlardır, bu hakkın mülkiyetini tayin eden, mealen, “Allah’ım eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” Hadis-i Şerifindeki (Risalet duasındaki) hakikat talebi, kaygısı, iştiyakı, mülkiyetin tapusudur. “Olduğu gibi” ifadesi, ilim ile malum (eşya) arasında tam mutabakat ve muvafakat talebi değil midir? Batı asla bu hassasiyet seviyesine yükselemedi, asla bu çapta bir iştiyak sahibi olamadı. Bu sebeple müspet ilimlerde elde ettiği “bilgi”, olması gerektiği merkezde değil, aksine genetiğinde kültürel zehirler dolaşmaktadır. Her şeye rağmen müspet ilimlerdeki bilgiler, İslam irfan havuzunda yıkanarak alınabilir. Zira bu alandaki bilgileri “akl-ı selim süzgecinden” geçirmek kolaydır. Fakat felsefi alanda ve sosyal bilimlerde üretilen bilgilere mesafeli durmak gerekir. Çünkü bunların İslam irfan havuzunda yıkanması fevkalade zordur. Yıkanmasına yıkanır ama havuzu kirletir, sonra havuzu temizlemek için bir İmam-ı Gazali gerekir.
*
Müslümanlar, bilgi üretmeyi bıraktığı dönemden günümüze kadar üretilmiş bilgilerin naklini nasıl yapacak, İslam irfan havuzunda nasıl yıkayacak, İslam’ın insan, hayat ve medeniyetini inşa etmekte nasıl kullanacak? Bu soru bir zarureti mi ifade ediyor yoksa tercihi mi? Öncelikle bu hususun vuzuha kavuşturulması gerekiyor. Batının her alanda ürettiği bilgi, hayatımızın her alanına girdiğini inkar etmek kabil değil. Hayatımızın en mahrem noktalarına kadar girdiği vaka. Meseleye bu cihetten bakıldığında, bir tercih değil, zaruretmiş gibi görünüyor. Hayatın gerçeklik altyapısı dikkate alındığında, zaruret olduğu noktasında bir tereddüt yaşamak imkansız gibi görünüyor. Birkaç asırdır bilgi üretimini inhisarında tutan batı, o kadar çok bilgi üretti ve hayatın altyapısına serdi ki, bu bilgileri kendi irfan bahçemize nakletmemek ve reddetmek yoluyla hayatı yaşama imkanımız yokmuş gibi geliyor. Ne kadar ağır bir tesir ki, duygularımızı bile esir almış durumda. Tüm müesseseleriyle birlikte çökmeye başladığı bu gün bile, mağrur duruşunun altında, “benim mührümü vurduğum bilgiyle yaşamak zorundasınız, aksi halde yaşayamazsınız, bu sebeple ben çökersem dünya çöker” der gibi dünyaya bakıyor. Ve kendini problemini dünyanın problemi haline getiriyor, “ben çökmem, eğer çökersem siz de çökersiniz, bu sebeple çökmemi isteyemez, çökmeme müsaade edemezsiniz” diyor.
Batının bu tavrı, boş bir kuruntu, ukala bir gurur, dehhameleşmiş bir nefs emniyetidir. Ürettiği bilgiye “vazgeçilmez” muamelesi yapan kendisidir, alternatifsiz olduğu vehmini üreten kendisidir, başka bir gerçekliğin imkansız olduğu düşüncesini kendisi pompalamıştır. Batının ürettiği bilgi, “sığ” ve “temelsiz” türdendir. Tasfiyesi kolay, yerine başka bilginin ikame edilmesi basittir. Göz kamaştırıcı olan çeşitli vehimleri üreten özelliği, çeşit ve sayı bakımından zengin olmasıdır. Derinlik cihetinden baş edilemeyecek bilgi değil. Kadim Mısır medeniyetinin ürettiği bilgi bile batının ürettiği bilgiden daha girift ve derindir.
Yapılması gereken öncelikle sayı ve çeşit bakımından ortaya saçılan bilgi bolluğuna karşı nefs emniyetini kaybetmemektir. Sonra, batı üretimi bilginin sığlığını görmek ve ondan daha derin bir kaynağa ulaşmaktır. İslam irfanına… İslam irfanında “terkibi ilimler” var. Mesela Kur’an ilimlerinin terkibi ilmi, tefsirdir. Tefsirde, tüm Ulum-u İslamiye mevcuttur, yani Ulum-u İslamiye’nin kaynağıdır.
*
İhtisaslaşma, sadece bilgiyi değil, insanı ve hayatı da dağıttı. Bilgiyi, insanı ve hayatı toparlayacak, bunlara “mana” kazandıracak, önlerine istikamet ve maksat koyacak, hamle ve hareket istidadını ruhlarına yerleştirecek bir çığır açılmalı. Bu çığır, İslam irfanının yeniden keşfi, terkibi ilimlerin tahsili, ihtisas ilimlerinin tatbiki ile kabil olur. Batı, ihtisas ilimlerine gömüldüğü için tarihe gömülecek, Müslümanlar ise ihtisas ilimlerini, terkibi ilimlerle zapt altına alıp cem ettikleri takdirde yeni çağı başlatacaklardır.
Batıdan nakledilecek bilgileri yıkamak için lazım olan irfan havuzunu inşa edecek olan ilimler, ihtisas ilimleri değil, terkibi ilimlerdir. Müslümanlar, batının battığı ihtisas bataklığına gömülmemelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-2-TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ” üzerine bir düşünce

  1. Batı ihtisas ilimleri,birbirinden bağımsız(ihtilaflı)dalgalı bir görüntü izhar eder.Bu ise tuğyan fırtınasının alametidir.Bunun sonrasında gelecek olan rahmet sağanağı bunları yıkayıp hakiki beyan sakinliğini her bakımdan hâsıl edecektir inşaallah.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir