İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-3-ANLAYIŞ FARKLILIKLARI

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-3-ANLAYIŞ FARKLILIKLARI
Şia ve vehhabilik, blok olarak ümmetin merkezkaç kuvvetlerinden oldukları için, problem bellidir, nettir. Bunların dışında da, anlayış farklılıklarından kaynaklanan problemler var. Anlayış ve ufuk farklılıklarının olması tabiidir ama bazıları İslam Birliğine mani olacak kadar savrulma yaşıyor. Meselemiz bunlarla, yoksa İslami tefekkür çerçevesindeki fikir farklılıklarını ortadan kaldırmak ve ümmeti yeknesak hale getirmekten bahsetmiyoruz.
İslam coğrafyasının her bölgesinde (ve ülkesinde) farklı fikri, siyasi, içtimai hareketler var. Bunlar, kadim teşkilatlanma tarzı olan “cemaat” halinde bünyeleşmiş, ortaya çıkmış durumda. Buraya kadar mesele yok, farklı fikri, siyasi, içtimai hareketler olabilir, bunlar farklı veya aynı şekillerle (mesela cemaat halinde) teşkilatlanabilirler. Mesele, İslami anlayışlarının, bir taraftan İslam’ın yekununa muhatap olacak çap ve derinlikte olması, diğer taraftan tüm ümmeti içine alacak hacimde olması gerekir. Birinci kısmı “doğru anlayış” için, ikinci kısmı ise ihtiyacı karşılayacak hacimde bir ufuk için şart.
*
Doğru anlayışın kadim havzası Ehl-i Sünnet’tir. İslam bu mecradan günümüze kadar gelmiştir. Ehl-i Sünnet, İslam’ı, selefinden olduğu gibi teslim almış, aslını muhafaza etmiş, aslına uygun şekilde her alanın ilmini inşa ederek hayata tatbik etmiştir. İslam’ın kadim müktesebatı, Ehl-i Sünnet havzasında, tertip ve tanzim edilmiş ve müessese şekilde bize nakledilmiştir.
Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde kalarak fikir farklılıkları (fikir ayrılığı, fikri ayrışma değil) bulunabilir. Bu çerçevedeki ihtilaflar ve farklılıklar rahmettir ve elzemdir. Tefekkür, varoluşunu gerçekleştirmek için bir “hürriyet alanı” ister, sıfır hürriyet, sıfır faaliyet demektir. Faaliyet ve manevra için ihtiyaç duyulan “alan” üretilmez, temin edilmezse tefekkür gerçekleşmez, gerçekleştirilemez. Tefekkür inkıtaa uğradığında ise zaman denilen efsunlu mefhum her şeyi çürütür, yok eder. Zamanın tesir edemediği kıymet, zamanüstü olan naslarımızdır lakin tefekkür olmadığında nas (hakikat) ile hayat arasındaki irtibat sağlanamaz. Zamanüstü olan hakikat, zamanüstü kalır ve zaman içinde “gerçek” kılınamaz, gerçekleştirilemez. Ezcümle tefekkür lazım, tefekkür için ihtiyaç duyulan hürriyet alanı ise elzem.
Tefekkür için ihtiyaç duyduğumuz hürriyet, asla liberal hürriyet değildir. Liberalizm, aslında hiçbir şey söylemediği için, hiçbir teklifte bulunmadığı için, sınırsız bir alan teklifinde bulunur. Müslümanların ihtiyaç duyduğu hürriyet alanı, “çerçeveye alınmış” bir alandır. Çerçeve ihtiyacı Ehl-i Sünnet tarafından karşılanmış, rahmet olan ihtilaf bu çerçeve içinde tarif edilmiştir. Çerçeve ihtiyacı duymamak, Allah Azze ve Celle’nin dinini, “herhangi bir şekilde” anlayabilmenin yolunu açmaktır. Böyle bir yol (ve hürriyet), nihai tecritte dine olan ihtiyacı bile ortadan kaldırır. İnsan, istediği gibi anlama hürriyetine sahipse, tek mercii olarak aklı kabul etmiştir ki, bu durumda dine neden ihtiyaç duyduğunu açıklayamaz.
*
Ehl-i Sünnet çerçevesindeki anlayış, fikir ve hareket farklılıkları, ayrışma ve husumet sebebi olamaz. Ehl-i Sünnet içindeki hiçbir cemaat, gurup, hareket, Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde olan diğer bir gurup ile arasındaki münasebeti, İslam Hukuk ve Ahlakının dışında bir kaideler manzumesi ile tanzim edemez. Bir İslami gurup veya cemaat, çerçeve içinde kalıyorsa, o çerçeve içindeki diğer guruplarla ancak teferruatlarda ihtilafa düşüyordur. Ana yapının (çerçevenin) sabit olduğu küçük ihtilaflar dünyasında husumet üretenler ya idraksiz ahmaklar veya “fikir ajanları”dır. Ana çerçevede ittifak edenlerin teferruatlardaki ihtilaflarını husumet ve düşmanlık sebebi sayması “iyi niyet” muamelesi görmemelidir. Teferruattaki ihtilaflarını İslam Hukuk ve Ahlakına teslim etmeyenler, çözüm kaynağı olarak bunları görmeyenler tabii ki Truva atıdır. Yeni bir çağın eşiğinde, iyimser tahminle hafifmeşreplik yapanlara karşı hassasiyet ve dirayetle mücadele edilmelidir. Bu mücadeleyi yürütürken de, mücadelenin esas sebebini aşmak, ana çerçeveyi ihlal etmek ahmaklığın başka bir tezahürü olur, bu sebeple azami itina göstermek şarttır.
Ana çerçeve içinde olan gurup ve cemaatler, ana çerçevenin tamamına hitap edecek kadar hacimli düşünebilmeli, o çerçeveyi ihata edecek kadar geniş ufuk sahibi olmalı, aynı vücudun azaları arasında kavga edilmeyeceğini bilmeliler.
*
Osmanlının yıkılmasıyla ortaya çıkan siyaset ve devletten mahrumiyeti, kuşatıcı anlayışı kaybetmemize sebep oldu. Cemaatleşmenin teşkilatlanma bakımından birçok faydası mevcuttu ama anlayışların ufkunu daraltmak gibi bir de zararı oldu. Cemaat kavrayışına sıkışan Müslümanlar, ümmeti içine alacak hacim ve ufukta anlayışlara ulaşamadılar.
Varlığını ve varoluşunu cemaat çerçevesinde gerçekleştirebilen Müslümanlar, cemaat dilini aşıp ümmet diline ulaşamadılar. Tüm Müslümanları kuşatacak bir fikir üretemediler, ahlak kuşanamadılar. Meselelere cemiyet genişliğinde muhatap olamadılar, cemiyetin problemlerine çözüm üretemediler, cemiyetin kendi dar hacimlerine gelmesini istediler. Sığ fikir ürettiler, dar hacimli teşkilatlar kurdular, dolayısıyla cemaat biraz büyüyünce mecburen bölündüler. Bölünmek zorundaydılar çünkü büyüyünce istiap hadlerini aştılar. Bölünmeden büyüyen bir tane cemaat ve teşkilat misali yok.
*
Ayrı bünyeler, teşkilatlar, müesseseler kurulması tabii karşılanmalı. Gayritabii olan, farklı cemaat, teşkilat ve müesseselerin birlikte iş yapamamalarıdır. İşbirlikleri, ittifaklar, müşterek faaliyet alanları geliştiremeyen guruplar, İslam ahlakından kendi paylarına düşeni aldılar ama İslam ahlakının bütünlüğünü kaybettiler. Birinin konferansına diğerinin gitmemesi, bırakın İslam birliği gibi büyük hedefleri, “cemiyet” olmak gibi ara menzilleri bile zorlaştırdı. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile ilgili eylemleri bile işbirliği ile gerçekleştiremeyen atomize olmuş bir dağınıklık hasıl oldu. Bu misaller ve manzaralar hüzün verici ve ümit kırıcıdır.
Kimsenin kendi liderinden, cemaatinden, teşkilatından vazgeçmesi gerekmiyor. Herkes kendi mensubiyeti içinde kalabilir, kalmalıdır da. Her cemaat kendi insanlarını koruyup kolluyor, böyle bir faydası var, bir bütünlük oluşturuyor ve dayanmalarını sağlıyor. Bundan vazgeçmeyi teklif etmek doğru değil fakat bununla birlikte İslam ahlakının tamamını kuşanmalı, diğer cemaat ve guruplarla işbirliği yapmalı ve müşterek havzalar oluşturmalıdır.
Müslümanların artık “cemaat” bünyesinden “cemiyet” bünyesine geçme zamanı geldi. Cemiyet haline gelmek, cemaatlerin iptal ve imha edilmesini gerektirmiyor, zaten cemiyet birçok içtimai bünyenin işbirliği ile meydana gelir. Mümkün olan en hızlı şekilde cemiyet haline gelmeli, her ülkedeki toplumu kendi cemiyet anlayış ve çerçevemiz içine almalıyız. Cemiyetin içinde küçük “adacıklar” halinde yaşamaya devam edemeyiz, tüm cemiyete sirayet etmeli, tüm cemiyeti tasarrufumuz altına almalı, tüm cemiyetin hayat altyapısını inşa etmeliyiz. Müslümanlar, içinde yaşadıkları ülkelerde cemiyet haline gelemedikleri takdirde, başka ülkelerle birleşme imkan ve istidadını kazanamazlar. İslam birliğinin bu günkü “pilot uygulaması”, cemaatlerin cemiyet haline gelmesidir.
Cemaatlerin cemiyet haline gelmesi için “çatı kuruluşlar” inşa etmeleri gerekiyor. Her birinin kendini feshetmesi ve birleşmesi gibi bir talepte bulunmak sıhhatli değil. Yapılacak iş, ittifaklar oluşturmak, ittifakları kurmak ve devam ettirmek için çatı kuruluşlar inşa etmek, aralarındaki koordinasyonu sağlamaktır. Kimse kimsenin emrine girmesin, alt-üst münasebetler oluşturulmasın, rütbe ve makam tesis edilmesin. Birbirlerinin meseleleriyle ilgilenecek, birbirlerinin eksiklerini kapatacak, “dışarıya” karşı birbirini destekleyecek kadar işbirliği yapılması kafidir. Bu kadarı bile devasa yeni hamle istidatları kazandırmaya kafidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir