İNGİLİZLER ASALETLERİNİ SATIYOR

İNGİLİZLER ASALETLERİNİ SATIYORLAR
Son birkaç gündür medyada bir haber dolaşıyor. Biraz spekülatif, biraz nostaljik… Konusu da “asalet” olunca hızla yayıldı. Tabii ki manşetlerde değildi ama birçok medya kuruluşunda vardı. Haber özet olarak şu; “Bir İngiliz şirketi, İskoçya’da elli dönüm araziyi, bir metre karelik parsellere bölerek satışa çıkarmış… İskoç kanunlarına göre, İskoçya’da arazi sahibi olan erkekler “Lord”, kadınlar ise “Lady” oluyormuş. Bir metre kareyi satın alana, İskoç yetkililer bu unvanları veriyorlarmış.
Dikkat çekici bir hadise… Birçok boyutundan tetkik edilebilir, bizim en çok dikkatimizi çeken boyut ise “asalet unvanının” satışa çıkarılması. Meselenin İskoçya’da cereyan ediyor olmasının bizim için bir ehemmiyeti yok, İngilizler ile İskoçlar arasındaki farklılıklar kendi kültür ve coğrafyalarında bir anlam ifade eder, buradan bakınca bizim için hepsi aynı. Bu sebeple meselenin İngiliz veya İskoç meselesi olup olmadığı ile ilgilenmiyoruz.
Bu işi yapan şirket, muhtemelen çok zekice bir iş yaptığını düşünüyor. Haberlerde, metre karesinin 250 TL den satıldığı anlaşılıyor, bu hesaba göre dönümü 250.000 TL ediyor, ki bu arazi büyük ihtimalle beş kuruş etmeyecek bir bölgededir. Bu cihetten bakıldığında “ticari deha” gibi görünüyor şirketin yaptığı…
İtiraf etmek gerekirse gerçekten ticari deha… Fakat bu deha öyle bir deha ki, “her şeyi satabilen” bir deha… Ticaretin (ve tabii ki iktisadın) bir alanı yoksa, “her şey” ticari meta haline getirilebilirse, birçok orijinal fikir bulunabilir. Zeka, hiçbir ahlaki, kültürel, dini çerçeve tarafından zapt edilmez, hiçbir ölçü ile sınırlanmazsa, satacak çok değerli şeyler olduğu vaka… Adamlardaki sınırsızlığa, fütursuzluğa bakın ki asalet satıyor, asaletin ticaretini yapıyor. Tarihte bu tür unvanlar, haketmeyenlere, rüşvet karşılığı verilmişti ama bu kadar açıktan, bu kadar fütursuz, bu kadar ahlaksız şekilde “ticareti yapılmamıştı”.
Zeka, kural, sınır, değer tanımaz. Bunları tanıyan, bilen, umursayan akıl ve ahlaktır. Akılsız zeka, her şeyi satabilir, her şeyi ticaret konusu haline getirebilir. Bu manada zeka hayatı geliştirebilir ama hayatı yaşanılır kılamaz. Hayatı yaşanılır kılan, ona bir anlam yükleyen akıl ve ahlaktır. Zekanın hayatı geliştirmesinin yolu da, akıl ve ahlak tarafından açılan bir mecraya ihtiyaç duymasıdır. Bir mecra, bir istikamet yoksa zeka, hayatı geliştirmez, dağıtır. Çünkü zeka bir istikamet edinmez, gelişmek ise bir yönelişle mümkündür. Bir metre kare işe yaramaz araziyi (ve tabii buna bağlı olarak asaleti) 250 TL bedelle satmak zekice bir ticarettir ama hiçbir tarafından akıl, ahlak ve asalet tütmüyor. Zaten asalet zeka işi değil, akıl ve ahlak eseridir çünkü asalet, zekanın dağıtıcı özelliğine inat, bir istikamet üzere istikrar kazanmaktır.
*
Nedir bu hadisenin esası? İktisadı, hayatın tamamına şamil kılan materyalist veya kapitalist anlayış mı? Her şeyi ticari meta olarak gören kapitalizm, materyalist altyapıya sahip olduğu için hiçbir ahlaki sınır da tanımaksızın, müşterisi olan her şeyi satmaya mı başladı? Meseleye böyle bakmak yanlış olur mu? Eğer böyleyse, kapitalizm, insanların namuslarını satmayı meslek haline getirip kanuni çerçeveye almakla kalmamış artık son noktaya ulaşmış mı oldu? Asalet, namusu da ihtiva eden kuşatıcı kültürel şahsiyet değil midir? Artık kapitalizm, manevi (batılılar için moral veya kültürel) değerleri tek tek pazarlamak yerine toptan mı pazarlamaya başladı? Tüm kültürel değerleri cem eden asaleti ticari meta haline getirdi ve onu satmaya mı başladı?
Ya da batı kültürü aslında hiç asalet üretemedi, sadece bir sınıf üretti, bu sınıfa da en büyük imtiyaz olarak bir “sanal asalet” hediye etti. Durum böyle midir? Üzerinde çalışılabilir bir ihtimal…
Veya batı aslında kendi kültür evreninde bir asalet üretti, ne var ki artık iktisadi kriz o kadar derinleşti ki, önüne gelen, aklına esen, zekasına takılan her şeyi banknot olarak görmeye veya banknota tahvil etmeye başladı. Böyle olabilir mi? İktisadi krizin çok derinleştiği, bu sene veya en geç gelecek sene büyük patlamalar olacağı malumumuz. Fakat bu kadar kolay olabilir mi, zenginlik elden gidince asaletin de fırlatılıp atılması mümkün mü?
Asaletin birazcık zenginliğe ihtiyaç duyacağı inkar edilemez ama fakirleştiğinde asaletinden vazgeçmek, aslında o asalete hiç sahip olmamak değil midir? Asaleti zenginliğe kilitlemek, zenginlik ile kaim hale getirmek, fakirleşince asaleti taşımaktan vazgeçmek ve bir gömlek gibi çıkarmak, onu bir sınıf haline getirir. Asil insanların tabii olarak bir sınıf teşkil etmesi başka bir şey, asaleti zenginlikle eşdeğer tutan, zenginler sınıfı haline getiren yaklaşım başka bir şeydir. Eğer mesele sadece iktisadi kriz ise batı hiç asil olmamış demektir. Bu hükme, hala asil olanlar, hala asil kalanlar olduğunu söyleyerek itiraz etmek makul değil zira hala asil kalanlar, muhtemelen hala zenginliği devam edenlerdir. Bu hükme itiraz etmenin yolu, fakirleşen “asillerin” asaletlerini devam ettirebildiğini göstermektir. Bunun misali yoksa yani fakirleşen asillerin tamamı veya tamamına yakını asaletini kaybediyor veya ondan vazgeçiyorsa, batı hiç asil olmamış, hiçbir zaman asalet üretmemiştir.
Birçok ihtimal var tetkik edilecek ama lüzum yok. Mesele anlaşılmaya başladı. Batı, her yönden hızlı şekilde batıyor. Batının içinde bulunduğu durumu iktisadi kriz ile izah etmeye çalışanlar yakın gelecekte fena halde yanıldıklarını anlayacaklar. Batı felsefeyi bir asır önce kaybetti, kültürü ve ahlakı yarım asır önce tüketti, iktisadi kaynaklarını (zenginliğini) şimdi hızla bitiriyor. Sıra geldi asaletine…
Bir medeniyetin çöktüğü ne zaman anlaşılır? İşte kritik soru… Eğer bu sorunun cevabı, “asaletin yok olması, asaletin çürümesi, asaletten vazgeçilmesi” ise, çöküş süreci nihai menziline varmış demektir. Dünyaya ve İslam alemine hayırlı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir