İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-7-SİYASİ İKTİDARLAR

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-7- SİYASİ İKTİDARLAR
Yirminci asırda iki tane acı tecrübemiz var, birisi Osmanlının yıkılmasından sonra kurulan ve siyasi sınırları masa başında İngilizler tarafından çizilen İslam coğrafyasındaki devletçikler. İkincisi yirminci asrın son on yılında yıkılan Sovyetler birliğinden sonra ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri… İngilizler, iktidar iştiyakıyla sarhoş olan mahalli güç merkezlerinin dilenciliğini kullanarak sınırlar çizdiler ve onların siyasi rejimlerini kurmak için danışmanlık yaptılar. İktidar olan ve devleti ele geçiren mahalli güç merkezleri, umumiyetle ülkelerinin azınlıkları oldukları için, ayakta kalmak için dış güçlere muhtaç haldeydiler ve bu durum günümüze kadar devam etti. Kendi ülkesinde bile çoğunluk olamayan, halkın rızasına dayanmayan, iktidarını muhafaza etmek için “polis ve istihbarat devleti” kurmak mecburiyetinde kalan diktatör ve kral müsveddeleri, tabii ki ülkeleri birleştirmek yerine kendi iktidarlarını derinleştirme yolunu seçtiler. Başka hiçbir ihtimalde ayakta kalmaları mümkün olmayacağı için, içinde bulundukları statükoya sürekli yatırım yaptılar ve bunun için on binlerle ifade edilen katliamları gözlerini kırpmadan gerçekleştirdiler.
İkinci acı tecrübemiz olan Sovyetlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri, Sovyetlerin çöküş döneminde birleşme imkanına sahipken, bunu da Türkiye’nin öncülüğünde yapabilecekken, iktidarda olan Demirel’in batılı angajmanı sayesinde, birleşmek bir tarafa ellerinde bulundurdukları sözde devletleri, Sovyet dönemindekinden daha ağır bir diktatörlük halinde yönetmeye devam ettiler.
Birinci tecrübe olan Osmanlının yıkılmasından sonraki dağılış, dünyada batı dışında bir güç merkezinin kalmadığı zamana denk geldiği için yapılabilecek çok az şey vardı. İkinci tecrübe olan Sovyetlerin yıkılmasından sonra yapılacak çok daha fazla iş vardı lakin o fırsatta tarihimize “acı tecrübe” olarak geçti.
Şimdi son bir asrın üçüncü tecrübesinin içindeyiz. İlk ikisindeki zafiyetlerimiz, üçüncü tarihi fırsatta yok, nispeten zafiyetlerimiz azalmış, gücümüz artmış durumda. Hem fikri hem de siyasi sahada ileri merhalede bulunduğumuz bu gün, geniş bir ufuk, derin bir anlayış, keskin bir feraset ile meselelere bakmalı, yakın tarihin iki acı tecrübesini tekrarlamamalı, önümüzdeki tarihi fırsatı kaçırmamalıyız.
*
Büyük altüst oluşlarda, sistemler çöker, büyük sistemler de çöker. Sovyetler dünya ölçeğinde bir sistemdi ve dünyanın ciddi bir kısmını tasarrufu altında tutuyordu. Sovyet sistemi çöktüğünde, dünya sistemi de çöktü, o dönemde güçlü olanlar, yeni şartlarda daha fazla güç sahibi oldular. Mesela Doğu Avrupa, ABD ve AB’nin tasarrufu altına girdi. Türk Cumhuriyetleri Türkiye’nin tabii hinterlandıydı ama Türkiye kendini öyle bir vazife ile mesul hissetmedi. Çünkü Türkiye batının büyük sistemi içinde bir piyondu ve olduğu yerde kalmak için direndi. Hatta o zamanlar Türk Cumhuriyetlerinden yapılan teklifleri bile reddetti.
Büyük Arap İsyanı ile bölgedeki sistem çöktü, Ortadoğu’daki bölge sistemi, dünya denge denkleminde ciddi bir ağırlığa sahip. Ortadoğu’daki sistem çökünce, dünyanın dengeleri, denklemleri ve sistemi de mecburen çöker, zaten çökmüş durumda.
Büyük altüst oluşlarda, değişmez, dokunulmaz unsur kalmaz. Değişimi yönetenlerin psikolojik bariyerleri dışında değişmeyecek hiçbir şey yoktur. Ortadoğu’daki halk isyanları, ihtilaller, değişimler, bölgeyi, önceki sistem ve dengelerden bağımsızlaştırdı. Tabii ki dünyanın geri kalanında güç merkezleri var ve o merkezlere dayalı bir denge sistemi de mevcut. Fakat dünya sisteminin en ciddi coğrafyasındaki mahalli sistem çöktüğünde, dünya sistemi de eski dengelerini devam ettiremez. Şu anda dünya, gelişmeleri nefesini tutmuş şekilde izliyor ve yeni denge ve denklem ihtimalleri üzerine kafasını çatlatırcasına ihtimal taraması yapıyor.
Bu altüst oluşta, ihtilal süreçlerini tamamlayan İslam ülkelerini, dünya dengelerini takip etmekte acemi davranmaları gerekiyor ama aynı zamanda da içeride yapacaklarını en ileri noktasına kadar yapmaktan imtina etmemeleri şart. Bu tarihi fırsat, bu fırsat kaçırılır, yeni dengeler oluşursa, yeniden değişim sürecini başlatmak fevkalade zor olur ve zaman ister.
*
Büyük Arap İsyanı, diktatörlükleri tepeliyor, yakın gelecekte ikinci büyük dalga ortaya çıkacak ve geri kalan Arap devletlerini de yıkacaktır. Bir taraftan ikinci dalgaya hazırlanmalı ve onu beklemeliyiz diğer taraftan birinci dalganın yakaladığı, yıktığı ülkelerde kurulan yeni siyasi rejimleri, İslam Birliğinin “kurucu öncüleri” haline getirmeliyiz.
İhtilallerini gerçekleştiren İslam ülkelerinde kurulacak siyasi nizam, İslam birliğini hedefleyen temel esaslara sahip olmalıdır. Anayasalar, İslam Birliğini hedef olarak göstermeli, hükümetleri ve devletleri o hedefe ulaşmak için mesul ve memur tutmalı, o hedefe doğru yapılan her faaliyeti desteklemek zorunda bırakmalı.
Eski rejimlerin başındaki iktidar hırsıyla yanıp tutuşan asalakların, İslam ülkeleri arasındaki cetvelle çizilmiş siyasi sınırları, tüm suniliğine rağmen kalıcı hale getirmeleri hatırlanmalıdır. Büyük altüst oluştan sonra, yeni siyasi rejimlerin, mevcut siyasi sınırları muhafaza edecek, ufuklarını o sınırların içine gömecek, hedeflerini küçültecek bir anlayış ve hukuk altyapısı oluşturmalarına fırsat vermemek gerekiyor. Siyasi rejimler bir defa yerleşir, dünya dengeleri ile irtibatlarını kurarsa, İslam coğrafyasını mevcut siyasi sınırlara tekrar mahkum eder.
*
Yeni kurulan siyasi rejimlerin, İslam ile irtibatlarını çok ileriye taşımaları, İslam ümmetinin bir parçası olduklarını anayasalarında tespit ve ilan etmeleri, İslam birliğini hedef olarak görmelerini temin etmenin yollarından birisi, “İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISINI” oluşturmaktır. İslam ülkelerindeki sivil toplum kuruluşlarının birbiriyle temasa geçmeleri, büyük çatı teşkilatları kurmaları, tek tek ve toplu olarak yeni siyasi rejimleri İslam Birliğine doğru sevketmeleri gerekiyor.
İslam Birliğinin sivil altyapısı veya İslam Birliği için sivil toplum kuruluşlarının üstlenecekleri mesuliyet çok mühim. Fikir ve ilim adamlarının üzerinde ciddi şekilde çalışması gereken bu saha, sivil toplum kuruluşları tarafından da aynı hassasiyetle tatbik ve takip edilmelidir. İhtilal süreçlerini tamamlamış, yeni siyasi rejim kurmuş veya kurma safhasında olan, bundan sonra da ihtilal sürecini tamamlayıp yeni rejimlerini kuracak ülkelere misal teşkil edecek şekilde, mesele, siyasi iktidarların inisiyatifine bırakılmamalı, onların hedeften sapmalarına müsaade edilmemeli, istikamet üzere kalmaları temin edilmelidir. Sivil toplum kuruluşları ve halk inisiyatifi asla tamamen kaybetmemeli, önceki rejimler gibi halkın hiçbir katkısının olmadığı, küçük bir seçkin gurup tarafından devletin sahiplenildiği dönem bitirilmeli. Siyasi rejimler ve iktidarlar, halkı ve sivil toplum kuruluşlarını umursamadan bir işe teşebbüs etmemeli, sivil toplum kuruluşlarını yok saydıkları her teşebbüsün akim kaldığı, kalacağı gösterilmeli, inisiyatif mutlaka paylaşılmalıdır.
*
Yeni siyasi rejimler, kendi sınırları içinde İslam Devleti kurmak gibi bir ufukla sınırlı kalırlarsa, uzun dönem İslam Birliğini konuşma imkanımız kalmayabilir. Müslüman halklar, yaşadıkları siyasi coğrafyada İslam’ın tatbik edilmeye başlanmasını kafi görmeye başladıklarında, yeniden bir değişim süreci başlatmak gerekebilir ki uzun zaman alma ihtimali büyüktür. Kendi ülkelerinde İslam’ın tatbikatın “nihai menzil-hedef” olarak kanıksayan Müslüman halklar, enerjilerini kaybeder, büyük hamleyi gerçekleştiremez, İslam Medeniyet inşası başlatılamaz. Yer yerinden oynamışken, halklar harekete geçmişken, mevcut siyasi rejimler kökünden yıkılırken elimize geçen bu çapta büyük bir fırsatı, idraksizlik ve basiretsizlik yüzünden kaçıramayız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir