İNŞA VE MUHAFAZA-1-

İNŞA VE MUHAFAZA-1-
İslam tarihi boyunca üretilen müktesebatı elinin tersiyle itenler görülüyor. Ümmetin on dört asırlık müktesebatını elinin tersiyle itenler, Kemalist devrimlerin “İslami” payandalığını yapıyor gibi görünmüyor mu? Böyle bir ithamın ağır olduğunu biliyoruz, doğrusu böyle bir ithamda da bulunmuyoruz. Umumi manzarayı anlamaya çalışırken, soru sorma temrinleri yapıyoruz, şuurlar uyansın diye…
Diyelim ki haklılar… On dört asırlık müktesebatı ellerinin tersiyle ittiler ve yeni baştan inşa faaliyetini başlattılar. On dört asırlık müktesebatı üretmek için geçecek olan sürenin en az on dört asır olduğunu görmemeleri ilginç değil mi? İslam tarihindeki “dev şahsiyetler” ise şimdi yetişmiyor, bu cihetten bakıldığında on dört asırlık müktesebatı üretmek için on dört bin yıl geçmesi gerekiyor. On dört asırlık müktesebatı, on dört yılda üretebileceğine inananlar çıkmadı değil… Peki, netice ne? Geçelim… Ahmaklığı tenkit, beyhude çabadır.
On dört asırlık müktesebat için, “atalarının dini”, “atalarının dinine inananlar” gibi, müşrik maziyi tenkit için kullanılan ifadeleri Müslümanlara yöneltmiş olmak, nasıl bir vicdansızlık, nasıl bir idraksizlik, nasıl bir mizansızlık, nasıl bir hayâsızlıktır.
On dört asırlık müktesebatın muhafaza edilmesine şiddetle karşı çıkanlar, kendileri bir şeyler ürettiğinde muhafaza etmeyecekler mi? Doğruyu bulduğunu zanneden insanın yapması gereken onu muhafaza etmek değil mi? Öyleyse mesele, muhafaza edip etmeme meselesi değil… Müktesebatın, “yanlış” olduğu iddiası ile tasfiye edilmeye çalışılması… Tamam, lakin senin doğrunun imtiyazı ne?
*
Arayış nedir? Hakikat arayışı nedir? “Doğru”, “Güzel”, “İyi” ve “Faydalı” arayışı nedir? Arayış güzergahları nedir? Hadi arayış istikametini Müslüman olarak biliyoruz? Lakin güzergahı nedir? Kaç güzergahı var o menzile ulaşmanın? Güzergahın çokluğunu nasıl anlayacağız? Sayısız güzergah olduğu doğru ama çoklu güzergah anlayışını, “usulü imha ederek mi” kabulleneceğiz? Hürriyet İslam’ın adı ise, nizam soyadı değil mi? Çok sayıda güzergahın varlığını, bir usul çerçevesinde kabul etmek gerekmiyor mu? Hiçbir usuli kaideye riayet etmeksizin, “Ben bu yoldan (güzergahtan) gideceğim” hoyratlığına karşı “sen bilirsin mi” diyeceğiz? Bundan sonra da, ukala tavırlarla, “bir ümmet” olduğumuzu mu iddia edeceğiz?
Hakikat arayışının mütemadiyen devam edeceği doğru… Fakat bu ölçüyü bir yerlerden duyan (okuyan) akıl ve idrak fukaralarının, daha önceki fikri ve ilmi hamlelerin bir manası ve kıymeti olmadığı neticesine varması, İslam’ın hedeflediği menzil istikametindeki hakikat arayışı mıdır? Bizden öncekilerin katettiği mesafeyi kendi hesabımıza yazıp, kaldığı yerden devam etmek gibi bir “akıllılık” yapmaktan bizi alıkoyan nedir? Tamamen yanlış güzergahta yol aldıklarını düşünmemiz gerekir ki, baştan başlayalım. Fakat bu ne büyük bir iddia… Bu iddia sahiplerinin “akıl hacmine” ve “idrak ufkuna” bakınca, insan çılgına dönüyor.
Hakikat arayışındaki mütemadilik bir tarafa… Hakikatin varlık, insan ve hayattaki tezahürleri olan “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” arayışı, müktesebatın muhafazasını ilzam etmez mi? Keşfedilmiş, zaptedilmiş, sureti teşkil edilmiş, insana sunulmuş ve hayata serpilmiş olan “güzel”, muhafaza edilmeli değil midir? Tamam… Daha güzelini bulana itirazımız yok. Fakat daha güzeli bulunana kadar muhafaza, mesuliyetin gereği değil mi?
“Doğru”, “İyi” ve “Faydalı”nın şartlara tabii olması mümkün… Lakin “güzel” daha farklı değil mi? “Güzel” doğrudan ruha hitap eden bir vakıa olduğuna göre, zaman ile en az teması olan bir insani üretim sahasına karşılık gelmez mi? Kabul, “doğru” olmadan “güzel” inşa edilmez. Lakin doğru değiştiğinde, “güzel” ondan istiklalini kazanarak “güzelliğini” en azından bir müddet (ki uzun bir müddet) devam ettirmez mi? Kaldı ki “doğru”dan müstakil (ama yanlışa bulaşmayan) “güzel” de olur. Bütün bunları nasıl oldu da unuttuk. Büyük bir Nuh tufanı mı yaşamıştık biz yakın tarihte? Ama tufandan kitaplar kurtuldu. Hatırlayan yok mu yoksa? Yahu kitap yazıyor. Anladım… Kitaplar zirvede kaldı fakat zirvede kimse kalmadı.
Zirve neresi? Hangi yüksekliğe zirve diyoruz? İslam’ın ufku neresi? Ya bizim ufkumuz? Mesela on bin metrelik bir zirvenin eteklerinden bakıp da “Yok… Bu beni kesmez” demek ne demek? Sanki bir nefeste çıkacakmış gibi… Eskileri beğenmemenin misali bu… Eskileri beğenmeyen adamın hali tam olarak bu misalde… Adam olup o zirveyi aşana bir diyeceğimiz yok tabi… Fakat adam olan bu lafı, zirvenin eteklerinde söylemez ki… Edeplice önce zirveye çıkar, orada biraz dinlenir ve tekrar hareket edecek mecali kalmışsa, ayağa kalktığında, “burası da fazla yüksek değilmiş” diyebilir, müeddep ve hürmetkâr şekilde, yani mütevazı bir eda ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir