İNŞA VE MUHAFAZA-3-

İNŞA VE MUHAFAZA-3-
Bir milyonluk şehir, binaları eskidi diye yerle bir edilmez. Orada yaşayan bir milyon insanın, yeni şehir kurulana kadar (ki kuracak kaynaklarınız varsa) nerede iskan edileceğini umursamadan böyle bir iş yapılmaz. Buna tecdit hareketi değil yıkım hareketi denir. Kaldı ki bahsini ettiğimiz “din”dir. On dört asırlık müktesebatın içinde milyonlarca konu var. Temel konulardan teferruata kadar milyonlarca konu… İslam irfanının bu konularda ulaştığı seviye bir tarafa, sadece her konuyu başlık olarak gündeme almak asırlar sürer. Ahmaklığın çapına bakın… Tüm bunları bir anda yıkmak, yok saymak, ikrah etmek, reddetmek, tahkir etmek, küfretmek ne demektir? Ümmeti, asırlarca süren bir zaman diliminde “hukuksuz”, “ahlaksız”, “ilimsiz”, “sanatsız”, “iktisatsız” kabul etmek tüm ana sistemlerde bedevi hale getirmektir. On dört asırlık “İslam hukuk” üretimi, ancak on dört asırda meydana gelebilecek bir hadisedir. Müktesebatın yeniden aynı çap ve derinlikte üretilmesi için geçecek zaman diliminde ümmet bedevi olarak yaşayacak öyle mi? Ümmete reva görülene bakın…
Bu çapta bir ahmaklık olmaz. İslam tarihinde de günümüzde de yok, bir istisna hariç, Şia… Şia tarihinde bir tane bile medeniyet inşa etmediği, herhangi bir alanda medeniyet çapında bir kıymete sahip olmadığı için muhafaza derdi yok. Türkiye’deki on dört asırlık İrfan müktesebatına isyan edenler ya Şia, ya Şia ajanları, ya da Şia sempatizanlarıdır. Türkiye’deki İslam tarih ve medeniyet operasyonu, resmi olarak Atatürk tarafından başlatıldı ve Kemalistler ile Batılılaşanlar tarafından yürütüldü, sivil olarak da Şia ve sempatizanları tarafından… Atatürk bu milleti tarihinden koparmakla İslam’dan da koparmayı düşündü ve ciddi oranda da başarılı oldu. Şia ise bu milleti tarihinden kopararak Ehl-i Sünnet’ten koparmak istiyor.
Şia’nın tarih boyunca bir medeniyeti olmadığı ve tarih boyunca bedevi bir hayat sürdüğü için, tarihi süreç içinde emsal gösterebileceği, kendini ispatlayabileceği hiçbir “kıymeti” yok. Ehl-i Sünnet ile “eşitliği” sağlamak için tüm tarihi imha etmeye çalışıyor. Kendisi “sıfır” noktasında olduğu için diğer “bünye”leri de sıfıra doğru çekiştiriyor. Tarihi bir ihanet…

*
İslam’ın inşası, Allah’ın vazifelendirmesi ile Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz tarafından yapıldı ve O’nun (SAV) ebedi hayata irtihaliyle dinin inşası tamamlandı. Tamamlanmış olan din, ümmete emanet olarak teslim edildi. Ümmetin birinci vazifesi ve mesuliyeti, dinin muhafazası ve sonraki nesillere naklidir. Kur’an-ı Kerim öncelikle bizzat Allah’ın muhafazasında olmak üzere dinin tamamı ümmete emanettir.
Dinin inşasının tamamlanmasından sonra ümmetin inşa vazifesi, dinin inşası değil, “din ile” inşadır. İnşa ve muhafaza meselesi, “din ile inşa” bahsine aittir ve tartışma da burada çıkmaktadır. Dinin muhafazası konusunda ümmetin ihtilafı yok. Fakat “din ile inşa” meselesini “din inşası” meselesi ile karıştıranlar var. Günümüzde bu husus fevkalade önemli hale gelmiştir.
Din ile inşa etme sınırı aşıldığında, din inşa edilmeye başlanır. Din inşası ile din ile inşa meselesini birbirinden tefrik etmek, “din ile inşa” sınırını aşmamak, Ulûhiyet ve Risalet iddialarına savrulmamak için, “inşa fikrinin” örülmesi, sınırın net ve hassas şekilde tespit edilmesi gerekir. İnşa fikrinin isminin bile bilinmediği bu gün, din ile inşa faaliyetini gerçekleştirecek olanlar, (Allah muhafaza) “din inşa” ediyor.
Umumi hatlarıyla meseleye bakıldığında; Allah’ın ve Resulünün sarih şekilde tayin ve tanzim ettiği hususlar, din inşası bahsine dahildir ve inşası bitmiş faaliyet alanıdır. Mesela İslam Ceza Hukukundaki “Had suç ve cezaları”, her cihetiyle tayin ve tanzim edilmiştir. Zina suçu ve onun “recm cezası” üzerinde kalem oynatmak, “bu ceza yoktur” demek veya benzeri “esası” etkileyecek düşünceler serdetmek, “din inşasıdır”. Din inşası, münhasıran Allah ve Resulüne aittir. Din inşasına teşebbüs eden her ferd, farkında olsun veya olmasın, Ulûhiyet veya Risalet iddiasında bulunmaktadır. (Bu bahis, “inşa fikri” başlığı altında tetkik edildi).
İnşa fikri olmaz, “din inşası” ile “din ile inşa” bahsi birbirinden tefrik edilemezse, “dinin muhafazası” imkansız hale gelir. Allah ve Resulünün emanetini muhafaza edemeyenler ise, bu ümmetin ufkundan çıkmalıdırlar, çıkarılmalıdırlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir