İlimlerin Tasnifi ve Terkip Üzerine Düşünceler

İLİMLER TASNİFİ VE TERKİP ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

Ezeli ve ebedi ilim sahibi Allah( c.c)’tır. Mutlak manada Alim (bilen) de O’dur. Alemler yaratılmadan önce de Allah’ın ( c.c ) ilminde vardı. Her şey yok olsa da O’nun ilminde yaratılmışın bilgisi var olacaktır. Mutlak ilmin sahibi olan Allah (cc), bilgiyi ve bilgi edinmenin yollarını da yaratmıştır. Müslümanlar Alim ve ilim sıfatlarını kullanırken mecazi anlamda kullanırlar, mutlak bilen manasında değil.

Allah (c.c), ilmin hem kendisi hem de kaynağı olan hakikati (Kitab-ı Kerimi), yeryüzünde Hz. Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam Efendimize indirmiştir, bu cihetle bilgi ve ilim telakkimizin kaynağı, yeryüzünde Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselamdır. Zira O, mübarek iki dudağı arasından çıkan beyana “vahiy” dediğinde onu vahiy olarak bilmiş ve iman etmişizdir, “vahiy değil” dediğini ise Hadis-i Şerif olarak bilmiş ve iman etmişizdir. Başka hiç kimseye vahiy gelmeyeceğine göre, yeryüzünde tek bilgi ve ilim kaynağımız, zahir ve batın cihetleriyle birlikte nübüvvet müessesesidir. İslam’ın bilgi ve ilim tasavvuru (Epistemoloji), tüm ilim mecralarının menbağı ve medeniyet fikriyatımızın merkezi Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir. Kuran’ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, “mutlak ilim” olarak tasnif üstü bir mikyastır.
Medeniyetimizin üç ana mecrası olan; ilim, tasavvuf ve tefekkür mecraları, vahyin muhtevasından kaynaklanmakta ve Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın şahsiyet ve tatbikatında tecelli etmektedir. “Mutlak İlme” nispeten diğer mecralar, nispi ilim mecraları olarak oluşmaya başlamış ve önü açık olarak alim, arif ve mütefekkirlerini yetiştirmiştir.
İlimlerin tasnifi ve bilginin terkip edilmesi mevzuunu, dairevi çerçevede düşünebiliriz. Bilgi ve ilim telakimizin merkezi nübüvvet olmak üzere, açılan tüm mecraları o merkezin ekseninde tavaf ederek muhite doğru yol alır. Merkezden dikey olarak uzaklaşmak, tüm boyutları görmeyi zorlaştıracağı için sıhhatli değildir, dairevi terakki, merkezde tecelli eden hakikatlerin tüm boyutlarına muhatap olma imkanı vereceği için tercih edilmelidir. Bu tertip ve tanzime uygun olmak üzere, bilgi ve ilim mecraları tetkik ve idrak edileceği gibi, yeni hamlelerin de bu çerçevede gerçekleştirilmesi sıhhatli ve kadim müktesebata sadık olacaktır. Kadimden beri oluşan ve bugün devam ettirilmesi zaruret olan ilim mecraları, aynı zamanda derinliğine doğru mesafe alınması için kurulmuş olan meratip ile birlikte düşünülmelidir. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında bilgi ve ilim telakkimizin ana haritası ortaya çıkar; merkezde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam olmak üzere, bir taraftan dairevi genişleme diğer taraftan helezonik derinleşme esastır. Sadece yatay genişleme bilgi üretiminden ibaret kalır ki, bilgi ve ilmin irfana inkılabı ve hakikat güzergahında yol almayı zorlaştırır.
İlimlerin tasnifi yapılırken, Cibril hadisi olarak bilinen iman, İslam, ihsan bahisleri, derinliğine doğru meratip nizamını ve güzergahını ifade eder. İman, İslam, İhsan bahisleri, aynı zamanda bilginin terkip edilmesini mümkün kılan meratiptir ki, dikkat ve idrak bu mevzularda temerküz etmezse mesele halledilemez. Bu çerçevede olmak üzere, hiçbir bilginin başıboş olmadığı, her birinin yerinin doğru tespit edilmesi gerektiği, bunun için de bilginin terkip, ilimlerin tasnif edilmesi lüzumu açıktır.
İslam medeniyetinde ilimlerin tasnifi, muhtelif zamanlarda ve muhtelif müellifler tarafından yapılmıştır. Kendi medeniyetimize ve kaynaklarımıza itimadımız azalmaya başladıktan sonra, Batı uygarlığının ürettiği bilginin ve bilgi edinme yollarının etkisinde kalan bazı aydınlarımız, kendi ürettiği veya batının ürettiği bilginin neye nispetle uygulanacağını ve hayattaki karşılığını bulamadığından, hayat anlayışımız dağılmış, bilgi nübüvvet nispetini kaybederek dağılmış, o kadar ki atomize olmuştur. Bilgi telakkimizi oluşturan muayyen ve mutemet merkezler kalmadığından, İslam medeniyeti oryantalist taarruza ve epistemolojik işgale uğramış ve ruha kadar sirayet eden bir derinliğe ulaşmıştır.
Çağımızda yaşanan aşırı ihtisaslaşmada, bilginin nispet ve irtibatı kurulamadığından bilgi dağılmıştır. Parça-bütün münasebeti kalmamış, terkip mahareti kaybedilmiş, bilgide kaotik bir tablo ortaya çıkmıştır. Günümüzdeki bu durum, “medeniyet akademisinin” kurularak ilimlerin tasnifi ve terkip ilimlerinin teşkilinin ne kadar elzem olduğunu göstermektedir.
Mutlak varlık olan Allah’ın (c.c) mutlak ilminden Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama gönderdiği Kur’an-ı Kerim ve onun tatbikatı olan Sünnet-i Seniyyeden hareketle ve kadim müktesebata sadık şekilde, yeniden bilginin tasnif ve terkip edilmesi gerekiyor. Hazreti Mevlana’nın bahsini ettiği gibi, ”hamamda kurnaya düğünde zurnaya aşık olmaktansa, tek şeye aşık olmak…” hikmetince, her şeyi asli mihrakına bağlamak için büyük tefekkür hamlesinin başlatılması şarttır. Bu hamle, ilimlerin tasnifi ve terkip ilimlerinin inşası marifetiyle, Cibril hadisine derinden nüfuz etme ihtiyacı içindeyiz. Umulur ki bu yolla, yeryüzündeki vahdetin müntehası ve nihai müderrisi olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamı merkeze alan yeni bir tasavvur oluşturulabilir. Med-cezir hadisesinde olduğu gibi, alemleri ihata eden hakikat Med dalgası tecelli etmiştir. Allah’a giden tek yolun tek temsilcisi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam vasıtası ile zahir ve batında sayısız ilimler kurulmuştur. Tasnif ve terkip de cezir gibi (dalganın geri çekilişi) nübüvvet merkezine doğru silsile halinde geri çekilerek, vahdet merkezine ulaşarak, oradan tevhit güzergahına yol bulacaktır.
Hakikatin yeryüzündeki kapısı Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdır. O’ndan başlamayan ve ona varmayan ilimler faydasız ve başıboş bilgilerdir. Pozitif bilimler de dahil olmak üzere O’na nispeten kurulmalıdır. İmanın eşya ve hadiselere yansıması O’na nispeten değilse nasıl bir kıymet ve mana ifade edebilir ki? Rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK, İdeolocya örgüsü’nde, dahiyane üslubuyla şöyle der; “İslam’da kainat, peygamberler kolundan kendisine kadar gelen dinlerin son ve kamil ifadesi halinde, bütün dipsizliği ve sonsuzluğu, zerre zerre Yaratıcıyı haykıran muhteşem zaman ve mekan cümbüşü, muğdil ruh ve madde mimarisiyle, esrarına ve teshirine memur olduğumuz bir harikalar manzumesidir. Yani fezaya insan göndermek maddecinin değil, ruhçunun vazife ve hakkı. Müslüman memuriyeti.. Ezelden ebede kadar topyekun insanoğlunun başı, son kemal haddi, uğrunda alemlerin yaratıldığı en üstün insan ve Allahın sevgilisi olarak vücut bulan Peygamberler Peygamberi, işte bütün edası ve manasıyla bu kainatın anahtarını Allah’tan aldı ve ümmetine getirdi. Allahın insan ruhuna gömdüğü o anahtar ki, asli sahibini buluncaya kadar ilk insan ve Peygamberden, en büyük insan ve Peygambere kadar mukaddes bir bayrak koşusu halinde elden ele teslim edilerek geldi… Kısaca İslam da kainat, bütün esrarı ve kanunlarıyla, O’nun, O yaratıldığı en Büyüğün batınında çağlayan namütenahi ince ve girift manalardan ve bu manaların aksettiği büyük tecelli planından ibaret…’’ Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, tüm ilimlerin çıkış noktası Peygamber (a.s) efendimizdir. Bize düşen keşif karargahını kurarak, ilim ile çerçevesini çizerek istifade etmektir.
Sonuç olarak, ilimlerin tasnifini ve bilginin terkibini yaparken, ilmin menbağından gelen tüm mecraların birbiriyle olan irtibatları kurulmalıdır. Cibril hadisi çatısı altında toplanarak, tasnif ve terkip faaliyetini Efendimiz(S.A.V)de nihayetlendirmek muhakkak ki doğru olacaktır.
A.Bülent CİVAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir