İSİMSİZ HİKAYE-1-(AHMET MUHTAR TURAN)

İSİMSİZ HİKÂYE-1-
“İnsanın merkezi nedir?” diye sormuştum. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi, “Hangisini soruyorsun?”. “Bir varlığın bir merkezi olmaz mı?” diye bilgiç bir eda ile sordum. Anladı, aslında, “insan bir tane olduğuna göre bir merkezi olmak gerekmez mi?” diye sormadığım soruyu da anlamıştı. Gözlerime baktı birkaç saniye… Konuya ne kadar vakıf olduğumu ölçmeye çalışıyordu. “Öyle değil mi?” manasına bir mimik yaptım. “Değil” diye cevapladı, mimikleriyle. “Ne demek değil?” diye sordum yine mimiklerimle, o da mimikleriyle “Boş ver” diye cevapladı. Anladım ki meseleye vakıf olmadığım kanaatine varmıştı ve beni başından savmak niyetindeydi. Meseleye vakıf olmayabilirdim ama başından atabileceği biri değildim. “Kaç merkez var insanda?” diye sordum ciddi ve dirayetli şekilde, anlamasını istiyordum, peşini bırakmayacağımı… Anladı tabii… Sigarasından bir nefes çekti, çaya uzandı fakat vazgeçti almaktan bardağı. Bana döndü, tebessüm ediyordu, manasını çözemedim halinin. “Sen” dedi, durdu, hesapladım iki saniye durmuş olmalıydı, “nefsini gördün mü hiç?”. Afalladım, ne diyeceğimi bilemedim, görünüyor muydu nefs? İnsan nefsini görebiliyor muydu? “Görmek kabil mi ki?” diye kekeledim. “Git başımdan” der gibi bir el hareketi yaptı ve hareketi bitiren eli çay bardağını kavradı. O çayını içerken, yanımızda sessizce oturup ikimizin halini izleyen Ahmet’e döndüm, “Sen gördün mü nefsini?” diye sordum hafif sesle, küçük bir masanın karşısında oturan O’nun duymaması mümkünmüş gibi… Ahmet, ellerini iki yana açarak, biraz tedirginlik, biraz belirsizlik ifadesiyle “Beni karıştırma” dedi. Ahmet’ten ümit olmadığını anlayınca tekrar O’na döndüm, “Üstad, insanda kaç merkez var?”. Kahkahayla gülmeye başladı bir anda. Gülmesi yavaşlayınca, “Bu bir paradoks, hatta tezat, hem merkez hem de birkaç tane”. Bir anda fark ettim, tabii ki bir tane merkez olur fakat o merkez farklı unsurlar olabilir. Soruyu değiştirdim, “Hangi unsurlar merkezleşebilir?”. “Hah” dedi, “İşte böyle”. Bu defa mecraya girmiştim, “girmişken mesafe almalıyım” diye düşündüm. “Hangileri?” diye tekrar ettim sorumu. “Biliyorsun canım” dedi, “Niye soruyorsun, herkes bilir bunları”. “Yani” dedim hayretle, herkesin bildiğini bilmiyor olmanın sıkıntısıyla. “Biri nefs” diye cevap verdi, “Bilmiyor muydun bunu?”. “Biliyordum” diye ekledim şaşkınlıkla. Şaşkınlığımın geçmesini beklemeden, “Gördün mü nefsini?” diye tekrarladı sorusunu. Yine o soru, canım sıkılmaya başladı. “Üstad, nefs görünür mü?”. “Görünmeyen şey olur mu canım” dedi, net ve keskin bir ifadeyle. “Olmaz mı?” diye cevap verdim ama “Var tabii, akıl var, iman var, ne bileyim melek var, ruh var, çok sayıda varlık var” manasını taşıyan bir soruydu. Anladı tabii yüksek zekasıyla. Gayet ciddi bir tavırla sorumun içinde gizli olan manaları cevapladı. “Olmaz, görünmeyen şey olmaz, görünmez olduğunu düşündüğün her şey var ve görülebilir, akıl, ruh vesaire, hepsi…”. Bir anda, “Allah da mı görülebilir?” diye sormak geldi içimden, dilimin ucunda zor tuttum, “O’nu kastetmemiştir” düşüncesiyle… Tuttum tutmasına da tutmamalıydım sanki. Bunların hepsinin görünebilmesi tüm hayat görüşümü alt üst etti. Her şeye yeniden başlayacak yaşı geçmiştim, hayata dair temel bilgilerimin yanlış olması, kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı, nasıl tavır takınacağımı bilemez haldeydim. Gayri ihtiyari Ahmet’e baktım, onun hali benden de kötüydü. Gözlerinde tuhaf bir kararsızlık ve tedirginlik vardı. Neye karar vereceğini, ne düşüneceğini bilememiş bir haldeydi. Sanki bir dehanın masasında mı oturuyor yoksa bir delinin masasında mı, kararsız kalmış gibiydi. Muhatabının deha olduğundan şüphesi yoktu da, sadece dahi mi yoksa “deli dahi” mi vardı karşısında onu bilemiyormuş gibi bir hale bürünmüştü. Bu da korkusunu artırıyor olmalıydı. Deli dahi, herhangi bir deliden daha tehlikelidir herhalde. Bir anda, kendi derdimi unutup Ahmet’in derdiyle ilgilendiğimi fark ettim, kendime şaşırdım. Ahmet’i kendi haline bırakıp O’na döndüm, o kadar sakindi ki, “deli olmamalı” diye düşündüm. Sakinliği bir tuhaftı ve insana tesir eden türdendi. Sanki sakinliği ve sükutu, tüm iddialarını ispatlıyordu. Bu kadar uç noktadaki iddiaların ispatı için saatler veya günler sürecek tartışmalar, gerekirdi oysa. Fakat O, karşımda sakin bir şekilde beni süzüyordu ve hali, iddialarının “doğru” olduğunu beynime nakşediyordu. “Olmaz böyle şey” dedim kendi kendime. Fakat konuya nerden, nasıl, hangi soruyla gireceğimi bilemedim. Zaten ancak soru sorabiliyordum, bir iddiada bulunmak ne mümkündü. Anlayamıyordum, hipnoz mu ediyordu muhatabını? Tedirgin şekilde sigaraya uzandım, ellerim belli belirsiz titriyordu, fark ettirmemek için azami çaba sarfederek bir sigara yaktım.
Hayatımda sigarayı hiç o kadar derin çektiğimi hatırlamıyorum. Gözüm sigaraya iliştiğinde gördüm ki, üçte birini, bir nefeste içmişim. Duman boğazımı yakıp da ciğerime ulaşınca kendime geldim. “Yok canım, böyle saçmalık olmaz” dedim kendi kendime. Tedirginliğimi üzerimden attım ve kararlı şekilde O’na baktım. “Üstad, lütfen, böyle şey olur mu?” diye sordum. Aslında zihnimdeki soru şöyleydi, “Saçmalama, dalga mı geçiyorsun bizimle?”. Konuşmak için dudaklarım kıpırdamaya başlayana kadar bunları söylemeyi düşünüyordum ama nedense ağzımdan çıkan diğer soru oldu. Normalde buna çok şaşırmalıydım ama O’nun tavrı ve cevabı kendimle ilgilenmeme fırsat bırakmadı. Cevabı çok net ve etkileyiciydi. “Ya başka gözler kullanacaksın, ya da müsait gözlükler edineceksin, mesela mikropları görmek için kullanılan mikroskop gibi”. “Haaa” diye bir ses çıktı Ahmet’ten. Göz ucuyla baktım, rahatlamıştı. Tabii ya, gözle göremediklerimizi aletle görüyorduk, aletler birer gözlük değil miydi? Gözlüğü anladım da, “başka gözler” ne demek onu anlamadım. “Başka göz derken Üstad?”. Tebessüm ediyordu, ikimize bakarak. “Siz” dedi, birkaç saniye bana, birkaç saniye Ahmet’e baktı, “Sadece nefs gözünüzü kullanıyorsunuz, nefsin gözü nefsi görür mü, göz kendini görür mü?”. Hayretle atladım, “Biyolojik göz nefs gözü mü?”. “Ne ya” dedi umursamaz bir tavırla, “Ne ya, haramı görüyor hem de hiç sektirmeden”. Sigaradan bir nefes çekti, çaydan bir yudum aldı. “Anladın mı Ahmetçiğim, senin merkezin neymiş?”. Ahmet hiç duraksamadan, hiçbir tereddüt alameti göstermeden cevapladı, “Nefsimmiş”. Tamamen ikna olmuş bir hali vardı Ahmet’in ve teslim olmuştu.
Beden gözü, nefsin gözü… Doğruydu bu, haramı görüyordu, dünyayı görüyordu, maddeyi görüyordu, varlığın en kesif hali olan maddeyi gördüğüne göre nefsin gözüydü. Haramı ve maddeyi görmek, ruhu görmeye mani olmalıydı. Maddedeki kesafete alışık olan göz, ruhtaki letafeti nasıl görebilirdi? Ben dengemi sağlamaya çalışırken, baştan beri sessizce bizi dinleyen Ahmet söze girdi. “Tamam da Üstad, ruhun, nefsin vesaire görülebileceğine dair hiçbir bilgi yok ki, görülmesi mümkün olsa, bu türden bilgiler olması gerekmez miydi?”. “Hah” dedim içinden, “Bu hususun netleşmesi lazım”. Halimize acıyormuş gibi bize bakıyordu. Sanki devam etmeli mi burada bırakmalı mı, kararsızmış gibi geldi bana. “Eyvah, burada bırakırsa, perişan olurum ben”. Fevri bir ruh haliyle atıldım, “Var mı bu tür bilgiler Üstad, varsa, biz neden rastlamadık?”. “Sizin sadece gözünüz nefse ait değil, aklınızda nefse ait, bu sebeple o tür bilgileri, gözünüz görmüyor, aklının fark etmiyor”. “Aha” diye ünledi Ahmet… “Hangi kitapta Üstad?” diye aceleyle sordum. “Okuduğunuz kitaplarda, gizli kitap aramayın boşuna” diye cevapladı. “Yani” diye araya girdi Ahmet. O, Ahmet’e bakarak gülümsedi. “Siz daha okuma yazma bilmiyorsunuz”. Bu cümleyi telaffuz ederken ayağa kalkmıştı. Yerimden fırladım, koluna yapıştım, “Nereye?”. “Bir görüşmem var, geç kalıyorum” dedi, kolunu belli belirsiz kurtarmaya çalışarak. Kolunu bırakmadım, bırakmaya da niyetli değildim. Böyle yaşayamazdım, kendimi körkütük cahil hissetmeye başlamıştım. Kolunu bırakmayacağıma kanaat getirmiş olmalı ki, gözlerime baktı. “Sözüm var” dedi. Öyle bir şekilde söylemişti ki, iki kelimelik bir cümleyle, şahsiyeti, ahde vefayı, ahlakı vesaire her şeyi ifade etmiş gibiydi. Kolunu mengene gibi saran parmaklarım gevşedi, fısıltı halinde dudaklarımdan şu soru döküldü; “Tekrar ne zaman görüşebiliriz?”. Çaresizliğime baktı birkaç saniye, “İstediğiniz zaman”. Arkasına bile bakmadan çekip gitti. Ahmet ile bir müddet birbirimize baktık, birbirimizin derdine derman arar gibi. Fakat ikimizin de derdi aynıydı ve derman ikimizde de yoktu. Pelte gibi yığıldık sandalyelerimize.
AHMET MUHTAR TURAN
ahmetmuhtarturan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir