İSLAM İLİM MECRASI

İSLAM İLİM MECRASI

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Bilgi, umumi manasıyla insan ile varlık arasındaki münasebetlerin kalbi ve zihni alemdeki tezahürleridir. Bilginin çeşitleri bahsi mahfuz kalmak üzere, insan ile varlık arasındaki her çeşit münasebetin insan iç aleminde bıraktığı tesire bilgi diyoruz. Ne var ki mesele bundan ibaret değil, insan, kalb ve zihin dünyasındaki istidatlar, mesela tahayyül, tasavvur, tefekkür maharetiyle, varlıktan elde ettiği tesiri tahlil ve terkip ederek yeni bilgilere ulaşma iktidarına sahiptir. Muhakkak ki fikir imali de, neticede varlık ile temasından elde edilen müktesebat ile mümkün olmakta, bu cihetle bilginin kaynağı varlığın (malumun) kendisi olmaya devam etmektedir. “İlmin maluma tabi olduğu” istikametindeki irfani mikyas, bu meseleyi kayıt altına alan muhteşem bir tespittir.

İnsanın varlık ile kurduğu münasebetin neticesinde elde edilen bilgi yekunu, hakikate ulaşma imkanı bahşetmediği gibi, hakikate ulaşmanın istikamet ve güzergahını da keşfetmeye kafi değil. Kadim müktesebatımızdan tevarüsen iktisap ettiğimiz, “Bir ilmin faydalı veya zararlı olduğu, müntehasında belli olur” hikmeti, bir ilim ve tefekkür yolunun (mecrasının, usulünün) teminatını, nihai menziline ulaşma şartına bağlamıştır. Bu hikmet ilim ve tefekkür için muhteşem bir mikyastır ve asla fikir ve ilim adamlarının başucundan indirmemeleri gereken bir kıymettir. Dünyadaki hiçbir ilim dalının ve ilim mecrasının, kendi güzergahındaki nihai menzile ulaştığı sabit olmadığına göre, “doğruluk teminatı” üzerinde mülkiyet kuracak bir yol ve usul olmasa gerektir.
*
İnsanın varlık ile kurduğu münasebetten elde edilen bilgiler tertip edilerek, talim ve terbiye yoluyla insanlara zerkedildiğine göre, insan dünyaya geldiği andan itibaren varlık ile temas kurmadan önce bilgilenmeye başlıyor. Öyleyse her insan bir bilgi telakkisinin (epistemolojik evrenin) içine doğuyor. İçine doğduğu bilgi ve kültür evreni, varlığı nasıl göreceğini ve anlayacağını tayin ediyor. Zira o bilgi ve kültür evreni, insanı bilgilendirirken aynı zamanda onun zihni dünyasında bir akıl bünyesi terkip ve inşa ediyor. Böylece hem idrak melekesini (ve merkezini) inşa ediyor hem de bilgi teçhizatını temin ediyor. Bu durumda insan, bilgiyi varlıkla temasından elde etmek yerine, başka (ve kendisinden önceki) insanların varlıkla temasından elde ettikleri bilgileri iktisap ediyor. Varlıkla temas kurabilmek için onu bilme ve anlama iktidarına sahip olmamız gerektiği için, önce varlık telakkisi (ontoloji) değil, bilgi telakkisi (epistemoloji) ve insan telakkisi (mesela akıl bünyesi) oluşuyor. İdrak merkezi ve bilgi telakkisi ile teçhiz edilen insan, varlığa buna göre bakıyor, varlığı buna göre anlıyor. Her kültür iklimi özü itibariyle bir bilgi telakkisi (epistemolojik evren) olduğuna göre, her varlık telakkisi (ontoloji) ona mahkumdur. Bu cihetle meseleye bakıldığında, aslında varlık telakkisi (ontoloji) yoktur, sadece bilgi telakkileri vardır ve mecburen her bilgi telakkisinin bir varlık telakkisi mevcuttur.
Hal bu ise ve bundan ibaretse; bilgi ve bilgi telakkisi, varlık ve varlık telakkisi, bunların tertip edilmiş ismi olan ilim ve ilim telakkisinde derin bir hile var. Özellikle batının epistemolojik işgali altında yaşayan bugünün dünyası (sadece Müslümanlar değil, tüm insanlık), batının bilgi ve bilim telakkisini tek mecra olarak görmekle, en derin şekilde aldatılmaktadır. Bugünkü batının bilgi telakkisi “pozitif bilim mecrası” olduğu için, varlık telakkisi (ontolojisi) kaçınılmaz şekilde materyalizmdir. Bilgi telakkisi oluştuktan sonra kendini ikame eden varlık telakkisi, bir müddet sonra bilgi telakkisini sınırlamaya, aralarında bir illiyet irtibatı kurulmaya, birbirini beslemeye ve ikmal etmeye başlıyor. Böyle bir fasit daire kurulduktan sonra, “hangisi önce hangisi sonra?” soruları tavuk-yumurta meselesine dönüyor ve varlık telakkisi önceymiş gibi görünüyor. Batıda, materyalizmin hakikat olarak sunulması ve pozitif bilim mecrasının tek yol tek usul olduğu zannının üretilmesi, fasit dairedeki illiyet irtibatının sebep-netice sırasını değiştiren hileden kaynaklanıyor.
*
Lisan bahsi tetkik edilmediği ve neticeye ulaştırılmadığı takdirde, hayvandan evrim yoluyla insanın meydana geldiğine dair materyalist iddia muhayyel kalır. Materyalist-evrimci nazariye, hayvandan geldiğini iddia ettiği insanın, “sıfır bilgi” ile bilgi imal edebildiğini, imal ettiği bilgi ile akıl inşa ettiğini söyleyecek kadar temelsizdir. Bilgiyi akıl ile imal edeceğimize göre, sıfır bilginin olduğu hayvani süreçte hem bilginin hem de aklın olmadığı ve olamayacağı hakikati karşısında hiçbir şey söylemeyen materyalist iddia, muhatap olduğu temel tezadı çözmek yerine, sayı ve çeşit orak fazla miktarda bilgi üreterek meseleyi perdelemektedir. Bu sebeple bilginin ve tefekkürün bidayetine gitmek, meseleyi illiyet irtibatının ta başında halletmek şarttır. Meselenin bidayeti ise lisan bahsidir, lisanın nasıl oluştuğu mevzuu çözülmeden bilgi, ilim, varlık, insan, hayat ve nihayet hakikat başlıkları izahsız kalır. Bu durumda batının ürettiği çok sayıda ve çeşitte bilginin oluşturduğu kaosa teslim olmaktan başka yol kalmaz.
Lisan, Allah Azze ve Celle’nin Hz. Adem Aleyhisselama eşyanın isimlerini öğretmesiyle meydana gelmiştir. Lisanın oluşması ile ilgili vahyin dışındaki tüm iddialar, batının ürettiği bilgi kaosunda balık avlamasından ibarettir ve dünya bu hileye aldanmıştır.
Lisan ilk vahiydir. Öyleyse bilgi, sadece ve ancak vahiy yoluyla elde edilmiş, oradan başlamış, akıl sahibi olan insan ise tahayyül, tasavvur ve tefekkür istidatlarıyla o bilgiyle yeni bilgiler üretmiş ve çoğaltmıştır. Lisanın (eşyanın isimlerinin) öğrenilmesi bile, insanda bir “ilk bilgi” ihtiyacını iktiza eder, o bilgi ise ruhun, alem-i ervahda Allah Azze ve Celle ile mükalemesinden elde ettiği hakikat bilgisidir ki o da vahiydir.
*
İnsanın varlık ile münasebetinden zihni ve kalbi evrenine intikal eden tesire bilgi diyoruz ama insanın varlık ile münasebet kurabilmesi için de bir bilgi ve akıl gerekiyor. Zihni ve kalbi dünyamız bir bilgi ve kültür ikliminde oluştuğu için, idrak ve tefekkürümüz o bilgi ikliminin sübjektivitesine mahkumdur. Batı, kendi kültür ve bilgi iklimini, “objektivite” masalıyla tavsif ve tarif etmiş, onunla da pozitif bilim mecrasını tek ilim telakkisi olarak dünyaya kabul ettirmiştir.
Artık ilimdeki büyük aldanıştan kurtulmalı, batıyı tenkit bile etmeye zaman ayırmamalı, kendi ilim telakkimize dönmeliyiz. Batının insanlığı aldatmadığı hiçbir sahanın olmadığı, en derin hilenin ise bilgi ve bilim telakkisinde gerçekleştiği bilinmelidir. Batıyla meşgul olmaktan kurtulmalıyız, öyle ki onu tenkit etmekle bile zaman kaybetmemeliyiz.
*
İslam ilim telakkisi iki esas üzerine oturur; “ilim maluma tabidir” ve “malum ilme tabidir”… Birincisi fazlaca bilinen bu mikyasların, ikincisi nedense pek bilinmez.
“İlim maluma tabidir” ölçüsü, aklın yoludur ve aklın aşağıdan yukarıya doğru keşif faaliyetlerinin güzergahını tayin eder. “Malum ilme tabidir” ölçüsü ise, ruh ve kalb tarafından saf mananın keşfedilmesiyle, bu mananın (ilmin), akl-ı selim tarafından yukarıdan aşağıya doğru malumunun inşa edilmesidir.
“İlim maluma tabidir” ölçüsü, kainatın akıl tarafından keşfini iktiza eder. Malum (varlık) her neyse odur ve ona ait ilim, ona uygun şekilde keşfedilmeli, tertip edilmeli, kullanılabilir şekle sokulmalıdır.
“Malum ilme tabidir” ölçüsü, insanın “eşyayı zapt ve teshir etme” vazifesinin tabii neticesidir ve keşif ile birlikte inşa faaliyetini de ihtiva eder. İnşa faaliyeti, tabii olanla terkip edilecek şekilde suni olanı ikame etmektir. Medeniyet, insan eseri olduğu için “suni” olandır. Suni olan, tabii olanı imha etmeyecek, aksine onunla sarmaş dolaş bir terkip kıvamına sahip olacaktır. Bu sebeple “Malum ilme tabidir” ölçüsü ile “İlim maluma tabidir” ölçüsü, ilmin iki istikametini ifade eder ki, biri eksik olduğunda diğeri de kemale ermez.
*
“Malum ilme tabidir” ölçüsünün sebebi Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Mutlak İlim olmazsa, “malum ilme tabidir” ölçüsü sadece vehimden ibarettir ve insanlığın böyle bir iddiada bulunması, ilahlık iddiası olur.
Mutlak İlim, öyle bir kaynaktır ki, onunla varlık ve hayat yani “malum” inşa edilir. Mutlak İlmin yeryüzünde tahakkuk ettirilmesi, ilmin malumunun inşa edilmesidir. Bu imkan (ve ihsan) tüm insanlığa sunulmuş (tebliğ edilmiş) fakat sadece Müslümanlar kabul ve iman etmiştir.
İlimlerin tasnifine dair temel mecraların tespitindeki “Kur’an İlimleri Mecrası”, malumun ilme tabii olduğu, ilmin malumunun inşa edileceği sahadır. Diğer üç ilim mecrası (Tevhid İlimleri Mecrası, Beşeri İlimler Mecrası, Müspet İlimler Mecrası), özü itibariyle “Kur’an İlimleri Mecrasının” tatbikatıdır ve sadece bu mecranın malzemelerini temin, inşasını gerçekleştirmek için gerekir.
İnsan dünyaya gönderilmiş ama tabiatın ortasına başıboş bırakılmamıştır. Dünyaya gönderildiği günden itibaren mutlak ilim de tebliğ edilmiştir çünkü ilk insan peygamberdir. Ta baştan beri keşif ve inşa mevcuttur. Yani “ilim maluma tabidir” ve “malum ilme tabidir”.
HAKİ DEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir