İMAN VE İNANÇ ÜZERİNE

İMAN VE İNANÇ ÜZERİNE

 

İmana dair konular üzerindeki mütalaaların bir noktada tıkanması, konunun iman üzerinden devam etmesinin tamamen izafi hale geleceği zannedildiği için müşterek menzile ulaşma imkanı bulunamaması, dolayısıyla üzerinde ittifak edilen hiç bir söz söylenemez(!) duruma düşmesi, iman ile inanç kavramlarının birbiriyle aynı olduğu zannından kaynaklanıyor. Bu tür konularda, “mevzu-u bahis” imana dairdir, yani mütalaa edilmesi ihtiyacı, imana dair bir husustur. Fakat “iman”a dair bir mevzuunun cevabı, “inanca” dair sorularla aranırsa mevzu tıkanır. Konu, bu ihtimalde, iki Müslüman arasında bile “sen öyle inanıyor olabilirsin ama ben böyle inanmıyorum” şekline dönüşür, dönüşmektedir.

İman ve inanç mefhumlarının aynı mana üzere olduğu yanılgısına düşülmesinin sebebi ise, batı pozitif(müsbet değil) aklının, insanlığın aklını teslim almış olmasıdır.

İmana dair her bahsin inanç hükmünde değerlendirilmesinin; imana dair cevapların, inancı muhatap alan sorularla elde edilmeye çalışılmasının nedeni de, akli ufkun, pozitif evrenin dışına çıkamayacağının zannedilmesinden ve bu zannın kayıtsız şartsız kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Ancak ve sadece pozitif evrende mevcut olan soruları sorabiliyor olmamız bu nedenledir. Ortaya çıkan hal ise pozitif evrende olmayan cevapları da pozitif evrendeki sorularla arıyor olmamız garabetinden başka bir şey değildir.

Bu girizgahtan sonra, iman ve inanç kavramlarından anladığımızı dilimiz döndüğünce aktarmaya gayret edelim.

İman; yalnızca ruhi evrende kendi yerini bulabilir ve muhatabı da yalnızca Allah’tır (CC). Bu manada imanın evi kalptir denilebilir. İman, Akl-ı Selim vasıtasıyla da zihni-akli evrende makes bulabilir. Yani imanın, (ruhi hamlenin tezahürünün), Akl-ı Selimin bünyesine nüfuz etmesiyle, aklın, imanı tanıması mümkün olabilir fakat hakikatiyle idrak etmesi mümkün değildir. Bu manada, imanın kaynağı ruh olduğu gibi esas muhatabı da ruhtur, ruh ise insandaki “yegane hakikat”tir. Ruhta hakiki olmayan hiç bir tecelli ve tezahürün vücut bulması imkanı yoktur. Ruhta teşekkül ve tecelli eden, ya hakikattir ya da hiç. Hiç ise yalnızca hiçtir.

İnanç ise aklidir… İnanç; akli bir takım değerlemeler sonucu akli evrende ulaşılan akli bir sonuç olarak tezahür eder. Tabii ki bu tezahür, zihni-akli evrenin zirvesidir ama bu evrenin zirvesi… Bu manada insan inançlarında yanılabilir, akli bir takım yanlış parametrelerin doğru zannedilmesi veya doğru ya da yanlış olduğu konusu üzerinde durulmaksızın, yanlış bir unsurun, akli yolda doğru kabul edilmesiyle oluşan inanç, insanı yanlışa götürebilir. Bir diğer ifadeyle inanç konusu herhangi bir şey yanlış olabilir ya da yanlışa “doğru” muamelesi yapılabilir.

“Pozitif akıl” yanılabildiği içindir ki, pozitif aklın inancı da yanılabilir. Bu minvalde, inanılan şey doğru ya da yanlıştır veya gerçek ya da yalandır denilebilir. Örnekle; bir hekime sağlığımızı teslim ederken, ilkin hastalığımızın devasının tababet ilminde olduğuna dair inancımız vardır. Mevcut tababet ilmine tamamen vakıf olmadığımız için bunu, kendi akli evrenimizde doğrulama imkanımız yoktur, dolayısıyla burada yaptığımız şey, derdimizin dermanının tababet ilminde olduğunu kabul etmekten başkası bir şey değildir. İkinci olarak, sağlığımızı teslim ettiğimiz hekimin tababet ilmine vakıf olduğunu kabul etmişizdir. Fakat bu zincirleme inanç, aradığımız dermanı bulmamızı sağlamayabilir. Zira derdimizin dermanı mevcut tababet ilminde olmayabilir veya derdimizin dermanı tıbbi olsa bile, hekimin ilmi yetersiz, eksik ya da yanlış olabilir. Ya da tabip yanlış bir tedaviyi, sizin derdinize derman olacağı yanılgısıyla veya art niyetle size uygulayarak sizin iyileşememenize veyahut belki daha da hastalanmanıza yol açabilir. Buradaki inancın akli olması, bilinmeyen parametrelerin doğru kabul edilmesi suretiyle sonuca ulaşma çabasındadır. Yani gerekli tüm parametreler sağlanıyor, bilinmeyen hususlar boş geçilmiyor, baştan doğru kabul ediliyor.

Bu tespitleri topluca değerlendirince, batıya hakim olan pozitif aklın, imanı neden reddettiğini anlamak kolaylaşıyor. Pozitif akıldan ve fizik evrenden başka bir ufku olmayan batının ve batılı insanın, pozitif aklın yanıldığı tecrübesini de edindiği için imandan köşe bucak kaçması anlaşılır bir haldir. Batı bu manada imansız olmaktan önce “ontolojik” bir varoluş problemi yaşıyor, çünkü metafizik evreni reddetmek, imanı reddetmektir. Fizik evrenin izafi olduğu malumdur ve izafiyet yanılmayı şart kılar. Öyleyse fizik evrende ve pozitif akılla iman üretmek imkansızdır. Tam bu noktada zuhur eden hakikat ise, “peygamberlik müessesesinin” lüzumudur. Peygamberler olmasa, hakikatin bilgisi ve yolu bulunamaz, bulunmaya çalışılsa fizik evrene mahkum pozitif akılla yapılmak zorunda kalınır ki, “hakikat” değil ancak “hurafe” üretilir.

*

Münazara ya da mütalaaların imana dair hususlara geldiğinde tıkanması, iman hususiyetlerine ait cevapların, “Ne?” sorusuyla elde edilmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. “Ne?” sorusunun muhatabı akıldır, bu sorunun cevaplandığı evren aynı zamanda “Ne değil?” sorusunun da cevaplandığı evrendir. Bu ise yanlışların ve doğruların bir arada(ayrı ayrı ya da karışık halde) bulunduğu bir evrendir. Dolayısıyla bu iki sorunun da cevabını aynı çerçeve içerisinde aramak makul ve bulmak mümkün olur. Ulaşılan sonuç ise bu manada yanlış ya da doğru olabilir. Dolayısıyla denilebilir ki; batıl inanç olabilir, yanlış(a) inanç olabilir, fakat batıl iman ya da yanlış iman olmaz.

Ruhi temayüllerde, hakikatten başkasının tezahür etmemesi, bizi, imanın da hakikatten başkası olamayacağı sonucuna ulaştırır. Bu durumda “hakikat”e ulaşan sorunun “Ne?” olduğu söylenebiliyor gibi görünse de, “hiç” e ulaşan soru “Ne değil?” olmadığı için; esasen “hiç”in bir cevap olarak vücut bulması durumundan bahsedilemeyeceği için, “hiç”e ulaşmanın bahsi bile yapılamamakta ve dolayısıyla bahsi olmayan bir şeyin de sorusunun olması düşünülememektedir. Bir soru varsa illa ki bir cevap vardır, her cevabın sorusu sorulabilir. Dolayısıyla cevap yoksa bir sorudan bahsetmek zaten mümkün olmaz. Bu durumda “Ne değil?” sorusunun olmadığının sübut bulduğu bir evrende “Ne?” sorusu da hükmünü yitirir denilebilir. O halde; hakikate ulaşan soru “Ne?” şeklinde sorulamaz. (Bu soru “Ne?” şeklinde sorulamıyorsa, o zaman ne şekilde sorulur dendiğini duyar gibiyim.) Dikkat edilmesi gereken nokta sorulan sorunun bulunduğu evren ile aranan cevabın bulunduğu evrenin aynı olması ya da cevap evreninin soru evrenini kapsıyor olması gerektiğidir.

Yoksa iman hattında gerçekleşen bir mütalaa ya da münazaranın sulha ermemesi, imkan ve ihtimal dahilinde değildir.

Kimi sohbetler esnasında, konu iman noktasına dayandığında, taraflardan birinin “sen öyle inanıyor olabilirsin ama ben farklı inanıyorum” demesi, imana dair bir hususu inanca dair disiplinlerle kavramaya çalışıyor olmaktan kaynaklanıyor.

Bu durumda, imana dair hususiyetlerin konu edilebileceği sohbetlerin yapılması imkansızlaşıyor mu? Elbette ki hayır…

Bu sorunun cevabı “Akl-ı Selim”dedir. Akl-ı Selim’in inancı, akıl evreninde iman suretine bürünmüş demektir. Bu suretle de iman, akıl evrenine taşınabilmiş ve sohbet mevzuu haline gelebilmiştir.

Akl-ı Selim’e ulaşmış bir akıl, tüm örgülerini doğrular üzerinden tutarlı olarak kuracağından ve doğruya ulaşmadan asla hüküm vermeyeceğinden, Akl-ı Selim’in inanç hükmü kesinlikle doğru inançtır ve ulaştığı sonuçlar müsbettir. Sabit olmayan mevzu Akl-ı Selim’i tatmin etmez. Dolayısıyla inanç, Akl-ı Selim’de imanın makes bulmuş haline bürünmüş olarak tezahür eder.

İman’a dair hususları muhatap alan akıl, ancak Akl-ı Selim olabilir. Buradan iman hususiyetlerini konu edinen sohbetlerin taraflarının Akl-ı Selim olması mecburiyeti doğar ki pozitif aklın imanı muhatap alan konulara girdiğinde tıkanıyor olması tam da bu nedenledir.

En doğrusunu Allah bilir, o Alîm ve Hakîm dir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir