İŞGALİN KARARGAHI ÜNİVERSİTELER

İŞGALİN KARARGAHI, ÜNİVERSİTELER

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Türkiye’de maalesef bilim tahsili kalmadı, bu sebeple bilim de kalmadı. Üniversiteler, “meslek yüksek okulu” haline geldi, sadece meslek edinmek için gidilen resmi kuruluşlardan ibaret bir hal aldı. Meslek edinmek de bir tedrisat meselesidir muhakkak ama tedrisatı bu meseleye mahkum hale getirmek, ilmi idam etmektir.
Her ne kadar üniversitelerden mezun olduktan sonra akademik süreçlere devam etmek gibi “bilim tahsili” olduğu zannedilse de, üniversiteyi meslek edinmek için okuyanlar, akademisyenliği de bir “meslek” olarak görmektedir. Üniversite de buna uygun davranmak için elinden geleni yapmakta, bilim tahsili ve sonunda bilim üretimi gerçekleşmemektedir.
Üniversiteler, batının bilimini bu ülkeye taşıyan posta kuruluşlarıdır, akademisyenler de postacı kimliğine bürünmüş, bunu kanıksamıştır. “İlim” zaten yok, batı bilimi de hakkıyla tahsil edilememekte ve üretilememektedir. Ülkede bir tane bilim kuruluşu yoktur.

Buna rağmen bilim üniversitenin tekeline alınmış, üniversite dışında hiçbir bilim faaliyetine geçit verilmemiştir. Tercümesi şöyledir; “Batıdan kopyalama işini ancak biz yaparız”. Kopyalama işini “bilimsel” bir faaliyet haline getirmişler, birtakım kaidelere bağlamışlar, onun da ancak üniversitede mümkün olacağını resmi ve fiili olarak kayıt altına almışlar. “Bilimsel” eser denilen çalışmalar, yüzde doksanı batıdan iktibas, yüzde beşi iktibaslar arasındaki bağlaçlar, yüzde beşi de çekingen üslupla müellifin kırık dökük fikirleri… Ne kadar komik bir manzara… İntihal, ilmi hırsızlık anlamında suç sayılmış fakat eserin yüzde doksanı iktibas edildiğinde ilmi hırsızlık sayılmamıştır. Çünkü aldığı kaynağı bildirmektedir. Kendi eserinde kendi fikri ve ilmi olmayan akademisyen, tahkir ve tahfif edilmemekte, aksine “iyi kopyaladığı” için bilim adamı sayılıp taltif edilmektedir. Aksine, kendisi bilim üretmeye çalışanlar tahfif edilmekte, kitaptaki kopya miktarı azaldıkça itibarı da azalmaktadır.
*
Batının materyalist temelli pozitif bilimini, hem de kopyalayarak ülkeye taşımak, bu şekilde batı bilgi işgalini gerçekleştirmekle vazifeli olan üniversite, emperyalizmin en derin işgal kolunu temsil etmektedir. Üniversiteler öyle bir işgal harekâtı yürütüyor ki, milletin aklını, aklın verimleri olan tefekkürü, tefekkürün çeşitleri olan ilim, fikir ve sanatı zapt altına alıp, kendi merkezinde ve kendi kaynaklarında faaliyet göstermesini önlüyor ve batı bilgi evrenine mecbur ve mahkum ediyor. Esas esaret veya esaretin esası, batı bilgi evrenine mahkum olmamızdır, bunu sağlayan da üniversitelerdir. Öyleyse esas kurtuluş savaşı batı bilgi evreninden çıkmak ve kendi kadim bilgi evrenimize avdet etmektir, bu durumda kurtuluş savaşı önce üniversitelere karşı başlatılmalı, sonra da üniversitelerde yürütülmelidir.
Bu ülkede “vatan” mefhumu, toprak parçasından ibaret bir anlam (mana değil) kazanmıştır. Vatan denilen toprak parçasının sınırları tespit edilmiş, sınırlarına gümrük merkezleri kurulmuş, toplu iğne bile gümrüğe tabi tutulmuştur. Buna mukabil bir bilgi evrenimiz (vatanımız) yoktur, her türlü bilgi gümrüksüz şekilde girmekte, hatta teşvik edilmektedir. Oysa ruhun vatanı bilgi evrenidir, kendine uygun bir bilgi vatanına sahip olmayan ruh, zuhur edemez, hakimiyet kuramaz. Esas vatan bilgi vatanıdır, esas kurtuluş da batının bilgi evreninden çıkmaktır.
Bugün dünyada batının bilgi telakkisi hakimdir, bu sebeple dünya batının bilgi evreni, yani vatanı haline gelmiştir. Dünyadaki kültürler vatansızlaştırılmış, hepsi batının bilgi işgaline maruz kalmış, hepsi batının bilgi evrenine taşınmıştır. Dünyada, batının bilgi telakkisine karşı direnecek, batının bilgi evreninden çıkacak kaynaklara sahip kültür yoktur, bunun tek istisnası İslam’dır. Çünkü bizim kadim müktesebatımızda bilgi evreni kurulmuş, yakın tarihe kadar hayatiyetini devam ettirmiştir. Bizim yeniden bir bilgi evreni kurmamız gerekmemektedir, sadece kadim bilgi evrenimize avdet etmemiz kafidir.
Dünyadaki kuraklık, çoraklık ve kısırlık karşısında, batı bilgi evrenine karşı mukavemetin sadece bizde mümkün olması, aynı zamanda Müslümanların tüm insanlığın mesuliyetini taşıdığını gösterir. Batı bilgi evreni, bir hayvan coğrafyası kurmuştur, bir hayvan hayatı inşa etmiştir ve insanları koro halinde “biz hayvanız” diye bağırtmıştır. İnsanlığı hayvanlıktan kurtaracak ve tekrar “Hz. İnsan” yapacak tek kaynak biz de var. Bugünün dünyası, hayvanlarla insanların savaş meydanı haline gelmiştir. Bu savaşın “insan” cephesini temsil eden ise sadece Müslümanlardır.
Türkiye; siyasi, iktisadi, askeri sahalarda büyük bir istiklal mücadelesi veriyor. Ne var ki esas istiklal cephesi olan ilmi sahayı unutuyor. Kendi bilgi evrenimizi, yani asli vatanımızı kurmak bir tarafa, maaşını milletin vergilerinden toplayarak ödediği üniversite personeli tarafından bilgi vatanımızın kaynakları kurutuluyor, muhtemel istiklal hamlelerine karşı tedbirler alınıyor, müstakbel hamleler başlamadan boğuluyor. Üniversitelerin en büyük vazifesi kendi bilgi vatanımızı kurmak olduğu halde, mevcut üniversitelerin en büyük cinayeti, kendi bilgi vatanımız olduğu fikrini perdelemek, zuhur ettiğinde boğmak, batı bilgi evrenini tek bilgi vatanı haline getirmek ve meşrulaştırmaktır.
Türkiye’deki üniversitenin hikayesi özet olarak budur. O kadar vahim bir durumdadır ki, ıslahı imkansız, imhası zarurettir. Tamamen lağvedilmeli ve yeniden medreseler kurulmalıdır. Mevcut üniversitelerden bir noktada faydalanmak mümkündür; ilim tedrisatının, ilim keşif ve imalinin “nasıl mümkün olmayacağının” harikulade misalidir. Kökten lağvedilip, yerine medreseler kurulurken, “nasıl olmayacağı” sorusunun cevabı mahiyetinde mevcut üniversiteler unutulmamalıdır.
*
İlmin tedrisatı, keşfi ve imali meselesi, meslek tedrisatından tefrik edilmeli, tefrik çabası ise net tasniflerle ortaya konulmalıdır. İster mevcut yükseköğrenim reforme edilsin isterse lağvedilip yeniden medrese nizamı tesis edilsin, her iki ihtimalde de ilmi tedrisat bahsi müstakil bir tanzime tabi tutulmalıdır. Meslek tahsili için başlanan fakülteden sonraki akademik süreçte “bilim” adamı olması kabil değildir, “ilim adamı” olması ise muhaldir.
İstiklal mücadelesinin ana karargahı, kendi bilgi evrenimizi (vatanımızı) kuracak olan Medeniyet Şurasıdır. Medeniyet Şurası toplanmadan, müesseseleştirilmeden, ihtiyaç duyduğu salahiyet verilmeden, müessiriyetini sağlayacak itimat ve itibar kazandırılmadan istiklal mücadelesinin yürütüldüğü düşüncesi, sadece vehimdir.
ALİHAN HAYDAR alihanhaydar@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir