İNSAN TELAKKİSİ

İNSAN TELAKKİSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 17. sayı)

Bu yazıda, müstakil olarak insan telakkisinden bahsetmeyecek, meselenin tedrisat istikametine bakan yönünü tetkik edeceğiz. Müstakil olarak insan telakkisi, binlerce ciltlik bir müktesebatı gerektirecek kadar hacimlidir, kadimde de zaten böyle olmuştur. İnsan telakkisi ile ilgili temel tespitleri de, Haki Demir’in “İslam maarif anlayışı-1-Temel telakkiler” isimli eserinden iktibas etmeyi uygun gördük.
*
Mezkur kitabın “İnsan telakkisi” başlığı altında Haki Bey, çetin bir meseleye temas eder;

“Kainatta, fani olan ile baki olanın aynı bünyede yaşadığı tek misal, insandır. Belki cinlerde böyledir ama cinlerin bedenleri de madde olmadığı için kısmen de olsa farklıdır. İnsan, bu kadar hususi bir varlıktır, bu kadar büyük bir ihsana muhatap olmuştur. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin emri (iradesi) olmadan, ruhu bedene hapsetmek, bedenin de ruhu taşımasını sağlamak muhaldir. Bu sebeple ruh ile bedenin beraberliği, aklın ötesindedir. Başka bir ifadeyle, ruh ve bedenin tabiat hususiyetleri, aynı bünyede birlikte yaşamalarını imkansız kılar. Bu beraberliği mümkün kılan, iki unsurun tabiat hususiyetlerinin üstünde bir “kudret” ve o kudretin emridir.”
Bu nokta tedrisat telakkisi ve tatbikatı bakımından fevkalade mühimdir. Zira İslami tedrisatın insandaki temeli, ruhi süreçlerle ilgilidir. Kalbi-ruhi süreçlere dair bir şey söylemediğimizde, İslami tedrisattan bahsetmiyoruz demektir ki bu ihtimalde insandan da bahsetmiş olmuyoruz. Zira insanı insan yapan esas varlık (ve kaynak) ruhtur.
Ruh ile beden arasındaki münasebetin anlaşılmasındaki zorluk, aynı zamanda tedrisat telakkisinin izah ve tatbikatındaki zorluktur. Ruh ile beden arasındaki münasebete dair bir şey anlamazsak, ruha ulaşmak, ona dair bir tedrisat usulü geliştirmek nasıl mümkün olabilir? Kadim zamanlardaki başarılara rağmen, modern zamanlarda tedrisat bahsindeki derin başarısızlığımızın sebebi, bu meselede gizlidir.
Kadim zamanlardaki tedrisatımızın başarılı olması, kalb ve ruh mütehassısları olan tasavvuf ehlinin meseleye vaziyet etmesinden kaynaklanır. Öncelikle tasavvufun sadece tekkede bulunduğu ve mesela medresede tesirinin ve dahlinin olmadığı düşüncesi, bilgisizlikten kaynaklanır. Tedrisat süreçlerinin temeli olan ruhi süreçler, tekkede de medresede de tasavvufun tasarrufu altında olmuş, böyle olduğu devirlerde yüksek başarılar kazanılmıştır.
*
Günümüzün hakim kültürü ve bilgi telakkisi olan batının meseleye bakışına dair Haki Beyin teşhisi dikkate alınmalıdır;
“Materyalist düşüncenin ruhu kabul etmemesi, ruhu kabul edenlerin de, ruhu, bedenin (umumiyetle beynin) fonksiyonu olarak düşünmesi, kendi içinde tutarlıdır. İslam’ın bahsini ettiği ruhun bedende bulunması, “Yaratıcı Kudreti” ilzam eder, bu husus ise ancak İslam’ın külli manası içinde anlaşılabilir.”
Meseleye bu çerçeveden bakıldığında, batının ruhçusu da materyalisttir. Batının spritüalistleri de materyalist olduğu için, tedrisat telakkileri, en azından İslam’ın beyan ettiği ruhla ilgili değildir ve bizim ruhi süreçlerimize hiç temas etmez. Bu mesele şu noktadan önemlidir; batının bilgi ve kültür hakimiyeti altında yaşadığımız bugün, tedrisat telakkimizi oradan alamayız, almamalıyız. Bu sebeple tedrisat telakkimizle ilgili ilk yapacağımız iş, hayvandan geldiğini iddia eden ve gelişmiş hayvan tezinden başka insan telakkisi olmayan batının bilgi ve zihin işgalini bitirmeli, kendi öz kaynaklarımıza dönmeliyiz. Özellikle tedrisat telakkisine dair batıdan alacağımız tek kelime bile yoktur, olmamalıdır. Batının eğitim-öğretim anlayışı, hayvanlara tatbik edilen bir metottur, çünkü insanı hayvan olarak görür. Batının eğitim-öğretim anlayışını ithal etmek, insanımızı hayvanlaştırır.
*
İnsan telakkisinden ruhu ve kalbi çıkardığımızda geriye kadavra kalır. Kadavraya zaruri olarak “can” eklediğimizde ve yine ruh ve kalbi reddettiğimizde, en fazla bir zihni evren oluşur. Böylece her şey zihni evrene mahkum hale gelir, ruhsuz ve kalbsiz olarak…
Ruh ve kalb varsa baştan sona başka bir tedrisat anlayışı, yoksa başka bir eğitim-öğretim anlayışı zuhur eder. Hem ruha ve kalbe inanıp hem de batının bilgi işgali altında bunlar yokmuş gibi davranan Müslümanlar, birbirinden bu kadar farklı iki anlayışın açıkça görünmesine rağmen, tedrisat telakkisini batıdan ithal etmekte mahzur görmüyorlar. Bu hal, kabul ve izah edilebilir bir durum değildir.
*
Medrese olmak iddiasındaki bazı kuruluşların bile İslami tedrisatı sadece okunan metinlerin farklılığı ile izah ediyor olmaları, tedrisat telakkisine sahip olmadıklarını gösteriyor. Tedrisat telakkisine sahip olmayan müderrislerin bulunduğu bir çağda yaşıyor olmak ne kadar hazindir.
İslami ilimlerin, batıdan nakledilen tedrisat telakkisine bağlı olarak sadece zihinlere intikal ettirilmesiyle meşgul olmak, İslam’ı entelektüel meşgale haline getirmek olmaz mı? Kalb, ruh ve nefs meselesini tedrisat anlayış ve tatbikatına dahil etmeden, mesela Tefsir ilmini tahsil etmek, onu nefsin meşgalesi haline getirmez mi? Bir medresede, kalbin tasfiyesi, nefsin terbiyesi ve ruhun tasarrufu gibi meselelere dair tek bir dersin olmaması, İslami tedrisata dair tek cümlelik bir fikrimizin olmadığı manasına gelmez mi?
İslami tedrisat, sadece “ne okutulduğu” ile mahdut bir faaliyet midir? Ne ile okutulduğu, nasıl okutulduğu, insan iç aleminde hangi safhaları hedeflediği gibi meseleler medreselerin müfredatında yoksa ne yapıyoruz? Meselenin sadece bilgi naklinden ibaret hale getirilmesi manasındaki bu hal, mesela neden alim yetişmediğini izah etmiyor mu? Kalbin, ruhun ve nefsin halleri ile ilgili tek satır bilgi ve tatbikatın olmadığı medreseler, müfredat mahfuz olmak üzere tedrisat usulü cihetinden batıya teslim olmuş değil midir?
Cümlelerimizin neden “hüküm” değil de soru şeklinde olması anlaşılıyordur umarız. Memleketteki medreselerin aleyhinde olmak istemiyoruz ama onların da kendilerini gözden geçirmesi lüzumu açık değil mi?
RAMAZAN KARTAL ramazankartal2000@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir