İSİMSİZ HİKAYE-2-(AHMET MUHTAR TURAN)

İSİMSİZ HİKÂYE-2-
O sohbetten sonra çıldırdım. “Evin yolunu yitirmek” tabiri doğruymuş, kaç akşam evin önünden geçip gitmişim, ta uzaklarda farkına vardım. Kaç defa yollarda trafik kazası tehlikesi atlattım. Gözüm açık fakat görmüyorum. Aklım herhangi bir konuda yoğunlaşamıyor, zihnime hakim olamıyorum. Zihnim ve aklım mecburi istikamete doğru akıyor, başka bir mecraya taşıyamıyorum, başka bir konu düşünemiyorum. İç dünyamda dehşet bir boşluk, dış dünyada her şeyin sahte olduğuna dair tuhaf, dayanılmaz, anlamlandırılamaz bir duygu hali. İnsan içindeki boşluğa düşer miymiş? Uzatmayayım, halim anlatılır gibi değil.
Görüşmek istiyorum, en azından bir sohbet daha yapmalıyız. Günde kaç defa aradığımı unuttum, o kadar çok aramış olmalıyım ki, rahatsız olmuş. “Müsait olduğumda ben seni ararım” dedi son görüşmemizde ve telefonu kapattı. Ondan sonraki aramalarıma cevap da vermez oldu. Artık beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
Aşık olmuş gibiydim. O’nu görmek istiyordum. İlk zamanlarda kafamda bir sürü soru dolaşıp duruyordu. “Şunu sormalıyım, hayır asıl şunu sormalıyım, yok yok şunu sormazsam olmaz” türünden gitgellerle geçen günler. Uykumu kaybettim, uyuyamıyorum, yatağın işkence aleti haline geldiğini kaç kişi bilir şu dünyada? Düşman gibi görünüyor gözüme, uyumak için yattığımda sağdan sola, soldan sağa dönüp duruyorum. Arada bir hanımın mızmızları… Ve tabii uyuyamıyor ve kalkıyorum. Bir gün uyumadığımda ertesi gün uykusuzluktan pelte hale geliyorum. Ayakta duracak halim yok ama uyku yine yok. Uykusuzluğa dayanamaz hale gelince bayılıyor gibi kendimden geçiyorum, böylece biraz uyuyorum. Fakat uyku mu baygınlık mı, seçemiyorum. Hanım benden önce çıldıracak. Birkaç gündür “psikiyatra gidelim” diye tutturdu. Ne psikiyatrı, ben derdimi de çaremi de biliyorum, psikiyatr bana ne yapacak? “Antidepresan verir, rahatlarsın” diyor hanım. İyi de ben aklımın başımda olmasını istiyorum, uyuşmak istemiyorum ki.
Son günlerde uykuyu iyice kaçırdım. Üç gündür uyuyamıyorum. Sohbetin üzerinden iki hafta geçti ve ben ümidimi kaybetmeye başladım. Artık antidepresan kullanmayı bile düşünüyorum. Halimin tek faydası zayıflamak oldu. Karım da bununla teselli buluyor. İki haftada on beş kilo vermişim, eski elbiselerimi giyemez oldum.
Akşam eve geldiğimde, üç günlük uykusuzluğun bitkinliği ile televizyonun karşısına uzandım. Yemeğe bile kalkamadım, elimde kumanda zaping yapıyorum. Kendimden geçmişim, uyku mu baygınlık mı, bilmiyorum.
*
Hemen Ahmet’i aradım, “Acele gel, Gülhane parkına gidiyorum, O da geliyor” dedim ve telefonu kapattım. Nihayet aramış ve “bir saat sonra görüşelim” demişti. Sohbette Ahmet’in de olmasını istiyordum, neden istediğimi bilmeden… Gülhane parkına nasıl vardığımı hatırlamıyorum. Saray burnunu gören çay bahçelerinden birinde Ahmet’i bir kadınla beraber otururken gördüm. O hala gelmemişti, Ahmet benden daha yakında olmalıydı ki, benden önce gelmişti. Ahmet’in bir kadınla oturmasını yadırgadım önce, merakla yanlarına vardığımda kadının meşhur bir manken olduğunu gördüm. Selamlaşma faslından sonra masaya otururken, Ahmet’e, mimiklerimle, “kim bu, ne işi var burada?” diye sordum. “Tanıştırayım” diye söze başladı Ahmet, “Yeni sevgilim, çok harikadır”. Bir Ahmet’e baktım, bir kadına… Anlamadım, anlamlandıramadım. Ahmet çok hassas biriydi, sevgili filan ne gezer. Beş vakit namazını geçirdiğini görmedim bu zamana kadar. “Gelsene sen şöyle” diyecek ve kolundan tutup biraz uzaklaşacaktım ki, O’nun geldiğini gördüm. Bu defa da “O ne der” diye endişelenmeye başladım. Ahmet beni sakinleştirmek için, “otursana, geliyor” dedi. Duruma vaziyet edemeyeceğimi anlamış ve kaderime razı olmuştum ki, bir anda O’nun, mankeni görüp geri döneceği düşüncesiyle yerimden zıpladım, tabii iç dünyamda… Tam duruma müdahale edecektim, O masaya kadar geldi. Ben tekrar teslim oldum kaderime ve olacakları izlemeye başladım. O geldi, selam verdi, hepimizle tokalaştı, mankenin halini hatırını da fazlaca dikkat ve alaka ile sordu. Olayları sadece izliyordum, hiçbir müdahalede bulunamıyordum. Zaten neye müdahale edecektim ki… O, mankenle sohbete girmişti, Ahmet ise gayet memnun görünüyordu. Masada dört kişiydik ve iğreti duran sadece bendim. Manken, Ahmet ve O gayet samimi ve hoş bir sohbetin içindeydiler. Ben meclise intibak edemiyordum, onlar da zaten benim varlığın farkında bile değillerdi. Neler olduğunu anlamıyordum, biraz düşününce, son iki haftada yaşadıklarımın ruh sağlığımı bozduğunu fark ettim. Gördüklerim doğru değildi, ya halüsinasyon görüyordum ya da gördüklerimi farklı şekilde algılıyordum. Tamam ben sağlığımı bozmuştum ama mankenin burada ne işi vardı? Bunu açıklayamıyordum. Hadi O’nun mankenle samimi sohbetini yanlış algılıyordum, bunu kabul etmeye hazırdım fakat manken bizim masamızda ne geziyordu, üstelik Ahmet’in sevgilisi olarak. “Yok” dedim kendi kendime, “masada manken yok, ben halüsinasyon görüyorum”. En iyisi manken yokmuş gibi davranmaktı.
“Üstad” diye seslendim, dikkatini bende toplamak istiyordum. Mankenle sohbetini kesti ve bana döndü, “Kötü görünüyorsun”. Gerçekten kötü görünüyor olmalıydım. Mankenin bana hiç bakmadığından belliydi. “Ah yine manken, halbuki masada manken filan yok”. “Evet” dedim, “iki haftadır çok kötüyüm”. Birkaç saniye bana baktı, sanki eserini görmek istiyor gibiydi, ne hale getirdiğini anlamak istiyor olmalıydı. “Söyle” dedi. Önceki sohbetin kaldığı yerden devam etmeye kararlıydım. “Hani demiştiniz ki, gizli kitap aramayın, okuduğunuz kitaplarda var, gerçekten öyle mi?”. Sorum bittiğinde tuhaf bir tavır takındı, daha önce hiç görmemiştim. Başını çevirdi ve Haliç’i seyretmeye başladı. Sorumu hiç duymamış gibi Haliç’e daldı gitti. Masadaki üç kişi de O’nu izliyor ve susuyorlardı. Yani Ahmet, ben ve halüsinasyonum… Kimse birbirine de bakmıyor, sadece O’na bakıyor, sanki ilham gelmesini bekliyorduk. Bize bakmıyordu ama sanki bize tepeden bakar gibiydi. Halini anlamıyordum ama bizi tahkir etmek istediğini hissediyordum. Anlaşılmaz ve anlatılmaz bir kibir süzülüyordu tavrından. Kızıyordum içimden ama garip bir şekilde etkileniyordum.
Haliç’i yaklaşık on dakika seyretti fakat bana on yıl gibi geldi. Nihayet konuşmaya başladı ama bize dönmeden, Haliç’i izlemeye devam ederek… “Olur mu öyle saçmalık” dedi. “Ama siz demiştiniz ki” diye söze başlayacaktım ki, sesindeki farklılığı hissettim. Sanki O değil de başka biri konuşuyordu. Birkaç saniye tepki vermedim, çözmeye çalışıyordum ama nafile… “Ama siz söylemiştiniz bunu” diyebildim. Gayet otoriter bir ses tonuyla, “Okuduğunuzu anlamayacak kadar ahmak mısınız siz?” diye sordu. Aslında soru değildi, “ahmaklık yapmayın, öyle şey olur mu?” türünden bir mana taşıyor olmalıydı. Ahmet konuya girdi, “Neden öyle söylediniz?”. Ahmet’e de dönmeden cevap verdi, “O bir ajitasyondu, dikkatinizi toplamanız için…”. Konu anlaşılmıştı, hemen atıldım, “Hangi kitap?”. Haliç’i bıraktı ve boğazı seyre daldı, “O kadar ucuz değil” derken. “Eyvah” dedim içimden, “iki haftayı zor yaşadım, bu defa kesin çıldırırım”. “Pahası ne bunun?” deyiverdim bir anda. Yeterince hazır olmamızı bekliyor gibi bir hali vardı. “Pahasını ödemeye hazır mısın ki soruyorsun?”. Ahmet, beni şaşkına çeviren bir hızla atıldı, “Evet, hazırız”. Ben dağıldım. “Neye hazırdık, pahası neydi, bu manken niye gülümsüyordu?”. İki haftadır bu günü bekliyordum ama zihnimi toplayamıyordum. Ahmet ile O’nun sohbetini izlemekten başka bir şey yapamaz oldum. O, “Hazır değilsiniz” dedi. Ahmet ısrarlı ve kararlı, “Hazırız”. O, kendinden gayet emin, “Pahasının ne olduğunu bile sormadın ki, nasıl hazır olabilirsin”. Ahmet, o munis halini atmış, gayet kararlı, dirayetli, hatta yer yer saygı sınırını aşan bir ses tonu ve eda ile devam ediyordu. “Pahası her neyse, ona hazırız”. O’nun dudakların belli belirsiz bir gülümsemenin dolaştığını fark ettim. Bu arada hiç beklemediğim bir şey oldu ve manken söze girdi, “Üstad, pahası nedir?”. Konuşmasına mı şaşırayım, “Üstad” diye hitap etmesine mi, gayet saygılı davranmasına mı? Üstelikte sohbetin eksik parçasını tamamlamıştı. “Pahası ne?”. Bu sorunun sorulmasını bekliyormuş gibi, gözlerini ufka diken O, konuştu, “Pahası…” dedi ve durdu. Sükutunun uzun süreceğini anlayan Ahmet soruyu tekrar etti, “Pahası ne?”. Ahmet’in de soruyu sormasını bekliyormuş gibi cevapladı, “Pahası, hakikat”. “Ama bu bir nimet” dedi Ahmet, aceleyle, “Bedel değil ki”. Ahmet doğru söylüyordu, “hakikat” ancak nimet olabilirdi. “Evet” diye cevapladı Ahmet’i O ve devam etti, “Hem en büyük nimet hem de en büyük külfet”. “Yok canım” dedi Ahmet, gayet sakin, kendinden emin ve dirayetliydi, “saçmalıyorsun, hakikat nasıl külfet olabilir ki?”. Kulaklarıma inanamıyordum, Ahmet, O’na, “saçmalıyorsun” diyordu ve de gayet hoyrat şekilde konuşuyordu. O’nun nasıl davranacağını, ne diyeceğini merakla bekliyordum. O, gayet sakin hatta sanki Ahmet’in böyle konuşmasını ister ve bekler gibi, “Bu yaşa kadar hakikati bulamadan yaşadığınız, hakikati bulduğunuzda tüm hayatınız, alışkanlıklarınız, anlayışınız vesaire değişecek, bu bir bedel, bir külfet, bir paha değil mi?”. “Haaa” diye ünledim içimden, kendi kendime “doğru” diye fısıldadım. “Katılmıyorum” diye söze başladı Ahmet, yine gayet kendinden emin, hatta bu defa biraz da kibirli, “Her şeye rağmen külfet değil, nimet”. Ahmet sanki doğru söylüyordu ama biraz da yanlış mıydı ne? Artık zihnim benim değildi ve ona hükmetmeye çalışmıyordum, sadece konuşulanları dinlemeye çalışıyordum. Zaten konuşsaydım, sormak istediğim sorular ve söyleyeceğim sözler Ahmet’in ağzından dökülüyordu. O, hiç istifini bozmadı, “İmtihanı geçtin”. Ha bu bir imtihan mıydı? Biraz düşününce anladım, öyle ya, hakikat hiçbir şartta külfet değil, mutlaka nimetti, bunu da bilmek gerekiyordu. Ahmet’i içimden takdir ettim, sanki dışımdan takdir edebilirmişim gibi.
Bu noktadan sonra Ahmet ile O’nun arasında bir sohbet başladı. Masada ne ben vardım ne de manken… Sadece ikisi vardı ve sadece ikisi varmış gibi sohbet ediyorlardı. Her ikisi de ne bana dönüp baktı ne de mankene… Mankenle ben ise hangisi konuşuyorsa ona bakıyorduk, dikkatle. Her konuşulanı dinlemek ve anlamak istiyordum. “Önce, mevcut kitaplarda okuduğunuzun ne olduğunu anlamanız lazım” diye söze başladı O. “Bu ne demek?” diye sözünü kesti Ahmet. Konuşmasının insicamı bozulan O, mecra değiştirdi. “Ne arıyordunuz?”. “Diyelim ki ruh gözünü arıyoruz” diye cevap verdi Ahmet. “Güzel” diye başladı O, “Öyleyse ruhun Şeriat’ını okuyacaksınız”. “Biz İslam Şeriat’ını okuyoruz” dedi Ahmet, gayet vakur bir şekilde. Ben şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim, Ahmet, eski haline gelmişti fakat daha dirayetli ve vakurdu. Fakat dilimi şaşkınlıktan dilimi yutma sebebim bu değildi, Ahmet “İslam Şeriatı” dediği anda manken yok oldu. “Hah şimdi oldu, halüsinasyon geçti, sağlığıma kavuştum” diye düşündüm, şaşkınlığımın arasında. Kendimi yokladım, artık konuşabileceğime kanaat getirdim. O, “Mesele İslam veya Hıristiyanlık değil, ruhun Şeriatı’nı mı okuyacaksınız yoksa nefsin Şeriatı’nı mı, mesele bu”. Kendime gelmiştim ya, atıldım, “Ruhun Şeriatı’nı okuyacağız ama İslam’dan…” dedim. Bana döndü, enteresan bir bakışı vardı, gözlerini hiç öyle görmemiştim. “Güzel, oku öyleyse” dedi ve sustu. Ahmet girdi araya tekrar, “İslam’da anlatılan nefsin Şeriatı mı?”. “Sen cevapla Ahmetçiğim” dedi, durdu, “Sen cevapla, nefsin hangi arzusunu reddediyor İslam?”. Düşündüm, hiçbirini reddetmiyordu, sadece çerçeveye almıştı, ölçülendirmişti. “Reddetmiyor ama ölçü koyuyor” diye cevap verdi Ahmet, benden önce. Zaten benim de vereceğim cevap buydu. “Evet, ölçü koyuyor, yani nefsin Şeriatı’nı oluşturuyor”. Beynimden vurulmuşa döndüm, nefsin arzularını reddetmiyor fakat onları ölçülendiriyor, yani kurallar koyuyor, yani nefsin Şeriatı’nı örüyor. Bir taraftan doğru gibi geliyordu, bir taraftan yanlış… “Ve siz” diye tekrar söze başladı, “Siz, nefsin gözüyle bakıyorsunuz, nefsin aklıyla okuyorsunuz, nefsin Şeriatı’nı yaşıyorsunuz”. Nefes bile almadan kalakalmıştık Ahmet ile… Ben konuşamıyordum, daha kötüsü düşünemiyordum. Bir ümitle Ahmet’e baktım, bir şeyler söyler mi diye… Ahmet fısıltılı bir sesle, “Doğru” dedi. “Nasıl doğru olur?” diye fısıldadım Ahmet’e… “Nasıl doğru dersin buna?”. Birden kendime gelmiştim, olmaz böyle şey… Ahmet bana döndü, “söyle ne söyleyeceksen, yanlışsa nasıl yanlış, neresi yanlış, söylesene”. Gayriihtiyarî atıldım, “Tamam nefsin Şeriatı’ndan bahsediyor olabilir ama ruhun Şeriatı’ndan da bahsediyor”. “O da reklam kısmı” diye söze girdi O, “Nefsin her şeyini tanzim ediyor ama ruha gelince bir parmak bal, buna mı ruhun Şeriatı diyorsun?”. Ahmet yine, “Doğru” dedi. Ahmet’ten ümidim kalmamıştı, iş başa düşmüştü fakat başım yerinde değildi. Tam konuşmaya başlayacakken Ahmet girdi araya, “Peki Üstad, ruhun Şeriatı’nı nereden okuyacağız?”. O, başını iki yana salladı, “Hayır, o sorunun cevabına hazır değilsiniz”. Birden içimdeki savunma bariyerleri yıkıldı ve tecessüsüm ayaklandı. Kararlı bir sesle soruyu ben de tekrar ettim, “Hangi kitap o?”. Biz cevap beklerken O, ani bir hareketle yerinden kalktı, gitmeye hazırlanırken, “Boş verin” dedi. Ben ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemez halde bakakaldım. Ahmet ısrar edecek gibiydi ama O, “Hoşça kalın” dedi ve gitti. Ne gitme diyebildik ne de önüne geçebildik, sadece arkasından gidişini seyrettik. Gözden kaybolana kadar gözlerimizle takip ettik. Sanki gözden kaybolurken kolunda manken varmış gibi geldi bana.
Ahmet ile birbirimize bakakaldık. On onbeş dakika sonra bizde kalktık. Eve gittim ve yattım.
AHMET MUHTAR TURAN
ahmetmuhtarturan@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir