İNSAN HUKUK İSLAM

Hukukun kaynağı ile ilgili fikri/felsefi tartışmaların hiçbiri bu ülkeye gelmedi. Kaynağı ile ilgili hiçbir tartışma yaşanmamış olması, meşruiyetinin de gündeme gelmesine mani oldu. Umumiyetle meşruiyet, hukukta arandı. Fakat hukukun da bir meşruiyetinin bulunması lüzumu akla dahi gelmedi. Kendi meşruiyetini izah etmemiş olan hukuk, meşruiyet kaynağı olarak kullanıldı. Bu durum, önce hukuku, sonra kanunu tartışma dışına çıkardı. Hukukun ve kanunun tartışma dışına çıkarılması, kutsanmasına vesile oldu ve neticede bir “hukuk fetişizmi” meydana geldi.
Hukukun kaynağı (ve tabi ki meşruiyeti) tartışılmayınca, hukukun kaynağı devlet zannedildi. Bu zan seksen yılda yerleşti ve özellikle yerleştirildi. Tartışılmadan yerleşik hale gelince, zihin ve akıl kilitlenmesi meydana geldi ve hukukun kaynağının devlet olduğu vehmi, insanların ufkunun dışına itildi ve ulaşılmaz kılındı.
Hukukun kaynağı devlet kabul edilince, devletin yaptığı kanunların tamamı “meşru” ve “itaati mecburi” metin haline getirildi. Böylece devlet de kutsandı ve tartışma dışı bırakıldı. Devlet, hukukun kaynağı olarak kabul edilince, ucube hadiseler zuhur etti. Mesela beş tane general anayasa yaptı. Devlet olarak veya devlet adına yaptı ya, öyleyse meşru bir anayasa ortaya çıkmış oldu. Hiç kimse beş generalin anayasa yapıp yapamayacağını tartışmadı. Neden? Çünkü onlar devletti veya devlet adına yaptı. Devlet ise kutsaldı ve tartışma dışındaydı ve aynı zamanda hukukun kaynağıydı.
Nasıl oluyor da bu ülkede hiç kimse, “hukukun kaynağı devlet değil, devletin kaynağı hukuktur”, bahsini tartışmaya açmıyor? Nasıl oluyor da bu ülkede hiç kimse, hukukun kaynağını tartışmaya açmıyor? Nasıl oluyor da hiç kimse, TBMM’nin yaptığı anayasa değişikliğinin, beş generalin yaptığı anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini, hele de bu değişiklik referandumla halk tarafından onaylanırsa, bunu iptal edecek herhangi bir gücün yeryüzünde bulunamayacağını söylemiyor?
Türkiye’de hem hukukun hem de devletin bir tane kaynağı var; zorbalık… Zorbalığa itaat etmek gerekir mi? Bu soruya kim “evet” cevabını verebilir? Peki, itaat etmediğinde ortaya keşmekeş çıkmaz mı? Evet, ülke kaos alanına döner. Pekala itaat ettiğinde ortaya çıkan durum nedir? Sistematik kaos… Veya hukuk marifetiyle yapılan zulüm… Hangisi diğerine tercih edilebilir ki?
Mevcut hukuk ve devlete bir şartla itaat edilebilir. Hızlı bir şekilde anayasa başta olmak üzere yeni bir hukuk yapmak ve devleti de bu hukuka göre yeniden inşa etmek… Bu ihtimalin dışında mevcut hukuka itaati gerektiren hiçbir fikri/felsefi gerekçe söz konusu olamaz. Hukuka riayet edilmediğinde kaos çıkar gerekçesi, yeni bir hukuk yapılana kadar geçerlidir ve eğer yeni hukuk yapılması sulandırılacak ve uzatılacak olursa bu gerekçe ortadan kalkar.
*
Hukukun iki tane kaynağı vardır. İlahi/tabi kurallar ile insan… Marifet bunun ikisini harmanlayabilmekte… Bu kaynakları birbirinin zıttı ve alternatifi haline getirmeden ve çatıştırmadan aynı kompozisyon içine alabilen dünya görüşleri, hukukun kaynağı ve meşruiyeti ile ilgili problemleri çözmüş olur. Kaba bir bakışla bakıldığında birbirine taban tabana zıt gibi görünen ve aynı kompozisyon içinde harmanlanması imkansızmış zannını veren iki kaynak, aslında birbirinin mütemmimidir.
İnsanlık tarihinde tek bir mecra bunu gerçekleştirmiştir. Risalet ve Nübüvvet, ilahi hukuku yeryüzüne indirmiş fakat inanmayana kendisini tatbik etmemiştir. İlk ve son din olan İslam, tekliflerini insanlığa sunmuş ve inananlara kendini tatbik etmiş, inanmayanlara kendini asla tatbik etmemiştir. Beşeri tüm hukuk sistemleri, cari oldukları ülkedeki tüm insanlara (inancı ne olursa olsun) kendini zorla tatbik etmiştir. Bu manada tüm siyasi ve hukuki sistemler (demokrasi ve beraberindeki hukuk da dahil) kendilerini zorbalıktan kurtaramamıştır.
Zulüm, “hukuk marifetiyle yapılan sistematik haksızlık” tarifimizin anlaşılmasında zorluklarla karşılaşıldığını gördük. Her nedense zulüm ile hukuk bir araya getirilmemektedir. Zulmün tatbikatla ilgili bir durum olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Doğrusu zulüm, tatbikatta da ortaya çıkabilmektedir. Fakat zulmün aslı ve derin olanı, hukuk marifetiyle yapılanıdır. Bu manada zulüm, insanlara “inanmadığı hukukun” tatbikidir. Hukukun kaynağının insan olduğu nokta burasıdır. İnsanlar için adalet, inandıkları hukukun kendilerine tatbik edilmesidir.
Hiçbir gerekçe, insanlara inanmadıkları hukukun tatbikini mazur göstermez. İnanılmayan hukukun tatbiki, meşruiyet kaynağından yoksundur. Meşruiyeti olmayan bir hukukun veya tatbikatın tek anlamı var; zorbalık ve zulüm… Güçlü olanların zayıf olanlara kendi hukuklarını (ve tabi ki kendi dünya görüşlerini) zorla tatbik etmesi, çıplak güçten başka hiçbir izaha imkan vermez. Kaynağı çıplak güç olan her metin ve tatbikat, zulmün ta kendisidir.
İnsanın tabi olacağı hukuku seçme hakkı yoksa, bunun dışındaki tüm seçim hak ve imkanları komiklikten başka bir şey değildir. Hürriyet, en temel olan seçme hakkının bulunmasıdır. Dünya görüşü ve hukuk seçimi, seçimlerin anasıdır. Anlaşılacağı üzere bu seçim, “iman seçimi”dir. İnsanların neye (hangi dine, hangi dünya görüşüne ve dolayısıyla hangi hukuka) inanacağına dair bir seçim hakkı olduğu düşüncesi, hürriyetin temel tarifi ve kabulüdür. Öyleyse hürriyet; insanın hangi imana sahip olacağı noktadaki seçim hakkıdır.
İman… En yalçın meselelerin bile bir anda çözümünü mümkün kılan “temel insani yöneliş”… İman; ilahi kaynak ile insan kaynağını harmanlayan tılsımlı vaka… Bir tarafta insanın temel tercih hakkı diğer tarafta tercih edilecek hukuk metni… Konuya kuşatıcı şekilde bakıldığında, hukukun tek meşruiyet kaynağı kalmaktadır ve o da imandır.
Meşruiyet, doğruluk teminatı değildir. Tatbikini anlaşılır ve riayetini mecburi kılan bir gerekçedir. Meşru hukuk, “doğru hukuk” olmak zorunda değildir. Bu durumun izahını mümkün kılan vaka ise imandır. İnsan inandığı hukuka itaat eder ve etmelidir. Ve insana inandığı hukukun tatbik edilmesi, zulüm değil adalettir, tatbik edilen hukuk yanlış olsa da… İşte bu nokta, milyonluk orduların savaş meydanına çıkmasına vesile olan çelişki kaynağıdır. Herkes kendi inandığı hukukun “doğru” olduğuna tabi ki emindir. Öyleyse tüm insanların “doğru” olan kendi inandıkları hukuka riayet etmesi gerekmektedir. İşte bu anlayış ve mantık silsilesi, “doğruların savaşını” meydana getirmektedir. İki ordunun “doğru” için karşı karşıya saf tuttuğu cephede, nedense tarafların doğrularının “kendi doğruları” olduğu anlaşılmamaktadır.
İlla “tek doğru” ve “tek hakikat” varsa o Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gönderdiği dindir. Fakat Allah, gönderdiği dinin muhtevasına, dinine inanmayan insanlara dinin tatbik edilmesini istememiş ve insanlar hangi dine, dünya görüşüne ve hukuka inanıyorlarsa onlara göre yaşamaları imkanının verilmesi ölçülerini yerleştirmiştir. Allah’ın varlığına, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin, O’nun hak peygamberi ve İslam’ın son hak din olduğunu göstermeye, İslam’ın bu noktadaki esasları yalnız başına kafidir. Zira insanlık tarihi boyunca bu husus akıl tarafından keşfedilememiş ve hala tatbikat altyapısı oluşturulamamıştır. İslam, bu esasları on dört asır önce getirmekle, ilahi kaynağa sahip olduğunu göstermiştir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir