İNSAN FİKRİ VE SALİH AMEL

İNSAN FİKRİ VE SALİH AMEL

(Terkip ve İnşa dergisi 18. sayı)

İnsan mefhumunu anlamanın, aynı zamanda insan fikrini oluşturmanın yolu, insanı genişliğine ve derinliğine tetkikten geçer. Derinliğine ve genişliğine tetkik edilmediğinde, “insan fikri” inşası kabil değildir. Derinliğine ve genişliğine tetkik ihtiyacı, öncelikle insanın terkip unsurlarının tamamını bilme imkanını oluşturur. Ne var ki insan fikrinin en büyük zorluğu, ruh ve beden meselesindedir. Ruh ve beden, yani “Baki ile fani” olanın terkibi muhaldir. Muhtemeldir ki kainattaki en çetin ve girift meselelerden birisi, ruh ile bedenin (baki ile faninin) bir araya gelmesidir. İnsan, bu kadar girift ve bu kadar kıymetli bir varlıktır, keza bu kadar da idraki zordur. Baki ile fani olanın bir varlıkta bu kadar girift şekilde bir araya geldiği başka bir misal var mıdır, bilinmez. İnsan “Eşref-i Mahlukat” olduğuna ve “Ahsen-i Takvim” üzere yaratıldığına göre, başka bir misalinin olmaması ihtimali yüksektir.

Kadim müktesebatta ruhun bedene misafir olması, “taalluk etti” şeklinde ifade edilmiştir. Bir çeşit alakadar olmak manasına gelen bu ifade, ruh ile beden beraberliğinin giriftliğini ifade etmez ama büyük alimler, meselenin hassasiyetinden dolayı bununla iktifa etmişler ve muhakkak ki isabet kaydetmişlerdir. Ruh hakkında “az şey bildirilmiş olması”, onun tabiatına dair kelam etmeyi engellemiş, beden arasındaki münasebet haritasının çıkarılmasını da zorlaştırmıştır. Ruh ile beden arasındaki münasebetin giriftliği, ilk bakışta terkip hissi uyandırsa da, baki ile fani olanın terkibinin kabil olmaması ve kadim geleneğimizin “taalluk” tabirini kullanması, meseleye hangi hassasiyet ve ölçüyle yaklaşmamız gerektiğini göstermektedir.
Çetin meselelerden birisi de, ruh ile beden münasebetinin ortasında bulunan insan iç alemidir. Kalbi ve zihni evreni anlamak muhal gibi durmaktadır. Ruh ile beden arasındaki münasebet haritasının çizildiği kalbi ve zihni evren, ruh kadar girift ve zorlu bir meseledir.
*
İnsan telakkisinin de içinde bulunduğu büyük harita, varlık tasavvurudur. Varlığı anlamak açısından kelam alimlerinin takip ettiği en mühim usul; “Mutlak Varlık” ve “Mümkün Varlık” tasnifidir. Mutlak Varlık Allah Azze ve Celle’dir, mahlukat ise mümkün varlık olarak tavsif ve tarif edilmiştir. İnsan, mümkün varlığın merkezinde ve zirvesindedir. Öyle ki insan, zirvesinde olan mümkün varlık aleminin tamamının tabiat hususiyetlerini muhtevidir, yani cemadat, nebatat, hayvanat alemini kendi varlığında cem edecek kadar hacimlidir. Allah-u Teala buyuruyor; “Ben alemi insan, insanı da kendim için yaratım”. Bu mukaddes beyan (ve ölçü), muhtemeldir ki insanın iki veçhesi olduğu ve iki istikametle de münasebet kurabileceğine işarettir. Allah, insan ve kainat münasebeti; insanın Mutlak varlığa bakan yönü, insanın mümkün varlığa bakan yönü ve bu münasebetin ölçüleri, çerçevesi… İşte tüm meseleler bundan ibaret… Bir manada mevzu haritamızın özetinin özeti cinsinden…
Mümkün varlığın merkezinde olan insanın, mümkünat alemiyle kurduğu münasebetin çerçevesi, insan bahsinin genişlik buudunu gösterir. İnsanın Mutlak Varlık ile münasebeti ise derinlik cihetine işaret eder. İnsanın bedeni ve beden ile ruhun münasebetinin berzahında bulunan zihni-akli evren, mümkün alemle kurulan münasebetlerin mayalandığı, harmanlandığı; his, fikir ve irade haline geldiği ve beş hassayı da alet (veya vasıta) olarak kullandığı havzadır. Asıl mevzu ise ruhi-kalbi evrendir ki, insanın derinliğine doğru Mutlak Varlık’a yönelmesini mümkün kılan havzadır. Meselelerin meselesi budur.
*
Tedrisat bahsinin merkezi mevzuu kalbi-ruhi alemdir. Geri kalanı, buradan kaynaklanır, buradan doğar, buradan beslenir. Kalbi evreni mevzu haline getirmemiş bir tedrisat anlayışı, İslam’ın insan telakkisinden habersiz şekilde yoluna devam ediyor demektir. Bugünkü dünyanın sahip olduğu veya mahkum olduğu bilgi evreni, batı bilgi telakkisi tarafından inşa edilmiştir. Tedrisat bahsini sadece müfredattan ibaret zannedenler, batının insan ve bilgi telakkisine mahkum şekilde İslami ilimlerin tahsili ile meşgul olmaktadır. Oryantalistlerin yaptığından tek farkı ise, aynı tedrisat usulünün Müslümanlar eliyle Müslümanlara uygulanmasıdır.
Kalbi evren masivaya boğulursa, zihni evren onunla bağını kesmiş halde nefsin tahtı haline gelir. İnsan tabiatın tüm mahlukatı ihtiva eden haritasındaki “insani bölge”, kalbi evrendedir. Müslüman şahsiyetin inşa edileceği bölge, kalbi evrende bulunduğu için, kalb karardığı (masivaya bulaştığı) nispette insanlıktan uzaklaşılır. İnsanlıktan uzaklaştıktan sonra ne okuduğunun ne önemi kalır ki?
Kalbin tasfiyesi, nefsin terbiyesi ve ruhun tezahür şartlarının oluşturulması, aynı zamanda “insanileşme süreci”nin ta kendisidir. Meseleyi sufi bir ritüel olarak ele alanlar, insanın tarifini kamil manada yapamayanlardır.
İnsanileşme sürecinin başlayacağı, Müslüman şahsiyetin inşa edileceği ruhi-kalbi havza da terakki; ancak salih amelle mümkün olur. İnsanda irtifa kesbini mümkün kılan asansör, salih amel marifeti ile gerçekleşir. İnsan irtifa kesbettikçe, ezber ve öğrenmeden kurtulup, anlam diyarına adım atar. Burası, aynı zamanda aklın ruha yaklaştığı yerdir. Akıl ruha yaklaştıkça idrak keskinleşir ve ruhun müşahedesine doğru giden bir güzergah açılır. Bu havzada elde edilen anlam, akl-ı selim marifetiyle hayattaki karşılığını, tecelli için suretini bulur. Sadece pozitivist karakterli bilgi, insanın derununa inemeyeceği için insanı hayvanlaştırır. Tefekkür sadece kuru akıl ve ham bilgi ile olmaz; onun ruhi-kalbi havzadan beslenmesi gerekir. Bu nasıl gerçekleşir? Salih amelle elde edilecek kalbi arınma (bir manada derinleşme) insanda idraki mümkün kılan tefekkür faaliyetini ziyadeleştirir.
Yaratılmış olan varlık içerisinde insanı kıymetli yapan ana unsur, ruha sahip olmasıdır. Mahlukat aleminde, bünyesinde “Baki olan ile fani olanı” barındıran tek varlık insandır. İnsanın derinleşmesinin istikameti, ruha ne derece yakınlaştığı ile alakalıdır. İnsanı kendi için yarattığını buyuran Allah(c.c) ile kurulan irtibat, ruh marifetiyledir, öyleyse bizim ruha yaklaşmamız, “kendini bilen Rabbini bilir” ölçüsünün de tezahürü ve tatbikatıdır. İnsanın derinleşmesi aynı zaman da hayatı da ne kadar derinden kavradığının bir göstergesidir. Derinleşen insan, ruha yaklaşan ve ruhi melekeler ile hayata tasarruf eden insandır. İnsan kendinde derinleştikçe, hayatını da ruh merkezinde yaşamaya başlar. Derinleşen yani ruha yaklaşan insanın, Üstad’ın da devamlı vurguladığı gibi eşyaya ve hadiselere tesir etme gücü artar. İslam alimlerinden Fahrettin-i Razi’nin Mefatıhul-Gayb isimli eserinde, Gazali’den naklettiği şu ifadeler meselemize dair hikmetler ihtiva eder; “Kıymetli ruhlar, bulundukları bedenlerden ayrılıp da, ruh ve beden bakımından, kendisine benzeyen bir insana rastladığında, ayrılan o ruhun bu insanla alaka kurup, bu bedene hayır işlerinde yardımcı olması, uzak bir ihtimal değildir ve bu yardım işine “ilham” denilir…”
*
İnsanın derinlik buudu kalbi-ruhi evrenidir, burası aynı zamanda insanın derinliğine keşfedileceği ve insanileşme sürecinin gerçekleşeceği, dolayısıyla Müslüman şahsiyetin inşa edileceği yerdir. İnsanda şahsiyet oluşumu ve derinleşmenin şartlarından birisi salih ameldir. İnsanın tefekkürünü besleyen, derinleşerek ruha yaklaşmasını sağlayan, şahsiyetini inşa eden temel faaliyet salih ameldir. İman mevzuumuz olan Kur’an ve Sünnet’te bildirildiği gibi fani olan her şey yok olmaya mahkumdur; fani alemden kalıcı olan sadece salih amellerdir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; baki olan ruh ile baki kalacak salih amelin buluşmasıdır. Ruhta bakidir, salih amel de bakidir, öyleyse salih amel ruhi faaliyettir. Ruhumuzun bu dünyadaki gıdalarından birisidir salih amel…
İnsandaki şahsiyet inşasının şartlarından birisi olan salih amel, aynı zamanda ebediyet alemine daha dünyadayken açılan pencerelerdir. Bu pencereleri açık tutmak aynı zamanda ruhun baki alemden beslenmesini sağlar. Başka bir ifade ile ebediyet aleminin gölgesini hayata düşürerek ruh merkezli bir hayat yaşanmış olur. İnsan daha dünya yaşantısı içerisinde salih amel vasıtasıyla hassasiyet kazanır. Kalp rikkat sahibi olur.
Kutsi hadiste buyrulduğu gibi, “…Kulum farzları yerine getirdiği gibi, nafileler ile de bana yaklaşır…” Farzlar ve nafileler ile ruhun insan iç alemindeki hakimiyetini tesis eden ve dolayısıyla Allah’a(c.c) yaklaşan bir insanın ruhi sezgisi oldukça kuvvetlidir. Hayatını Ruhi-Kalbi havzada yaşayan bir dervişin, baki alemden gelen esinti, yani “ilham”, meselenin derinliğini göstermek bakımından manidardır. Feridüddin Attar Hazretleri, intibaha gelme hususunu, Nefahat’l-Üns’te şöyle anlatılır; “Bir gün Attar dükkanında alışverişle uğraşırken bir derviş çıkageldi. Ve birkaç kere, “Allah için bir şey” dedi. Attar iltifat etmemişti. Bu sırada dervişle aralarında şöyle bir konuşma geçti: ‘Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?’. ‘Sen nasıl öleceksen öyle’. ‘Sen benim gibi ölebilir misin?’ Dedikten sonra derviş, ağaçtan bir çömleği vardı başının altına koydu ve, ‘Allah’ diye seda etti ve canını teslim etti.” Bunu gören Attar, dükkanı dağıttı ve bu yola yöneldi. Kıssadan anlaşılacağı gibi, salih amelin inşa ettiği Müslüman şahsiyet hayatını öyle bir havzada yaşamış ki, kalbi o kadar hassas hale gelmiştir.
Ruhi-kalbi havzada mukim olan insan, bulunduğu havzada ancak salih amel ile kalabilir. O havzayı ancak salih amelle besleyebilir. Aksi takdirde insanın aşağılara yuvarlanması yani başka bölgelere düşmesi kaçınılmaz olur. “İnsan tabiat haritasında ki bölgeler birbirinden korunmuş müstakil alanlar değillerdir.” Ruhi-kalbi havzada mukim olan şahsiyet, hayatı da ancak ruh merkezli yaşamak durumundadır. Merkezi ruh olan bir hayatın çerçevesi ve şemsiyesi de “ahlak”tır. Evet ruh ve ahlak… Salih amelin sağlaması da insan da güzel ahlakın zuhur etmesidir.
Netice olarak… Derinlik kaygısı olan insan, kendi keşfine çıkmış insandır. Salih amel insanı önce kendi keşfine götürür. Salih amel gibi derdi olmayanın hakikat kaygısı olmaz; hakikat kaygısı olmayanın da akl-ı selim sahibi olması muhaldir. İnsana bahşedilen hayatın dünya safhasında ki en büyük kazanımı salih ameldir. Baki olan ruha, baki kalacak salih amelle ulaşmak ve oradan da tevhid güzergahında ilerlemek insanı, insan-ı kamil olma yolculuğuna çıkarır. İnsanın nihai kimliği de ahirete taşıdıklarıyla(Salih amel) belirlenecektir.
Salih amelin, aynı zamanda bir tedrisat usulü olduğu, salih ilimle terkip edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Malumdur ki salih ilim olmadan salih amel olmaz, salih amel olmadan salih ilmin tahsili muhal…
A.BÜLENT CİVAN bcivan61@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir