İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ
Batıda ilimlerin insandan bağımsızlaşmasının oluşturduğu ciddi bir problem var. Hususiyetle beşeri ilimler, tamamen insan merkezinde teşkil edilmesi gerekir ve insandan bir milim bile uzaklaşmasına müsaade edilmemelidir. Beşeri İlimlerin insan ile arasındaki mesafe açıldıkça, ilim ile insan birbirinden ayrışmakta ve ilmin maksadı “insan” olmaktan çıkmaktadır.
Beşeri ilimlerin nihai maksadı, bir “ahlak” inşa etmektir. “Yaşanmaya değer hayatın ahlakı”… Bunu yapmayan, hedeflemeyen, bu istikamette çaba göstermeyen beşeri ilimler, insandan uzaklaşır ve entelektüel gevezelik haline gelir. Batıda oluşan ve gelişen sosyal bilimler, sadece araştırma temellidir. Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerekir.
Beşeri ilimler, insani halleri tetkik eden, insanın ferdi ve içtimai tabiatını keşfeden, hayatın mahiyetini ve cereyan ediş şekillerini tespit eden ilimlerdir. Tüm bu tetkik, keşif ve tespitleri, bir ahlak inşa etmek için kullanmamak, beşeri ilimleri “manasız”, “maksatsız,” “fonksiyonsuz” hale getirir. Liberal düşünce, tetkik edip elde ettiği bilgileri insanlara sunmak çabasındadır ve ahlakı insanlara bırakmak düşüncesindedir. Ahlakın tabiatının “rızaya” dayalı olmasından hareketle bu yaklaşım doğru gibi görünmektedir. Fakat ahlak aynı zamanda içtimai hususiyet taşıdığı için, “ölçülendirilmesi” lüzumu açıktır. Liberalizmin bilgiyi insana sunma işlemi, ferdi çerçevede daha doğrudur fakat içtimai sahada bir standardizasyon ihtiyacı açıktır.
Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimlerin hepsi, bir “hayat” inşa etmek içindir. Bu ilim dallarının her biri kendi mecrasında diğerlerinden bağımsız şekilde akar, ihtisaslaşma aşırı derecede artar (günümüzde olduğu gibi), ahlak inşasın hedef edinilmezse, bilgi, hayatı kaosa çevirir. Ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden, “hayat parçalarını”, hayat yekunu içinde cem eden, hayat mecralarını birbirinin zıddına akarak kaosa meydan vermesini engelleyen bir “hayat anlayışı”dır. Ahlak, hayatın ta kendisidir.
Bir cemiyette farklı ahlak anlayışlarının olması mümkündür, olmalıdır da… Mesele, insanların tek ahlaka mahkum edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanları tek ahlaka mahkum etmek de hayatı tüketir. Fakat hayatın bir ahlaki altyapısı olması şarttır. Kaç tane ahlak sistem ve anlayışı olursa olsun, nihayetinde hayatı ahlaki çerçeve içinde yaşama zarureti açıktır. Meseleyi bu merkezde tetkik etmek gerekir.
Ahlak, sosyal bilimlerden biri haline getirildiğinde, mesela sosyoloji (veya başka bir ilim) onun üzerine çıkabilmektedir. Beşeri ilimler içinde “terkip ilmi” olmadığı zaman hayat, dağılmakta, bir merkezde inşa edilememekte, bir hedefe (umumi manada) yönelememektedir. Batı felsefesindeki diyalektik işleyişten tevarüs eden “sınıf çatışması” veya “menfaat çatışması” hayatın altyapısını oluşturamaz. İnsanlar mütemadi çatışma vasatında hayatı üretemez, yaşayamaz, mutlu olamazlar. Diyalektik yaklaşım, hayatı yaşamayı değil, çatışma anlayışını temellendirir ve daim kılar. Menfaat gurupları veya sosyal ve iktisadi sınıfların çatışması, mütemadiyen muvazenede kalmayacağı için taraflardan biri diğerini mutlaka sömürür. Oysa mesele, menfaatler arasında muvazene kurmak, hayatı latif bir vasata taşımak, aynı istikamete yönelerek “dostça” yaşamayı mümkün kılmaktır. Cemiyet içinde çatışmanın sürekliliğini öngören ve şart kılan diyalektik işleyiş, cemiyet (ve insan) için hiçbir teklifte bulunmaz.
Beşeri ilimler, öncelikle ferd ile cemiyet arasındaki “üstün muvazeneyi” kurabilmenin bilgi ihtiyacını karşılar. Daha sonra içtimai sınıf ve guruplar arasındaki menfaat çatışmasını nihayete erdirip, içtimai muvazeneyi kurmak için disiplinler geliştirir. Nihayet, ferd ve cemiyet ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim eden bir çerçeve oluşturur.
Batının diliyle söylemek gerekirse, psikoloji, ferdi, içtimai gerçekliği imha edici değil, hayatı onunla birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir ruhi altyapı oluşturur. Sosyoloji, içtimai sınıf ve gurupların menfaatlerini cem eden, muvazeneye kavuşturan, tüm bunları yaparken ferdi alanı ihmal ve imha etmeyen bir “hayat alanı” üretir. Siyaset, insanların hayatlarını kolaylaştırıcı, problemleri büyük organizasyon (devlet) imkanı ile çözücü bir yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tüm bunlar yapılırken, ihtiyaç duyulan altyapı, ahlaktır. Çünkü ferd, cemiyet ve devlet meselesini kendi bünyesi içine alabilecek çapta büyük bir alan üretebilen ahlaktan başka bir disiplin yoktur.
*
İslam irfanı, başından beri bilgiyi dağıtmadı. Tüm beşeri ilimler, ahlak ile cem edilmiş haldeydi ve öyle muhafaza etti. İslam irfanının ahlak ilmi, ferdi derinliğe doğru psikoloji, psikiyatri vesaireyi, cemiyet genişliğine doğru sosyoloji, iktisat, siyaset, idare vesaire ilimleri cem etmişti. Bunların içinde bazıları kıymetine binaen ayrı disiplinler haline getirildi ama asla ahlaktan müstakil kılınmadı. Bu sebeple İslam irfanı, hayatı dağıtmadı. İslam, bilgi ile hayatı, fikir ile fiili cem eden bir temel anlayışa sahiptir. Hayat için manası ve faydası olmayan, tatbiki mümkün bulunmayan bilgiyle meşgul olmaz. Bu sebeple İslam irfanında bilgi ve bilim, bizzat hayattır.
Müslümanlar İslam irfanı ile irtibatlarını kopardıkları için, bilginin ve hayatın bu günkü dağınıklığını, ilimlerin gelişmesi şeklinde anlıyorlar. Batıdaki bilgi ve bilimin hayattan bağımsızlaşmasındaki temel yanlış, Müslümanların da zihni evrenini ve aklını işgal etti. Bu batının en büyük tuzaklarından biridir, dikkatli olmak gerekir. Bu o kadar büyük bir tuzaktır ki, batı bile bu tuzağa düşmüştür.
İslam irfanın cem edici, terkip edici, toparlayıcı hususiyeti, sadece ilimlerle ilgili değil, ilim ile hayatı da cem ve terkip etmiştir. Bu temel hususiyet anlaşılmadığı takdirde, ne İslam’ın anlaşılması mümkün olur ne de İslam ilim mecrasının…
Hayattaki “gerçeklik formları” sınırsızdır. Homoseksüellik veya hayvanlarla cinsi münasebete kadar uzanan gerçeklikler mevcuttur. Beşeri ilimlerin batıdaki şekillenişi, bunları hayat gerçekliklerinden biri olarak kabul ve tetkik eder. Hani şu “objektif bilgi” meselesi, en sapık hayat gerçekliklerini bile “normal” bir temayül halinde tetkik etmek çabasındadır. Bu sebeple ahlak üretemez, bu sebeple hayat üretemez. Batıda oluşan hayat vasatı, insanın yapabileceklerini yapması şeklinde formüle edilmiştir. Bu yaklaşım, insanın, meleklerden üstün ve hayvanlardan aşağı olabilme istidadına sahip tabiatının tüm alanını kullanmak demektir. İnsan tabiatı kadar geniş bir tabiata sahip başka bir varlık yoktur. Bu tabiatın asgari sınırını (insani sınırı) tespit etmek ve mütemadiyen yukarı doğru inkişafını temin etmek maksadı, bir ahlak anlayışın şart kılar. Aksi takdirde, insani oluşların önüne geçilir ve hayvani oluşlar serbest bırakılır.
*
Ruhiyat ilmi kurulmadığı, kurulmuş ve sayısız eser vermiş hali anlaşılmadığı takdirde, ahlak ilminin yeniden kurulması veya daha önce kurulmuş olanın anlaşılması imkansızdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri, “İslam, fıtrat dinidir” sözü, hem İslam’ın hem de insanın anlaşılmadığını gösteren açık bir delildir. “İslam fıtrata uygundur” ifadesi ile İslam imha ediliyor. İnsan fıtratının (tabiatının) sınırı, meleklerin üstünde ve hayvanların aşağısındadır. Meleklerden yukarı çıkabilmek, hayvanlardan aşağı inebilmek istidadı olduğunu beyan eden de İslam’dır. İslam’ın bu istikametteki beyanlarını anlamayınca, “insan tezini” de anlamak kabil olmuyor. Hz. Adem’den günümüze kadar yaşayan insanların yaptıkları her iyilik ve her kötülük, insan tabiatının sınırları içindedir. Çünkü hiçbir varlık “tabiatını”, aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Tarih boyunca insanlar tarafından yapılan en vahim, en sapık, en vahşice işler de insan tabiatının içindedir. Zaten insanın imtihanı da budur. En ağır zulmü yapabilme, en sapık fikir ve fiillere mensup olabilme istidadı (tabiatı) olduğu gibi en ulvi fikirlere sahip olabilme ve en ulvi tatbikatları gerçekleştirebilme tabiatına da sahip olması, imtihan edilme hikmetidir. İnsan tabiatı, kötülüğü yapabilme istidadına sahip olmasa, tabiatını aşıp kötülük yapamayacağı için imtihanın manası kalmaz.
Ahlak, insanın tabiatında mevcut olan istidat ve imkan alanını, belli bir seviyede tutabilmek içindir. İslam, insan tabiatındaki asgari “insani sınırı” tayin eden, bu altyapıdan başlayarak mütemadiyen yukarı doğru harekete geçiren bir anlayış teklif etmiştir. Öyle ki İslam, Müslümanların günah işlerken bile asgari insani sınırı aşağıya doğru aşmamasını ısrarla talep eder. Çünkü asgari insani sınır aşıldığında, “insanlıktan” çıkıp, hayvanlığa geçilmiştir. İslam, hayvanlara teklif edilmemiştir. Bunun misali nedir? Cinsi münasebetin insani şekli, erkek ile kadının bilinen yollar halvet olmasıdır. Bu, insanı alt sınırdır, bu fiilin İslami olanı, İslam nikahı ile yapılmasıdır. Erkek ile kadın arasındaki normal cinsi münasebet, “insani hal”, insan ile hayvan arasında veya hemcinsler arasındaki cinsi münasebet ise “insani hal” değil “hayvani hal”dir. Bu manada İslam, insan olmanın çerçevesini tayin tek din ve dünya görüşüdür. İslam’ın, insan tabiatını bu kadar teferruatlı şekilde tespit etmesine rağmen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bunu bile anlamayacak hale gelmesi dehşete düşüren bir idrak zafiyetidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir