İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

Batının teknoloji anlayışı, tek bir esasa istinat eder; “Mümkün olan yapılmalıdır”… “Mümkün olan yapılmalıdır” anlayışı, ahlaktan tamamen bağımsızlaşmaktır, teknolojiyi de ahlaktan mutlak anlamda müstakil kılmaktır.

“İmkan alanı”, imtihan sahasıdır. Mümkün olanın yapılması, imtihanın reddidir. İmtihan, İslami manada “istikamet” demektir, istikameti işaretler. İnsani manada ise, insan ile sureta insan veya hayvan arasındaki sınırı tayin eder. Hiçbir bilgi telakkisi, “doğru-yanlış”, “güzel-çirkin”, “iyi-kötü” mikyaslarından azade değildir. Ortaya koyduğu mikyasların isabet edip etmemesi ayrı bir meseledir ama bu mikyasların varlığı zarurettir. İnsan olmak, bir ölçü manzumesine tabi olmaktır. “Mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımı, epistemolojik (bilgi telakkisi) tefessühtür.

“Mümkün olan yapılmalıdır” anlayışı, kuvveti tek kıymet haline getirir. Tek kıymet haline gelen “kuvvet”, ölçüler manzumesinden müstakil hale gelmenin veya ölçüler piramidinin zirvesine oturmanın kabulü ve ilanıdır. Siyasi anlamda diktatörlük türü temayülleri işaretleyen ve siyasetin aktüelliğinden dolayı sadece o sahada konuşulan bu mesele, siyaset mahkum edildiği için birçok marazı perdelemektedir. Kuvvet bahsinin ilim ve fikir adamlarının kalp ve zihin dünyasında yanlış yere oturması, tefekkür ve ilim teşebbüslerini ve gayretlerini akamete uğratmakta veya istikametini şaşırtmaktadır. Siyasi sahada günlük neticeleri ve zararları olmak bakımından sürekli gündemde olması anlaşılabilir ama ilim ve fikir adamlarının ruh dünyasını tefessühe sürüklemesi bakımından daha derin marazların kaynağıdır. Daha derin marazların kaynağıdır ama derinliğinden dolayı anlaşılması ve farkedilmesi de daha uzun zaman almaktadır.

“Kuvvet”, iktidarı, siyaseti, devleti ve dolayısıyla içtimai hayatı zehirleyen en tesirli unsurlardan biridir muhakkak. Fakat bunlardan daha mühim olanı, tefekkürü zehirlemesidir. İlim ve tefekkür mecralarının “kuvvet” tarafından vakumlanması, insani hususiyetlerin keşfi, terkibi ve beyanı üzerinde ölümcül tesirler icra etmekte, ilim ve tefekkürü kendi tabiatından uzaklaştırmaktadır. İlim ve tefekkürün kendi tabiatından uzaklaşması ile “kuvvet”in mütemmimi, malzemesi, aleti, manivelası haline gelmesi kaçınılmazdır, ki dünya böyle bir sürece mahkum olmuş durumdadır.

İsrail’in Gazze’de yaptığı katliam soykırım hacmine ulaşmasına rağmen, dünyanın ve özellikle de batının İsrail’e şartsız destek vermesi, her kültür havzasının kendi içinde ve kendi unsurlarıyla “kuvvet” tarafından zehirlendiğini gösteriyor. İsrail’in tavrı, “Yapabiliyorum, öyleyse yapmalıyım” türünden bir kuvvet denemesidir, yani “mümkün olan yapılmalıdır” kavrayışının her sahadaki tezahürüdür. Batı dünyasının desteği ise, “İsrail yapabiliyorsa, yapmalıdır” türünden bir ilim ve tefekkür tefessühüdür.

Siyasi rejimlerin ve iktidarların İsrail ve Yahudi lobisi tarafından teslim alınmış olması bir tarafa, batı dünyasında bilim (ilim değil) ve düşünce (tefekkür değil) adamlarının bile itiraz etmemesi, “mümkün olan yapılmalıdır” anlayışının ne kadar derinleştiğinin alametidir. Ne var ki ahlak ve adalet ihtiyacı o kadar güçlü bir ruhi ve vicdani ihtiyaçtır ki, batının bilim ve düşünce adamlarının bile “eğitim yoluyla” elde ettiği pozitif anlayışın yansıması olan “mümkün olan yapılmalıdır” telakkisi, halk nezdinde kabul görmemekte, batıdaki halklar bile ahlak ve adalet ihtiyacı ile sokakları işgal etmektedirler.

Ahlak ve adalet ihtiyacı, ruhi temayüllerden kaynaklanır ve ilim ve tefekkür öncesi zuhur edecek kadar keskin ve kuvvetli bir ruhi ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki, bilim, düşünce ve siyaset adamlarını “eğitim yoluyla” esir alan Yahudi kafası, ruh dünyası ince hesaplanmış eğitim yoluyla perdelenememiş halkı ikna edememekte, halkın patlamasına mani olamamaktadır. Bir insanın İsrail ve Yahudi taraftarı olabilmesi için çok ince bir eğitimden geçmiş olması şarttır, dünyanın tamamını maliyeti yüksek olan bu türden bir eğitimden geçiremeyenler, halkların isyanı ile karşı karşıya kalmaktadır.

“Mümkün olan yapılmalıdır” kavrayışı, dünyaya hakim olan batı eğitim telakkisinin tabii neticesidir ve bundan kurtulanlar, batı eğitim mecralarından uzak kalan “cahiller”dir. Dünyanın kurtuluşu ise, batı eğitiminden geçmemiş, batı kültürüne göre “cahil” kalmış bu halk yığınlarıyla mümkün olacaktır. Dünya batı eğitimi dışına çıkamadığı, onun dışında başka eğitim telakkileri ve mecraları oluşturamadığı için, ümidimiz, cahil kalmış halk kütleleridir. Halkların isyanı dünyadaki mevcut hakimiyet haritasını değiştirecek tek çaredir.

*
“Mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımı, tefekkürü tamamen yok ediyor. Batıdaki felsefi krizin pozitif bilimlerdeki büyük hamleyle başlaması bu açıdan dikkat çekicidir. Pozitif bilimin keşif çağı olan on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda felsefe inkıtaa uğramıştır çünkü pozitif bilim çok hızlı bir keşif sürecine girmiştir. Zeka için keşif, adeta vecd ve aşkla bağlı olduğu bir sevgili gibidir. Aynı hususiyet tefekkürü de tahrik eder. Bu manada son dört beş asırdır batıda felsefenin zirve yapması, akıl ve zekanın kilisenin tahakkümünden kurtulup nazari keşif dönemini başlatmasıyla gerçekleşmiştir. Ne var ki pozitif bilimlerdeki keşif, her zeka seviyesinin görebileceği, neticeleri itibariyle faydalanabileceği bir müşahhaslık sergiler, bu sebepledir ki pozitif bilimlerdeki keşif faaliyetinin kabul ve tatbik edilme ihtimali, mücerret tefekkürdeki keşiften çok daha ileridedir.

Pozitif bilimlerdeki keşif, evin aydınlatılmasından (elektriğin keşfinden) tutunda, otomobile ve cep telefonuna kadar günlük hayatın ihtiyaçlarını da karşıladığı için, önünde durulması fevkalade zor olan bir sel gibidir. Felsefe, pozitif bilimlerin kendinden bağımsızlaşması sürecinde bu meseleyi farketmeliydi, pozitif bilimleri, düşünce ve ahlaktan müstakil hale getirmemeliydi. Felsefe bunu farkedemediği ve yapamadığı için pozitif bilimler bağımsızlaştı ve sonunda felsefeyi krize soktu. Çünkü zeka (aslında deha) istihdamı, felsefe tarafından değil, pozitif bilim tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Deha istihdamı hangi saha tarafından gerçekleştirilirse, o saha hayatın zirvesine oturur. Batı, bir-iki asırdan beri dehalarını felsefede değil, pozitif bilimde istihdam etti ve felsefe kaçınılmaz olarak intihar etti.

Felsefenin, pozitif bilimleri zapt altında tutması ve “mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımına geçit vermemesi mümkün müydü? Felsefenin tabiatı bu meseleyi anlamaya ve önlemeye müsait değildi, zira batı tefekkürü olan felsefe, zaten tabiatı gereği “mümkün olan düşünülmelidir” yaklaşımının ana rahmidir. Felsefesi, “mümkün olan düşünülmelidir” yaklaşımına kaynaklık eden bir kültür havzasının pozitif bilimleri ve teknolojisi, “mümkün olan yapılmalıdır” kavrayışından başka bir mecraya dökülemezdi.

“Mümkün olan düşünülmelidir” kavrayışının ana rahmi olan felsefe, mütefekkir değil, entelektüel yetiştirmiştir. Bu sebeple batı dünyası, hemcinslerin (erkek ile erkeğin, kadın ile kadının) evlenmesini, sadece mümkün olması cihetiyle kabul etmiş ve hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımaksızın meşru saymıştır.

*
İslam irfanı, “mümkün olan düşünülmelidir” ve bunun tabii neticesi olan “mümkün olan yapılmalıdır” telakkisini asla benimsememiş, geçit vermemiş, her tefekkür ve tatbikat cehdini, “doğru-yanlış”, “iyi-kötü”, “güzel-çirkin”, “faydalı-zararlı” mikyaslarıyla tartmış, kısacası ahlaki sınır içinde tutmuştur. Bu sebeple İslam irfanı, bilim adamı değil, “alim” yetiştirmiş, düşünce adamı veya entelektüel değil, “mütefekkir” yetiştirmiştir. Alim ile bilim adamının, mütefekkir ile entelektüelin arasındaki en bariz fark, birincilerin ahlaklı, ikincilerin ise ahlaksız olmasıdır.

Türkiye’deki entelektüel piyasa, ahlakın üç beş tane kaideye münhasır olduğu zannı ile bu tespite itiraz eder. Tefekkürün bidayetine kadar gidecek bir ufuk ve derinlik olmadığı için, ahlak ile tefekkür dilemmasında hangisinin mukaddem olduğu bahsinin başlığından bile habersizdir. Habersiz olmasına rağmen düşüncenin ahlaka mukaddem olduğu vehmiyle hareket eder. Ahlaksız bir düşünce çabası içinde olduğunu bilmediği için, mesela insan tabiatına aykırı olan homoseksüelliği kabul etmekte tereddüt etmez, bunu yaparken de “mümkün olan düşünülmelidir” türünden bir girdabın zihinlerini vakumladığını asla sezmez. Neticesi insan olmayan cinsel birleşmenin insani bir hal ve tasavvur olduğunu kabul etmek için hiçbir ahlaki temel ve ölçü kabul edilmemesi gerektiğini anlayacak kadar derinleşen bir entelektüele rastlanmamıştır.

*
Felsefedeki “mümkün olan düşünülmelidir” sapkınlığı, pozitif bilimlere “mümkün olan yapılmalıdır” şeklinde intikal etmiş, böylece felsefe inkıtaa uğramıştı. Yirminci asırda başlayan ve yirmi birinci asırda tamamen yaygınlaşan “teknoloji fetişizmi” ise, hayatı öyle bir işgal etti ki, pozitif bilimleri de gölgede bıraktı. Artık pozitif bilimler, saf bilim faaliyetini bırakmaya ve sadece teknoloji üretmeye başladı. Yirmi birinci asır, başladığı gibi devam ederse, bilimin de krize gireceği ve geriye sadece teknolojinin kalacağı bir dünya ile baş başa kalacağız.

Felsefenin ahlaki köklerindeki zafiyet pozitif bilimleri ahlaktan tamamen bağımsızlaştırmıştı, pozitif bilim ise eseri olan teknolojiye hiçbir ahlaki öz enjekte etmeden geçişi sağlıyor. İnsanlık ahlaktan (dünya görüşü manasında) tamamen tecrit olmuş bir dünya ile yüzleşmek üzere.

*
Dünya İslam irfanının teknolojisini kurmak zorunda… İnsanlık, göz kamaştırıcı gibi görünen teknolojik üretimlerin gölgesinde her şeyini kaybetmek üzere… İslam irfanı ve İslam irfanının teknolojisi, sadece Müslümanlar için değil, tüm insanlık için tek kurtuluş yoludur. Bu mesuliyet ise Müslümanların sırtındadır zira İslam irfanının teknolojisini ancak Müslümanlar kurabilir, çünkü İslam irfanının ancak Müslümanlar anlayabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir