İNŞA VE MUHAFAZA-2-

İNŞA VE MUHAFAZA-2-
“Hangi alanların ve hangi anlamların zaman ile münasebeti nedir?” sorusunu sormayı unutmuş olmamız nasıl bir gaflet? İslam’ın hükümlerinin bir kısmının zaman içinde değişmeyeceği, bir kısmının ise zamana tabii olarak değişebileceği bilgisine sahip olmamıza rağmen, yukarıdaki soruyu neden sormayız? Bu soruyu sormayı bıraktığımızdan beri, zamana tabii olan konuları sabitlemeye, zamana tabii olmayan konuları tartışmaya başladığımızın farkında değil miyiz? Elbette tamamını böyle yapmıyoruz. Fakat karıştırdığımız vaka…
Basit bir misal… Musiki… Musiki, zaman dışı (zaman üstü değil) sanat alanlarından birisi… Çünkü musiki, doğrudan ruhun meşgalesidir. Daha doğrusu, İslam’ın (İslam Medeniyetinin) musikiden anladığı budur. Yoksa musiki, nefse de hitap edebilen bir sanattır. Nefse hitap eden musikiye bakıp da, musikinin zaman dışı bir sanat olmadığını söyleyenler, Müslümanlar değildir. Müslümanlar ruhun musikisini yapabildiler çünkü…
Osmanlı, İslam Medeniyetinin Musikisini, ruhun musikisini yapmış ve zirveye çıkarmıştır. Öyle bir zirve ki, hala dünyada tek musikidir. Hala dünya o zirveye yaklaşmış değildir. Hala sahasında tektir. O kadar ki, ruh hastalıklarını musiki ile tedavi edecek kadar bu alanda ilerlemiştir. Şimdi Osmanlı-İslam musikisini ne yapacağız? Buyurun size “güzelin” bir alandaki zirvesi… Daha güzelini yapabilirseniz yolunuz açık olsun. Fakat siz daha güzelini yapana kadar insanları arabeske mi mahkum edeceksiniz? Değilse Osmanlı musikisi ile ne derdiniz olabilir?
Musikide kat edilen mesafeyi umursamayan, tahfif eden, ademe mahkum eden izansızlar, İslam Medeniyetini, Kemal Atatürk’ün tasfiyesinden sonraki en büyük imha hareketini gerçekleştiriyorlar. Hem de içeriden…
Muhafaza etmeden terakkinin mümkün olduğu vehmi, ancak, zeka seviyesi ortalamanın altında, akıl yaşı on beşlerde olan insanların ruh ve zihin dünyalarında zuhur edebilir. İslam’ın emanetini, “orta zeka” ve “geri akıl” sahipleri taşıyamaz. İslam’ı onlara emanet etmek, İslam’ın başına gelebilecek en vahim hadisedir.
*
Yalnız başına İslam’ı anlayabileceği zannına sahip olanlar var. Bunlar, yalnız başına gecekondu yaptığında kendini mimar zanneden taife. Calib-i dikkat olan husus ise, ömür boyu gecekondu da yaşadığı halde, sarayın farkına varmaması. Eskilerin inşa ettiği saray, gök kubbeye ulaştığı için, yani onun içinde kaldığı için görmekten mahrum olan fikir garibanları.
İslam’ı, tek tek ve birbirinden müstakil olarak anlamak, “bedevi anlayıştır”. Çünkü öyle bir hayat, bedevi hayattır. Nedir bedevi hayatın özelliği? Küçük guruplar halinde birbirinden bağımsız yaşamak… Birbirlerinden etkilenmedikleri için kendi ufuklarına mahkum olurlar. Kendi ufkuna mahkum olan insan gurupları, büyük medeniyet mimarı olamazlar. Zaten çoğunluğu, çadırda yaşar.
Bir arada yaşamak, beraber anlamak, öncelikle bir nizam işidir. Nizamın ön şartı ise “usul”dür. Usul, büyük bir mimari anlayış demektir. Her ferd, önce o mimari anlayışa nüfuz edecek sonra da kendine düşen vazifeyi yapacak… Saray inşası bir kişilik iş değil. Herkes o dev mimari eserin içinde bir vazifeyi yerine getirecek. Mimari anlayışa vakıf olmayanlar da, ustaların emrine uyacak. Her ferd, kendi inşaatını yapmaya kalktığında, ortaya çıkan saray değil, gecekondudan müteşekkil bir şehir olur. Ona şehir demek mümkünse eğer…
*
Bir kişinin idraki, çok sayıda sebeple mahduttur. Zeka seviyesiyle mahduttur, akıl yaşıyla (akıl hacmiyle) mahduttur, idrak keskinliği ile mahduttur, istidatları ile mahduttur, nefsi ile mahduttur, çevre ile mahduttur vesaire… Bu saydıklarımızdan ibaret değil tabi ki…
Mizacen korkak olan kişilerin cihat emrini, ilim ve mal ile cihat etmek şeklinde anlaması gibi… Mizacen cimri olan kişinin, infak müessesesini anlarken, sağından solundan çekiştirmesi gibi… Ortalama zeka sahibinin, derin konuları hiç anlamaması veya konuları derinliğine anlamaması gibi… Sığ akıllı kişilerin konular arasındaki irtibatları kuramaması ve dolayısıyla terkibi neticelere varamaması gibi… Kısaca, insanın aciz bir varlık olduğunu bilen Müslümanların, İslam’ı yalnız başına anlayabileceği vehmine kapılması ne kadar garip bir durum.
Her Müslüman’ın yalnız başına İslam’ı anlayabileceği vehmine kapılması, İslam’ın kişi sayısınca farklı anlayışlara sahip olabileceğini gösterir. Böyle bir dağınıklığın (hatta serkeşliğin) adına İslam denir mi? En basit bir bilim dalı bile belli usullere, belli ölçülere, belli çerçeveye sahiptir. Bunlara riayet edilmeden yapılacak teorik faaliyetler o bilim dalına ait sayılmaz. Zaten böyle bir faaliyet, birikimi meydana getirmez. Herkes kendi aklına göre anladığında birikim nasıl meydana gelecek?
Birikim oluşmayacaksa, herkes baştan başlayacak demektir. Her insan (Müslüman) baştan başlayacaksa, mesafe nasıl alınacak? Bir insan ömrüne ne sığabilir ki?
Herkes baştan başlayacaksa, babanın oğula öğreteceği bir şey yok demektir. Babaya ne oluyor ki çocuklarına kendi anlayışını aktaracak? Çocuk büyüyünce kendisi anlar. Çocuğa İslam’ı babası öğretecekse, çocuk atalarının dinine mi sahip olacak? Atalarının dinine sahip olmamak için babadan hiçbir şey öğrenmemeli değil mi? Öyleyse çocuklarımıza İslam’ı öğretmeyeceğiz demektir. Demek ki İslam’ın çocuk eğitimi de yok…
Bunlar ne acayip şeyler… Bu fikirleri kimse savunmuyor, “nerden çıkarıyorsun mu?” diyorsunuz? Savunuyor da, savunduğu fikirlerin bu noktalara kadar geldiğinin farkında değiller. Her ferdin kaynağa dönmesi ve kendinden önceki müktesebatı elinin tersiyle itmesinin manası bu… Fakat bu fikrin bu noktalara kadar geldiğini de anlamaktan acizler. Bu kadar sığ bir idrake İslam teslim edilir mi?
İçinde yaşanılan cemiyetin birtakım hurafelere sahip olması, İslam’ı anlamamış veya yanlış anlamış olması gibi haklı itirazların olduğu doğru. Okuma yazma bilmeyen babasının hurafelerle dolu İslam inancına itiraz etmeye başlayan kişinin, ta müçtehit imamlara ve hatta sahabeye kadar bu itirazını devam ettirmesindeki idrak zafiyetinden bahsediyoruz. Bu ne ucube bir hal?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir