İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

Teknoloji, en özet haliyle söylemek gerekirse “alet” demektir. Alet, yani bir fikrin aleti… Mesele en sade haliyle anlaşılmalıdır ki, girift terkiplerine geçit açılabilsin. Bugün kullandığımız cihazların karmaşıklığı (giriftliği) teknolojinin ne olduğunu unutturdu. Ne olduğunu unuttuğumuz için onu fikirden bağımsızlaştırdık, müstakil bir saha gibi anlamaya başladık.

Teknoloji, umumiyetle tabiatta ve özellikle de canlılardaki bazı hususiyetlerin alet haline getirilmesi, o hususiyetlerin aletlerinin imal edilmesi şeklinde, “misal” üzerinden ilerlemiştir. Yirminci asırda ancak “muhayyel” terkiplere ulaşmaya başlamış, misallerden uzaklaşarak akli ilimlerde nispeten yoğunlaşabilmiş ama hala büyük kısmı misaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir.

Teknolojinin misal grafiği, tefekkürün tabii seyrine uygun şekilde basitten girifte doğru yol almış, cemadattan (cansız varlıklardan) başlamış, nebatat, hayvanat güzergahını takip etmiş ve nihayet en girift varlık olan insana kadar ulaşmıştır. İnsan bedenindeki (biyolojisindeki) mütekamil terkibi oluşturan muhteşem hususiyetlerin her biri bir veya daha çok “alet” (cihaz) için ilham kaynağı olmuştur. Ve nihayet “suni zeka” başlığı altında insan bedenini aşan ve zihni hususiyetleri üzerinde çalışmaya başlayan bir teknoloji hamlesi yapılabilmiştir.

Matematiğin yirminci asırdaki en büyük hamlesi olan bilgisayar teknolojisi, insanın zihni hususiyetlerinin aletini yapma imkanının kapısını aralamıştır. Zihni hususiyetlerin ve faaliyetlerin aleti, işte bu türden cihazlar teknolojinin tarihteki en büyük adımıdır. İnsanın “yapabilme” imkanını ve ufkunu genişleten “alet”, belki de tarihteki en yüksek seviyesine çıkmış ve bedeni özelliklerini aşmıştır.

*
Bu noktada durup meselenin temeline inelim. İnsan bedeni (biyolojisi) üzerindeki çalışmalar müspet ilimler sınıfından olduğu için, yüksek oranda ontolojik (varlık telakkisiyle ilgili) bir mevzudur. İnsan zihni üzerindeki çalışmalar müspet ilimler sınıfına alınamayacağı için tam aksine yüksek oranda epistemolojik (bilgi telakkisi ile ilgili) bir mevzudur. İnsanın bedeni üzerindeki çalışmalar da kaçınılmaz olarak bilgi telakkisi ile ilgilidir ama maddi gerçeklik kesafeti ağır bastığı için, aklın doğrudan tetkik edebileceği bir alan olarak tespit etmek mümkündür ve bu sebeple varlık telakkisi ile ilgili kesafeti fazladır. Zihni sahadaki çalışmalar ise, varlık telakkisinin en hususi başlığı olan “insan telakkisi” ile ilgilidir ki, insan telakkisi ontoloji ile epistemolojinin ortasında bulunur ve her ikisini birbirine bağlayan ve her ikisini birbirinden ayıran bir özelliğe sahiptir. İnsan, idrak eden varlık olduğu için, epistemolojik telakkiler onun zihni ve kalbi evreninin organize oluş şeklinde meydana gelir.

“Suni zeka” başlığı altında yapılan çalışmalar, “insan telakkisi” ve “bilgi telakkisi” temelinde yoğunlaşmaktadır. Ne var ki suni zeka çalışmalarının bu temelde yürütüldüğü, yürütülmesi gerektiği meselesi Türkiye’de bilinmez ve anlaşılmaz. Teknoloji her ne kadar misaller üzerinden gelişme seyrinin dışında “muhayyel” terkipler (sentezler) oluşturma sahası açmışsa da, bu saha hala istiklalini ilan edecek ve temellerini misallerden tamamen bağımsızlaştıracak noktaya gelmiş değildir. Zaten misallerden tamamen bağımsızlaşmamalıdır, tamamen bağımsızlaştığında “gerçeklikten” kopar. Tefekkür, bir boyutuyla (ki merkezi boyutudur) hakikate, bir boyutuyla da “gerçekliğe” bağlı olmalıdır. Gerçek, varlığın mevcut hali ve tabiat özellikleridir, hakikat ise varlığın manası ve kaynağıdır. Muhayyel terkipler, manaların keşfi yoluyla, gerçekten hakikate doğru giden güzergahı takip edebildiği nispette “tefekkür” hususiyetini taşır ve kıymetlidir, aksi takdirde (hakikate giden güzergahtan ayrıldığında) hem hakikatten hem de gerçeklikten kopar ki, onun adı hezeyandır. Muhayyel terkip, hakikat bilgisinin tayin ettiği ve aydınlattığı istikamette, yine hakikat bilgisinin mikyasları (kilometre taşları) ile mesafe aldığı takdirde “inkişaf”tan bahsediyoruz, aksi takdirde hakikat istikametinden ve gerçeklikten kopan bir tür savrulmadır, çözülmedir, yozlaşmadır.

*
Batının “suni zeka” alanındaki çalışmaları, batı kültür ve felsefesinin “insan telakkisi” ile ilgili ve sınırlıdır. Meselenin batıda nasıl tetkik edildiği ayrı konu olmak üzere, Türkiye’ye aksediş şekli, “yapay zeka” şeklinde olmuştur. Ki bu durum tamamen yanlış bir temele oturmaktadır. Zeka, ruhi istidat olmak bakımından (ki ruhi istidatların hemen hepsi böyledir) “saf” haldedir, yani terkibi bir bünye taşımaz. Terkibi bünye olmaması, zihni alemde de terkip ve inşa edilemediğini, suni olarak da terkip ve inşa edilemeyeceğini gösterir. Bu meyanda, asla “suni zeka” inşa edilemez, gerçekleştirilemez.

Batının “insan telakkisi”nin sığ olması ve o telakkinin teknolojisini kurmak bakımından ufkuna varmış olması, artık hem bilimin (ilmin değil) hem de teknolojinin sınırına ulaştığını gösterir. Hala teknoloji üretiyor olması, ulaştığı ufkun içinde kalan sahayı tarıyor ve o sahadaki verimlerin teknolojisini kuruyor olmasından ibarettir. Bu nokta fevkalade mühimdir, zira bir sahadaki nazari inkişafın durması yani ilerlemenin yavaşlaması veya inkıtaa uğraması, “saha taraması” ile gözlerden uzak tutulmaktadır.

Ufkun genişlememesi, ilgili mecranın (ilmin, teknolojinin ila ahir) ilerlememesi, inkişaf etmemesi anlamına gelir. Ne var ki ufkun içinde kalan sahanın genişliği, o sahadaki verimlerin mesela teknolojisinin üretilmeye devam etmesi, “ilerleme” şeklinde anlaşılmaktadır. Saha taraması yapmak ve yeni teknolojik verimler ortaya koymak tabii ki kıymetlidir, bunun kıymetini inkar etmekle elimize bir şey geçmez. Fakat ufkun neredeyse sabitlenmesi ve genişlemesinin (keşfin, fütühatın) durması, ilgili kültür ikliminin tefekkür (batı için felsefe) krizidir ve bunun öncelikle teşhis edilmesi hayati ehemmiyettedir.

Müslümanlar, bir iki asırdır batının ufkuna mahkum olmuş, batının anlayış ve bakışına teslim olmuş durumdadır. Bu yanlış mevzilenme, batıyı yakalama, onun peşinden koşma şeklinde yanlış bir mecra açmış, netice olarak da batının kötü taklitlerinden başka bir üretim gerçekleştirememiştir.

Müslümanlar teknoloji meselesinde de kendi tefekkür mecralarına dönmeli, temel meselelerde (varlık telakkisi, insan telakkisi, hayat telakkisi gibi) kendi kaynaklarına avdet etmelidirler. Kendi tefekkür mecramızdan (irfan mecramızdan) baktığımızda, bambaşka bir teknoloji keşif ve inşa etmenin kabil olduğunu, çünkü teknolojinin emsal aldığı insanın, bizde başka bir telakkiye bağlı olduğunu görmemiz mümkündür.

Kendi insan telakkimize vakıf olmadan, gerekiyorsa onu yeniden inşa etmeden kendi teknolojimizi üretemeyiz. İnsan telakkimizin ana unsurlarından olan akıl telakkimiz, batının “pozitif akıl formundan” tamamen farklıdır. Pozitif akıl terkibi, bizim akıl telakkimiz olan “akl-ı selim” ile mukayese edilemeyecek kadar sığdır ve hacimsizdir. Bu zaviyeden bakıldığında, “akl-ı selimi” merkez alan bir teknoloji inşası, batının, küçük akılların gözünü kamaştıran teknolojisini yüzlerce defa katlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir