İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-9-BATI TASALLUTU-2-BİLGİ İSTİLASI VE ŞAŞKINLIK

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-9-BATI TASALLUTU-2-BİLGİ İSTİLASI VE ŞAŞKINLIK
Batı, son birkaç asırdır o kadar çok bilgi üretti ki, o kadar bilgiyle baş etmek imkansız. Sadece bir sahadaki bilgileri öğrenmek bile insan ömrünü aşar. Bilgiyi üretirken herhangi bir mikyas kullanmadığı için de, kaotik bir bilgi yığını ile karşı karşıyayız. Bilgide vahdet mimarisi yok, terkip çabası yok, tertip gayreti yok… Her bilim adamı, kendine göre serazat şekilde bilgi üretti, birçoğu kendine göre teori geliştirdi, bir kısmı kendine göre anlamlandırdı. O kadar kaotik ki, aynı konuda birbirini tekzip eden birden çok bilgi demeti ortaya çıktı. Bir şeyin gerekli olduğuna dair bilgi üretti, arkasından gereksiz olduğuna dair bilgi üretti. Bir şeyin faydalı olduğuna dair bilgi üretti, arkasından zararlı olduğuna dair bilgi üretti. Bir konuda “doğru” olduğunu iddia ettiği bilgi üretti, arkasından o bilginin “yanlış” olduğuna dair bilgi üretti.
Hem çeşit bakımından hem de sayı bakımından ürettiği bilgi toplamı, göz kamaştırıcı. Bu durum, batıyı korkutucu yaptı, yenilmez kıldı, kendisine karşı savaşı zorlaştırdı. Batı ile ilgilenen, batıyı ciddi şekilde okuyan, batı bilim ve felsefe çevrelerinde bir müddet yaşayan Müslüman münevverler, batıdan etkilenmekten kurtulamadı. Batının en büyük tesiri, okumakla sonuna varılamaması, bitirilememesiydi.
Bilginin çokluğuna paralel, felsefi cereyanın çeşitliliği geliyor. Hayatta ve kainattaki en küçük “gerçeklik” üzerinden felsefi cereyan üretildi. Ferdi esas alarak liberalizm, kapitalizm, cemiyeti esas alarak sosyalizm, komünizm, aklı esas alarak rasyonalizm, gözün gördüğünü esas alarak pozitivizm, maddeyi esas alarak materyalizm, ruhu esas alarak spiritüalizm ila ahir… Bu saydıklarımız ana cereyanlar, bunların dışında küçük varlık ve hayat gerçeklikleri için bile felsefi görüş ve cereyanlar üretilmiştir.
Bilginin çokluğu ile felsefi görüşün çeşitliliği, “birinde değilse ötekinde” duygusunu oluşturuyor, bu sebeple batı kültür iklimi bir şekilde “doğru” olana ulaşmış gibi duruyor. Batıda yoğunlaşanlar veya batıyı yoğun şekilde okuyanlar, büyük savruluşlar yaşadılar. Ana istikametini şaşırmayanlar bile “hassasiyet” zafiyetine uğradılar.
Şaşırtıcı olan durum şu; batıda yoğunlaşanlar, İslam irfan müktesebatına yabancılaştı, irfan müktesebatındaki bilgi, ilim, fikir, hikmet, irfan gibi İslam esas alınarak imal edilmiş muhteşem hazineden haberdar olmadığı için batının bilgi, bilim ve felsefesinde boğuldu. Bunların bir kısmı tercih ederek, bir kısmı da farkına varmadan batının aklını yani “pozitif aklı” kuşandı. Pozitif akıl, İslam Birliğinden önce, İslam’ın doğru anlaşılmasının önündeki engellerden biridir. İslam’ı doğru anlayacak akıl terkibi ve anlayış çerçevesi olmadan İslam Birliğinden bahsetmek tabii ki ütopiktir. İslam Birliği, siyasi veya iktisadi menfaat birlikteliği değil, bir iman ve anlayış birlikteliğidir. Bu sebeple, pozitif aklın tahrif ettiği, edeceği bir İslam üzerinde birlik kurulması, maksada muhaliftir.
***
Türkiye’de dil ve alfabe devrimi yapılması tarihle ve tarihi müktesebatımızla irtibatımızı kesti. İlkokuldan itibaren batının ürettiği bilgi, bilim ve felsefenin, bunların neticelerinin bombardımanına tutulan dimağlar, İslam’ı, İslam irfan müktesebatını okuyabilmek için hususi çalışmalar yapmak, lisan öğrenmek zorunda bırakıldı. İrfan müktesebatımızın kaynaklarına ve eserlerine ulaşmak ise ayrıca zorlaştırıldı. Buna mukabil batı her şeyiyle önümüze serildi. Aklın inşa safhası olan yaşlar, pozitivizmin ve materyalizmin kıskacına alındı. Pozitif akla sahip olmak için batıya gitmek, orada kalmak, orada tahsil görmek gerekmedi. Kendi evimizde ve kendi okulumuzda materyalizm temelli bilgi, bilim ve felsefe ile kuşatıldık. Geriye kala kala Kur’an-ı Kerim’i Türkçe mealinden okumak kaldı. Bir sürü alçak ve ahmak da, kendi fikrini, “meal” diyerek yazdı ve piyasaya sürdü. Şu kadarını bile anlamadılar; iki adet meal olması (ki çok sayıda var), tek olan Kur’an-ı Kerim’i, (haşa) çoğaltır. Bu ülkede otuz yıl, “o meal yanlış, şu meale göre Allah buyuruyor ki” diye başlayan cümleler kuruldu. Meal yazan bir kısım alçaklar ise tam olarak Kemalist siyasi rejimin materyalist-pozitivist okullarından mezun oldular ve hiçbir İslami tedrisattan geçmediler, dolayısıyla tam bir pozitif akıl sahibi oldular, Kur’an-ı Kerim mealini de pozitif akılla yazdılar. Ne var ki bir sürü pozitif akıl sahibi okuyucu vardı ve mealleri kapış kapış satıldı.
İslam’a, İslam’ın kaynaklarına, İslam’ın irfan müktesebatına ulaşmanın yolları kapatıldı veya zorlaştırıldı. İnsanlar müthiş bir tembelliğe alıştırıldı, meal okumak varken Arapça öğrenmeye yönelmediler. Üç kuruşluk maişetini kazanmak için yirmi yıla yakın tahsil gören, bunu normal karşılayan Bir kısım Müslümanlar, Allah Azze ve Celle’nin dinini öğrenmek için birkaç yıllık tedrisata ihtiyaç duymadılar. Hassasiyetleri bu kadar körelen, imanları bu kadar zayıflayan bir kısım Müslümanlar, Allah Azze ve Celle’nin dininin kendilerinden uzaklaştırılmasına pratik ve tembelce çözümler buldular, meal okumaya başladılar.
Vahim olan husus, meal okuyanların zihni evreni materyalist ve pozitivist eğitim-öğretim yoluyla inşa edilmişti, akılları pozitif akıldı, zihni evrendeki malzemeler pozitivizmin malzemeleriydi. “Akılla Kur’an-ı Kerim’i anlayacağını hem de mealinden anlayacağını” düşünenler, “aklın ne olduğu, nasıl oluştuğu” ve benzeri soruları hiç sormadı. Ne okuduğun kadar, neyle okuduğun da mühimdi ama “aklın ne olduğu” sorusunu sormayan, akıl hakkında bir cümlelik tarif bilgisine bile sahip olmayan bazı Müslümanlar, pozitif akılla meal okudular. Pozitif akılla ne okursan oku, materyalist ve pozitivist neticeler çıkardı ama bunu anlamak için pozitif akıl dışında bir de “akl-ı selimi” anlamak ve kuşanmak gerekiyordu. Pozitif akıl sahibinin aynı zamanda akl-ı selime sahip olması muhaldi, bu sebeple meselenin anlaşılması otuz yılı aştı, hala anlamayanlar var ve sayıları da az değil.
Pozitif akıl tarafından yönetilen, pozitif malzeme (bilgi) deposu zihni evren ile İslam anlaşılır mı? Bu teşebbüs, yemeği buzdolabında pişirme çabasına benzer. Çok kullanılan “akıl tutulması” bu meseleyi izah etmez, akıl tutulması, sıhhatli aklın donması gibi bir manaya gelir. Buradaki durum, “yabancı akıl” veya akıl ve zihnin yabancı kültür tarafından işgaliydi. Materyalist ve pozitivist akıl inşa edilmişti, Müslümanların bir kısmı ise bunu hiç umursamadı ve onunla İslam’ı anlama çabasına girdi. Ruhunun işgal edildiğinden habersiz beyinsizler, İslam’ı doğru anladığını iddia edince, ortaya tarihin en komik insani halleri çıktı.
***
Batıdan, ülkedeki siyasi rejimden, eğitim-öğretim müfredatından, cumhuriyet dönemi kültürden aldıkları “zehirli telkin ve tesirleri” silkip atmadan, kendine gelebileceklerini, kendi olabileceklerini zanneden bir acayip taife zuhur etti. Batıdan aldıkları zehirli telkin ve tesir yerine, İslam tarihinden aldıkları (aslında alamadıkları) telkin ve tesirlere savaş açtılar. Atatürk’ün kanla başlattığı İslam ve İslam tarih müktesebatından bağımsızlaşma teşebbüsünü, Müslüman kisvesiyle devam ettirdiler. İslam tarihine savaş açtılar. Batının, tarihteki en büyük projeksiyonu olan, İslam’ı Müslümanlara tasfiye ettirme operasyonuna gönüllü yazıldılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir