İNSAN TABİAT HARİTASI-2-“İNSANİ ALAN” ARAYIŞI

İNSAN TABİAT HARİTASI-2- “İNSANİ ALAN” ARAYIŞI
İlk insandan başlamak üzere, tüm insanlığın bu güne kadar yaptığı her iş, insan tabiat haritasının misallerini gösterir. İnsan cinsinin baştan beri yaptığı ve bu günden kıyamete kadar da yapacağı her şey, insan tabiat ufkunun dışında değildir. Milyonlarca insanı öldürmek, insanları hayvanlardan daha vahşi şekilde katletmek, işkencenin (ilgilenmeyenlerin) hayaline bile gelmeyecek her çeşidini insan ve hayvan üzerinde denemek fiillerinin hepsi, insan tabiat haritasının tabii neticeleridir. Tabii neticeleridir çünkü tabiatının mümkün kıldığı hadiselerdir. İnsan, tabiatı üzere bırakıldığında bunların hepsini yapabilir, yapmıştır.
İnsan tabiat haritasını bilmeyenler, anlamayanlar, bunun üzerinde çalışmayanlar eğitim sistemi kurmaya çalıştıklarında, tabiat haritasının hangi koordinatlarında insan yetiştirdiklerini bilmedikleri için, “en vahşi alanda” merkezleşmenin misalleri de görülmüştür. Eğitim sistemi, insan tabiat haritasının herhangi bir alanına denk gelmekte, o alanı kuvvetlendirmekte, o alan üzerinde bir insan inşa etmektedir. Bilindiği üzere, her eğitim sistemi, “insani eğitim” maksadı güder ve tam anlamıyla “insan” yetiştirdiğini iddia eder. Fakat insan tabiat haritasından habersiz olanlar (bu derinlikte fikir ve idrak sahibi olmayanlar) eğitim ile hedefledikleri “insan modeli” konusunda zar atıyorlar. İnsanlık tarihi, medeniyet mecraları (peygamberler silsilesi) haricinde, zar atma tarihidir. Tarih, zar atma kavgasının vahşi neticelerini arşivlediği için, belli belirsiz zar atmaya karşı bir tavır geliştiğini söylemek de mümkün.
Eğitim sistemlerinin yetiştirdiği “insan modellerinin” insanlığa çok pahalıya malolduğunu kayda geçen tarihi müktesebat, “doğru insan modelini” yetiştirme konusunda acze ve ümitsizliğe düşmüştür. Nasıl yetiştirirlerse yetiştirsinler, neticede çok ağır maliyetlerle karşılaştıkları için, liberalizme savruldular. “Madem her tür eğitim sistemi milyonlarca insan canına maloluyor, öyleyse bırakın insanları ne istiyorsa onu yapsın” türünden liberal yaklaşımlar itibar görmeye başladı.
Meselenin insan tabiat haritasını çözmek, anlamak, o haritadaki “insani alanı” görmek ve o alan çerçevesinde “insan tarifi” yapmak olduğunu anlamayan aciz akıllar, uçsuz bucaksız bir çaresizliğin içinde kıvranıyor. Liberalizm, insanı, tabii haline bırakmak olarak kabul görüyor. Oysa insanın tabii hali zaten vahşi… Medeniyet tarihi (peygamberler tarihi) haricindeki tarihi çizgi, vahşet müktesebatından ibarettir.
Felsefi cereyanlar insan tabiatının tesiri ile şekillenmekte, o tabiattaki mecralara dökülmekte, döküldüğü mecraların hastalıklarıyla malul olarak gelişmektedir. İnsan, tabiatından azade (müstakil) hale gelemediği (gelmemeli zaten) için, tabiat özelliklerinin girift örgüsündeki ağa takılıyor. Filozofların ferdi tabiat haritası (mizaç terkibi), insanlığın tabiat haritasının hangi koordinatlarında temayüz etmişse, o alanın fikrini üretiyor ve bir felsefi cereyan meydana geliyor. İnsanlar, insanlığın tabiat ufkuna mahkum oldukları gibi, her ferd de, kendi tabiat haritasına yani mizaç terkibine mahkum. İnsan tabiat haritası ile ferdi mizaç terkibi, insanların “gerçeklik kavrayışının” psikolojik altyapısını oluşturuyor. Kendi mizaç terkibinde meydana gelen fikir ve hadiseler, o kişi için “kaskatı gerçeklik” olarak zuhur ediyor. Kendi mizacını aşamayan ferd, kendi mizacı dışında da farklı insan mizaç terkipleri bulunduğunu, bunu mümkün kılan insan tabiat haritasının çok hacimli olduğunu farketmeyen kişiler ise kendi mizaç hususiyetlerinin ürettiği fikir ve hadiseleri, tek gerçeklik zannediyor. Filozoflar, keskin istidatlara, yüksek zekaya, kuvvetli duygulara sahip insanlar olduğu için, mizaç terkiplerindeki hususiyetler çok net, belirgin ve etkileyicidir. Kendinden (mizacından) en fazla ve en güçlü şekilde etkilenen insanlar bunlardır. Demek ki felsefe, insanlığın tabiat haritasında serazat seyahat etmektir. Hangi filozofun hangi limanda demir atacağını ise o filozofun mizaç terkibi tayin ediyor.
Filozofların, kendi mizaç terkibinin dışına çıkabildikleri, bunu akıllarıyla yapabildikleri düşüncesi, umumiyetle hüsn-ü zandır. Aklın, kişinin mizaç terkibinin dışında seyahat imkanı olduğu doğrudur fakat bu seyahati, hissi (psikolojik) gerçeklikten mahrumdur. Hissi (yani mizaci) gerçeklikten mahrum olan tefekkür seyahati, fikir sahibi olmayı ve fikirde istikrarlı davranmayı mümkün kılacak kaynaklara sahip değildir.
Felsefe, insan tabiat haritasındaki “insani alanı” bilmediği, bulamadığı, bulmaktan da ümidini kestiği için “diyalektik metodu” geliştirmiş (aslında uydurmuş) ve varlığını bu sebeple garanti altına almaya çalışmıştır. Uydurmuştur zira bir fikrin zıddını düşünmek, en kolay tefekkür yoludur ve zaten zihni çalkantılar buna teşnedir. En cahil insanlar bile, beyan edilen fikrin zıddını düşünebilme imkanına sahiptir. Zihni evrenin tabii çalkantılarından olan bu durumu, güya metot haline getirerek kendi varlığını önemli kılmaya çalışmıştır. Bu kadar basit bir metoda (metot diyeceksek eğer) “hakikat arayışı” gibi en girift ve zorlu işin mesuliyetini yüklemesi, başlıbaşına saçmalamaktan ibarettir. Artık bilinir ki (bilinmelidir ki) yanlış bir fikrin zıddı mutlaka doğru fikir değildir. Zira yanlış sayısızdır ve her yanlışın birden çok zıddı vardır ve yanlışın zıddının da yanlış olma ihtimali fevkalade yüksektir. Buna rağmen, hakikati, diyalektik işleyişin fi tarihinde bulunacağını söylemek gibi bir tarihi dolandırıcılığa mahkumdur. Şu ifadeye bakın; “diyalektik işleyiş, en nihayetinde hakikati-doğruyu- bulur”. Binlerce yıl geçti, diyalektik işleyiş sonuca varamadı, binlerce yıl daha geçebilir ve yine neticeye varamayabilir ama bunu hiç dert etmiyorlar. Hakikatin bulunamadığı zaman dilimindeki insanları aldatmış olmayı da hiç umursamıyorlar.
*
İnsan tabiat haritasındaki “insani alan”, hakikatin ikame edileceği sahadır. Bu alanı tespit edemeyen, tespit edip de tesviye edemeyen, hakikati iç dünyasında yeşertemez. Zihni ve kalbi evreninde hakikati ikame edemeyenler, dünyada hakikate uygun bir hayat yaşayamazlar. Hakikat, nazari manada bulunmuş olsa bile, insan, iç alemini hakikat ile inşa edemediğinde (önce hakikati iç dünyasında ikame edemediğinde) hakikat ile hemhal olamaz. Zaten hakikatin topyekun ifadesi olan Kur’an-ı Kerim orta yerde duruyor. Kur’an-ı Kerim elimizde olmasına rağmen hakikat ile vuslatın vaki olmaması, insan tabiat haritasındaki “insani alanın” keşfedilememesi ve hakikatin muhtevasının o havzaya serpilememesindendir.
İnsan tabiat haritasının koordinatları, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile tespit ve beyan buyrulmuştur. Müslüman fikir ve ilim adamları da kendi mizaç terkiplerine mahkum oldukları için, hakikatin topyekun ifadesini, kendi mizaç ufuklarına göre anlamakla malul haldedir. Mizaç terkiplerinin oluşturduğu psikolojik gerçeklik ufku, hakikatin yekununun, bu ufka denk gelen kısmına meyletmelerine sebep olmaktadır. İslam’ın yekunu görülememekte, oluşturduğu büyük terkibe nüfuz edilememekte, herkes kendi mizaç gerçekliğinden bakmaktadır. Enfüsi mizaç gerçekliği, İslam’ın büyük terkibini anlamak yerine, suni terkiplere ulaşılmasına sebep olmaktadır. İslam’ın büyük terkibinin merkezi, ölçüleri, muvazenesi, kişilerin kendi mizaç hususiyetlerinin tekabül ettiği insan tabiat haritasındaki koordinatlarda aranmaktadır. Netice; hakikatin ikamesi değil, vehimlerin ikamesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir