İNTİKAM, ADALET VE DARBE DAVALARI

İNTİKAM, ADALET VE DARBE DAVALARI
Türkiye’de meseleleri ortasından konuşmak gibi bir problem var. Tarif edilmemiş, ne olduğunun bilindiği zannedilen mefhumlarla (kavramlarla) bodoslama ithamlar yapılıyor. Ülkede dil devriminden sonra “mana dili” olan ıstılah kaybolmuş, eski mana haritası ortadan kaldırılmış, onun yerine de yeni bir “mana haritası”, modern tabirle terminoloji kurulamamıştır. Bu boşluk, tüm tefekkür faaliyetlerini, fikir beyanlarını ve tartışmaları zehirliyor.
28 Şubat soruşturmasında bu problemi “intikam” mefhumu merkezinde yoğun olarak yaşıyoruz. İntikam, kendisine karşı suç işlenmiş olan “mazlumun”, bu suça ceza verme duygusu ve bu istikametteki faaliyetleridir. İntikam mefhumunu ne kadar zorlarsanız zorlayın, merkezindeki bu “özü” ortadan kaldıramazsınız. Merkezinde bu öz bulunduğu müddetçe, intikam duygusu, düşüncesi ve faaliyeti tenkide değil, haklarının peşinde olmak bakımından, takdire şayan bir tavırdır.
Kendine (şahsiyetine veya malvarlığına) karşı suç işlenen insandan beklenen nedir? Boyun bükmek, zulme razı olmak, zalimleri affetmek mi? Piyasaya bu türden duygu ve düşünce pompalayanlar, farkında olarak veya olmayarak, zulmün devamını istiyor, zulme rıza göstermeyi teşvik ediyor, zalimin yanında yer alıyor değiller midir? İnsanların psikolojik dünyalarında zulme karşı kin ve intikam duygularının yeşermesi normal ve sağlıklıdır, bunun aksi psikolojik organizasyonlar, “hastalıklı bir ruh halini” gösterir.
Nasıl bir insan tasavvurumuz var? Birileri mütemadiyen zulüm yapabilmeli ve halk da mütemadiyen bu zulme katlanmalı ve seyirci mi kalmalı? Zulme seyirci kalan, zalimlerden nefret etmesi gerekmeyen, onlara karşı isyan etmeyi aklından geçirmeyen bir insan türü mü inşa etmeye çalışıyoruz? Silik, umursamaz, isyan etmez, buna mukabil, askerin her yaptığını hazmeden, ülkenin Kemalist seçkinleri diye tesmiye olunan “zararlı virüs güruhuna” her şeyi yapma salahiyeti veren bir kişilik kompozisyonu mu istiyoruz?
*
İntikama methiye mi diziyoruz? Hayır… Fakat intikam denilen efsunlu duygu türü, zulmün karşısındaki mukavemetin ruhi kaynağı ve altyapısıdır. Bu duyguyu kaybetmek, zulme karşı mukavemetin organize edilemeyeceği psikolojik evrenler kompoze eder. İntikama methiye dizmiyoruz ama intikam duygusunun yok edilmesi halinde ortaya çıkacak neticenin, intikam duygusunun canlı olması halinde ortaya neticeden çok daha kötü olacağını söylemeye çalışıyoruz.
Ceza hukuku felsefesinin intikamı reddetmesi, intikam duygusunu reddetmek değil, intikamın adalet mercii tarafından alınması gerektiği düşüncesine dayanır. Kötü olan intikam değil, intikamın, zulme uğrayan fertler tarafından alınmasıdır. Çünkü insanların hepsi hukukçu olmadığı için, kendilerine karşı işlenen suçun “ceza miktarını” doğru tayin edemezler. Suçluyu cezalandırırken, ceza miktarını aşıp, kendileri de suç işlemeye başlarlar. Ceza hukukunun temelindeki düşünce, fertlerin intikamlarını alırken, yeni suçlar işlenmesine mani olmaktır. Adalet, mazlumun elinde gerçekleşmez, zira mazlum, asla sınırda duramaz. Sınırda duramamakta da mazurdur, zira zulme uğramak insanın zihni ve kalbi evrenini darmadağın eder.
İntikam alma işini mazluma vermemek, mazlumun intikamının alınmaması manasına gelmez. Mazlumun intikamını almayan her faaliyet (yargı faaliyeti de olsa) saçmalıktan ibarettir. Ceza hukuku, intikam hukukudur ve ceza yargılaması intikamın alınması işlemidir. Ceza hukuku ceza miktarını tayin ederken, mağdurun uğradığı zarar ile suçluya (zalime) verilecek ceza arasındaki muvazeneyi (dengeyi) gözetir, adalet tam olarak budur. Ceza yargılaması ise bu dengenin mahkeme kararındaki ilamıdır.
Ceza yargılamasının ferdi intikam eyleminden bir farkı da, hukukun ve mahkemenin, mağdurun intikamını almanın yanında, cemiyetin haklarını ve içtimai nizamı da gözetmesidir. Çünkü hiçbir suç, tek ferde karşı işlenmiş olamaz. Bir kişiye karşı işlendiği düşünülen suçların bile içtimai etkileri ve zararları vardır. İntikam, mağdur (veya mazlum) tarafından alınırsa, içtimai fayda gözetilemez. Bu sebeple ferdi intikam çabaları, zarar ile ceza arasındaki muvazeneyi kursa bile içtimai zararı nasıl karşılayacağını bilemez. Bu ve benzeri sebeplerle “ihkak-ı hak”, “meşru müdafaa” haricinde men edilmiştir.
“Sadece bir tek kişiye karşı suç işlenemez” gerçeğini herkes biraz düşündüğünde anlar. Bir insanı öldürdüğünüzde sadece o insanı öldürmekle kalmıyor, karısını dul, çocuklarını yetim bırakıyorsunuz. Üç beş çocuğu yetim bırakmak ayrıca bir zarar değil midir? Daha geniş içtimai zararlarda meydana geliyor; mesela, elli yaşlarında kendi alanında uzman bir kişiyi (mesela bir beyin cerrahını) öldürdüğünüzde, cemiyeti o “kıymetten” mahrum ediyorsunuz. Bunun ayrıca bir zarar meydana getirmediğini söyleyebilir misiniz? Bu manada haksız fiillere dayalı tazminat cezaları, hem ferdi zararları hem de içtimai zararları ortadan kaldırmak içindir.
*
Darbelerdeki en büyük içtimai zarar; cemiyetteki hukuk ve ahlak anlayışını imha etmesidir. İnsanlar herhangi bir iş yapmak için kanuna ihtiyaç duymaz hale geliyor. İşinde başarılı olmak için hiçbir ahlaki kuralı umursamaz hale geliyor. 28 Şubat sürecinde insanların şu tür sözleri kullandıklarını çok hatırlıyorum; “para kazanmak için dürüst olmayacaksın”, “dürüstlük işe yaramıyor”, “bir iş yapmak için asker dayın olacak”, “ne yaparsan yap, Ankara’da bir siyasetçiyle irtibatın bulunacak”, “polis ve jandarmayla ilişkin yoksa mafyalık taslama” vesaire… Bunlardan ibaret değil tabii ki, hatırladığım ve hatırlamadığın yüzlerce söz ve davranış misali var, hukuk ve ahlak anlayışının yozlaştığına dair. Bunların hepsini saymaya gerek yok, çünkü herkes bu sözleri duydu, birkaç misalle insanların hafızalarını tazeleyelim istedik.
Devlet hayatında hukuk (ve kanun) hakimiyetini, cemiyet hayatında ahlaka riayet hassasiyetini ortadan kaldıran bir faaliyet yekunudur, darbe. 12 Eylül, 28 Şubat, Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalardaki yargılamalar, “hükümete karşı darbe yapmak veya teşebbüs etmek” suçlarından yapılıyor. Oysa halkta meydana getirdiği zararlar, hükümeti ıskat etme suçuna nispetle devasa çaptadır. Hukuk hakimiyeti ortadan kaldırılır ve halkın hukuka riayet ihtiyacı imha edilirse, o ülkede devlet yok demektir. Darbeler, anayasayı geçici süre askıya alan hareketler değil, verdikleri zararlar bakımından devleti ve devlet anlayışını imha eden operasyonlardır. Darbelerin dış bağlantılarında bu husus açıkça görülebilir; ABD ve İSRAİL’in Türkiye’deki darbeleri organize etmeleri veya desteklemeleri, Türkiye’yi “devlet” olarak görmemelerindendir. Kendi ülkelerinde darbeyi rüyasında görse “kabus” diye yatağından fırlayacak adamların, Türkiye sözkonusu olunca hızlı bir darbeci haline gelmesi, Türkiye’de bir devlet olmadığına inandıklarını gösteriyor.
12 Eylül, 28 Şubat ve diğer darbe teşebbüsü davalarının üç ciheti var. Fertlerin zararı, cemiyetin (milletin) zararı, devletin zararı… Fertlere karşı işlenen suçlar için her ferdin intikamı alınmalı ve uğradıkları zararlar da tazmin edilmelidir. Millete karşı işlenen suç, ahlakın, itimadın, dürüstlüğün imhasıdır. Bunlar hayatın altyapısıdır. Millete karşı işlenen suçun cezasının verilebilmesi için, suçu işleyen her ferdin, suça katkısı ne kadar az olursa olsun, yargılanması gerekir. Yargı, suça katılan, katkıda bulunan, teşvik ve tahrik eden, yardım ve yatakçılık yapan her ferdi cezalandırmadığı durumda, milletin yargıya (ve hukuka) itimatsızlığı bitmez aksine hala iltimasın, istismarın, yargı muafiyetinin bir şekilde devam ettiği kanaati kökleşir. Devlete karşı işlenen suçun cezası ise, devletin, bir daha darbe yapılmasını mümkün kılacak her türlü yapıyı tasfiye etmesidir. Bu ceza, yargı tarafından değil, TBMM tarafından verilmelidir. Herkesin bildiği üzere darbenin fikri kökleri askeri okullardaki eğitimdedir, bu sebeple ordunun eğitim kurumları elinden alınmalı, müfredatı yeniden düzenlenmeli ve Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmalıdır.
*
28 Şubat soruşturması başladığından beri efkar-ı umumiyede çelişik fikir ve beyanlar tedavüle girdi. Mümtaz’er Türköne’nin “intikam istiyorum” muhtevalı yazısı, İskender Pala’nın, “sevinemiyorum” muhtevalı beyanları gibi… Darbesever medyanın kalemşörleri Mümtaz’er Türküne’yi, “intikam istiyorum” dediği için linç düşüncesiyle itham ve tahkir ediyorlar buna karşılık İskender Pala’yı da “kahraman” ilan etmekle meşguller. Mümtaz’er Türköne’nin duygu, düşünce ve tavrı doğru ve sıhhatlidir. Zulme uğrayan bir insanın, zalimlere karşı hiçbir tepki vermemesidir ki, tam olarak patolojik bir haldir. İskender Pala’ya gelince, tavrı ve beyanları sıhhatsiz ve yanlıştır. Pala’nın tavrı, tasavvufi derinliklerdeki “insan-ı kamil” tarifinde zuhur edebilecek “ruh yüceliği” olarak değerlendirilemez. Tasavvuf, ferde karşı işlenmiş olan suçlarda derin bir “affetme” yüceliğine sahiptir ama “hakikate” ve cemiyete karşı işlenen zulümlere karşı asla müsamahakar değildir, tasavvufu böyle anlamak, onu anlamamaktır. Böyle anlaşılan tasavvuf, zulme karşı halkın “afyonu” haline gelir ki, tasavvufun özü imha edilmiş olur. Bu sebeple Pala, şahsına karşı yapılmış zulüm ile cemiyete yapılmış zulmü birbirinden tefrik etmeli, cemiyete yapılmış olan zulme karşı en derin öfkeyi duymalı ve bunu yüksek sesle talep etmelidir. Hassasiyet ve merhamet şovu yapmanın zamanı değil. Tüm milletin uğradığı zulüm karşısında, “affedici” veya “merhametli” tavırlar takınmak, millete, başka bir zulüm yapmaktır.
“İntikam çığlıkları” attığı söylenerek mahkum ve tahkir edilmek istenen insanlar, intikamlarını yargı yerine kendileri almak istedikleri ana kadar gayet asil bir tavır içindedirler. İntikamlarının yargı tarafından alınmasını istedikleri müddetçe, hem intikamlarının, hem öfkelerinin, hem kinlerinin takipçisi olmalıdırlar. Bu ülkenin selamete çıkmasının mühim şartlarından birisi tam olarak budur. Türköne ve benzeri beyanlarda bulunan diğer fikir ve ilim adamları, darbeseverlerin ithamları veya “içerdekilerin” hassasiyet şovlarına aldırış etmeden ve geri adım atmadan devam etmelidir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir