İslam Dünyasının Sorunu, Demokrasi Sorunu Değil, Bağımsızlık Sorunudur

İslâm dünyasının sorunu, demokrasi sorunu değil, bağımsızlık sorunudur

Batı’da, entelektüel çevreler, çeyrek asırdır yoğun olarak demokrasi krizi’ni tartışırken, bizim demokrasiyi ‘tanrılaştırmamız’, her şeyi getirip demokrasiye kilitlememiz ne denli ayartıcı bir zihin körleşmesi ve kirlenmesi yaşadığımızın bir göstergesi.

İyi de, Müslüman toplumların sorunu, demokrasinin tesis edilememesi sorunu değil mi?

Hayır.

Zira Müslüman toplumların asıl sorunu, halkların iradelerinin gasbedilmiş olması, henüz bağımsızlıklarına tam olarak kavuşamamaları sorunudur.

Yani hem zihnen (epistemolojik olarak) hem de fiilen (ontolojik) olarak, yani kültürel, siyasî, ekonomik ve entelektüel olarak bağımsızlıklarını yitirmiş olmalarıdır.

Müslüman toplumlar, yalnızca teritoryal (coğrafî) bağımsızlığa sahipler. Ki, bu da kısmen sözkonusu; çünkü Türkiye, İran gibi bir iki ülke dışında, son yüzyılda, sınırları yeniden belirlenmemiş ülke yok gibi handiyse!

DEMOKRASİ, FARKLILIKLAR VE ENGİZİSYONLAR: ‘ÖTEKİ’ KORKUSU

Batı uygarlığı, tarihi boyunca, farklı kültürlerle bir arada yaşama tecrübesi üretemedi hiçbir zaman.

Dahası, Batı’da, farklı dinlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin kendileri olarak ve diğerleriyle iletişim kurarak birlikte yaşayabildiği bir tecrübe sözkonusu olamadı.

Batı’da demokrasinin bu kadar abartılmış olmasının bir nedeni ‘imtiyazlar’ meselesi, diğeri de ‘öteki’ korkusudur.

Engizisyonların ortaya çıkmış olmasının nedeni de, cadı kazanlarının kurulmasının nedeni de burada gizlidir.

AYDINLANMA’NIN ‘SEKÜLER ENGİZİSYONLARI’

Daha önemlisi, engizisyonlar, yalnızca Kilise’nin kurduğu kurumlar değildir.

Adına Aydınlanma Çağı denen dönem de, giyotinleriyle, terör dönemleriyle, din’in, dînî kurumların kökünü kazıma girişimleriyle tastamam ‘seküler engizisyon’ların bütün şiddetiyle hükmünü icra ettiği bir dönemdir.

BATI KENTİ’NDE FARKLILIKLAR NEREYE DÜŞER?

Bugün Batı’da New York, Londra, Paris gibi kurucu kentlerde, farklı dinlere, kültürlere mensup insanların yaşadığını biliyoruz.

Bu insanlara Batılı toplumların bakışı nasıldır acaba?

Eğer başka dinlere ve kültürlere mensup toplumlar, Batı kültürüne entegre olurlarsa, yani kültürel, sosyal ve zihnî bir asimilasyon yaşarlarsa, Batı toplumlarına kerhen kabul edilirler. Ama hiçbir zaman, bir Batılı gibi muamele görmezler. Her zaman öteki’dirler.

12 yıl Londra’da yaşamış, Batı dünyasını karış karış dolaşmış biri olarak kuruyorum bu cümleleri.

Batı toplumlarında elbette ki farklı kültürlere, dinlere mensup insanların bazı temel haklara sahip olduklarını inkâr etmiyorum. Ama bunlar, şekilden ibaret sadece.

Batı toplumlarında, farklı dinlerin ve kültürlerin mensupları kendi dinlerini ve kültürlerini yaşamakta ısrar ederlerse, onlara aslâ iyi gözle bakılmaz ve bunlar, hem öteki olarak konumlandırılır; hem de tehdit ve tehlike olarak görülür ve ona göre muamele edilir.

BATI’DA BİR MEDİNE, BİR KUDÜS, BİR İSTANBUL MODELİ YOKTUR

Batı uygarlığında dün olduğu gibi bugün de, farklı dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin hem kendileri olarak, hem de birbirleriyle aktif ilişki ve iletişim kurarak yaşayabildikleri şehirler kurulamamıştır.

Batı uygarlığının bir Medine modeli, bir Kudüs modeli, bir Şam modeli, bir Bağdat modeli, bir Kahire modeli, bir Kurtuba modeli, bir Gırnata modeli, bir Saraybosna modeli, bir Herat modeli, bir Delhi modeli, bir Lahor modeli, bir Konya, Kayseri, Urfa, Mardin ve Diyarbakır modeli yoktur.

CAMİSİ, KİLİSESİ, HAVRASI OLMAYAN YER, İSLÂM MEDENİYETİ DEĞİLDİR

O yüzden camisi, kilisesi, havrası olmayan bir yer, İslâm medeniyeti değildir.

Müslümanlar, Hz. Peygamber (sav) döneminden itibaren, farklı dinlerle, kültürlerle o kültürleri ve dinleri dönüştürme kaygısı gütmeksizin nasıl birlikte, karşılıklı ilişki, iletişim ve alış veriş içinde yaşanılabileceğinin en mükemmel örneklerini ortaya koymuş, pergelleri bütün farklı kültürlere, bütün medeniyetlere, bütün farklı dünyalara açık olmuş, onlarla hemhal, hemdert ve hemdost olmuş asil bir medeniyetin çocuklarıdır.

Bugün, bir yandan farklı kültürlerle, dinlerle birlikte yaşama tecrübesi üretememiş, öte yandan bütün kıtaları sömürgeleştirmiş, medeniyetlerin kökünü kazıma saldırganlığı üretmiş Batılıların, İslâm dünyasının sorununun demokrasi sorunu olduğunu söylemeleri en iyi ifadeyle, hedef saptırmaktan başka bir şey değildir.

İslâm dünyasındaki seküler çevrelerin de, İslâmî çevrelerin de, İslâm dünyasının sorununun demokrasi sorunu olduğunu söylemeleri zokayı yuttuklarının çarpıcı bir göstergesidir.

İSLÂM DÜNYASININ SORUNU, BAĞIMSIZLIĞINA KAVUŞAMAMIŞ OLMASIDIR

Sapla samanı birbirine karıştırmayalım: İslâm dünyasının sorunu, demokrasi sorunu değil, bağımsızlık sorunudur.

Demokrasiden önce, bağımsızlık meselesini konuşmak zorundayız. Aksi takdirde, çıkmaz bir sokağın eşiğine yuvarlanır dururuz.

O yüzden, Mısır’da, Türkiye’de, İslâm dünyasının her yerinde, halkın iradesine darbe vurulur, halkın varoluşsal sorunları ipotek altına alınır, biz de sorunun demokrasi sorunu olduğunu zannederiz; asıl sorunun entelektüel, siyasî, kültürel ve iktisadî bağımsızlığın yitirilmesi olduğu yakıcı gerçeğini kavrayamayız hiçbir zaman.

Meselenin, varoluşsal (epistemolojik ve ontolojik) bağımsızlığımızı yitirmemiz olmasından ötürüdür ki, bütün bir Arap dünyasında, bütün bir İslâm dünyasında Batılılar, uzaktan kumanda ettikleri, kendi çıkarlarını koruyan diktatörleri, petrodolar şeyhleri, sivil ve askerî oligarşileri, ekonomik çıkar şebekelerini ve bunlara entelektüel yakıt taşıyan metamorfoz yemiş, Batı kültürünün gönüllü acentalığını yapan seküler entelijansiyayı Müslüman toplumların başına ‘belâ’ etmişlerdir.

Burada seküler yönelimleri benimseyen insanları ‘bela’ olarak nitelemiyorum. Ne münasebet! Öyle şey olur mu?

Bütün farklılıklar, farklı kültürel, entelektüel, siyasî yönelimler, farklılıklarını koruma ve yaşama hakkına sahiptir. Bunu kimse engelleyemez.

BİR TOPLUMUN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK BELÂ…

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Sivil, bürokratik ve askerî bir oligarşinin, ekonomik çıkar örgütlerinin, seküler entelijansiyanın, Müslüman bir çoğunluğun, Müslüman bir toplumun kaderine hükmetmesi, Müslüman bir toplumun kaderini kendisinin belirlemesini ipotek altına alması…

Yani azınlığın çoğunluğa tahakküm etmesi, bunun da sonuçta Batılıların çıkarlarını korumaya yaraması…

Bir toplumun başına bundan daha büyük belâ gelmiş olabilir mi?

Çünkü Müslüman bir ülkenin kültür, sanat, düşünce, sanat, siyaset ve iktisat hayatının silbaştan sekülerleştirilmesi, o ülkenin bağımsızlığını yitirmesi anlamına gelir.

O yüzden böyle bir ülkenin düşüncede, sanatta, bilimde, kültürde çığır açıcı atılımlar yapabilmesi imkânsızdır. Türkiye’nin yaşadığı entelektüel, kültürel, sanatsal çölleşme, kuraklaşma ve güdükleşme bunun en ürpertici göstergesidir.

Gerçek buyken, böyle bir ülkede, bir yandan azınlığın çoğunluğa tahakkümü sorunu yaşanırken, öte yandan demokrasiden sözetmek, entelektüel namussuzluktur.

YETER Kİ, BATILILAR VE UYDULARI YAKAMIZDAN DÜŞSÜNLER!

Müslüman bir ülkede, bütün bir düşünce, kültür, sanat, siyaset, toplum ve iktisat hayatının omurgasının sekülerleştirilmesi, açıkça zihnî ve fiîlî sömürgeleşmenin içeriden gerçekleştirilmesi demektir.

Bu da, Müslüman bir toplumun epistemolojik ve ontolojik bağımsızlığını yitirmesi anlamına gelir. Sömürgeleştirilememiş bir ülkenin, kendi kendini sömürgeleştirmesi aymazlığıdır bu.

Özetle, Batılılar ve onların gönüllü uzantıları ve acentaları yakamızdan düşsünler, gölge etmesinler, biz farklı dinlerle, kültürlerle, etnisitelerle barış ve huzur, kardeşlik ve hakkaniyet, adalet ve hukuk ilkeleri çerçevesinde nasıl yaşanabileceğini, dün olduğu gibi yarın da bütün dünyaya göstermesini biliriz yeniden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir