İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-13-İNSAN TELAKKİSİ-10-

Zevkte vahdeti gerçekleştirmek mümkün oluyorsa, “hüzün” nedir? Çünkü dünya ruh için gurbettir. Ruh ne kadar zevk alırsa alsın, aldığı zevk, gurbet zevkidir. Gurbet ise tabiatı gereği hüzün kaynağıdır. Bu sebeple ruhun hüznü, zevkindeki gibi kesintisizdir.
Ruh, kainatta yaşanabilecek en kesif zevki yaşar, zevkin zirvesine çıkar. Ne var ki ruh, vatan-ı aslisine ve orada yaşadığı zevke meftundur. Ruhun “vatan-ı aslisi”, dünyadan önceki bulunduğu yer ile dünyadan sonraki gideceği yerdir. İhtimaldir ki, “alem-i ervah”taki hayatı da cennete muadildir fakat orada “insan terkibine” kavuşmadığı için, “hususi” bir durum mevcut olmalı.
Ruh ne kadar baki olsa, ne kadar zamanüstü varlık olsa, ne kadar hakikatin zevkini yaşasa da, bu dünyaya ünsiyet kesbetmemiştir, bu dünyada gurbettedir. Her ne kadar nefs ruha irca olunduğunda ruh maddeden (fani olandan) azade hale gelse de, bir şekilde bedenle, nefisle, maddeyle irtibat hali devam eder. Bunlardan azade hale geldiğinde de devam eder, çünkü bu bir “emirdir”. Ruh zaten “emir aleminden” olduğu için, emre isyan edemez, etmez, vadesi (süresi) dolana kadar bu dünyada, nefisle beraber, bu bedende bulunur.
Gurbet emirdir, hüzün de gurbetin tabii neticesidir. Lakin hüzün ıstırap değil, gurbetin burukluğudur. Ruh için “emir”, ıstırap kaynağı ve sebebi değildir. Emir, nefs-i emmare için ıstıraptır. Çünkü “emir” nefs-i emmare için külfettir ama ruh için nimettir.
*
Zevkin kaynağı, “alem-i ervah”taki mükalemedir. Ruh o mükalemede zamanüstü zevki tatmıştır, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile yapılan mükalemeden elde edilen zevk, zevkin müntehasıdır. Ruh o sohbetten sonraki tüm hayatında o sohbetin zevkini arar. Zevkin sohbette yoğunlaşmasının sebebi de o mükalemedir çünkü orada cereyan eden hadise, münakaşa (tartışma) değil, sohbettir, zaten orada münakaşa muhaldir.
Zevkin ve sohbetin “aslı”, “hakikati” alem-i ervahtakidir. Nebevi tedrisatın “sohbet” usulüyle yapılması bu hikmete (ve daha bilmediğimiz başka hikmetlere) mebni olmalıdır. Sohbet, hem en tesirli tedrisat usulüdür hem de bundan başka hususiyetleri de muhtevidir. Nefs, inkar merkezi olduğu için sohbetten hoşlanmaz, onun usulü tartışmadır. Ruh ise sohbet etmiştir, sohbeti Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile yapmıştır, bu sebeple sohbetten beslenir, perdeleri sohbet ile açılır, zuhuru sohbet ile şiddetlenir.
Ruh için sohbet ile zevk aynıdır. Sohbetten zevk alır, sohbete zevk katar, sohbet dili, ruhun dilidir. Nefsin ve şeytanın en az müdahil olduğu usul, sohbettir, yeter ki sohbet adabı biline. Sohbette ruh konuştuğu için, ruhun tezahür koridorları açılır, konuşur ve dinlerken muhatabının ruhu ile sarmaş dolaştır. Beşeri münasebetlerde sohbet kadar “yakınlık” kuran başka bir hal ve usul yoktur. Ruh ruha temas eder sohbette. Sever bu sebeple sohbeti, başka herhangi bir halde ünsiyet kesbedemez başka ruhlarla. Oysa ruh ruh ile hemhal olmak, halvet etmek, ünsiyet kesbetmek ister, nefisle değil… Kendi nefsine bile tahammül edemeyen ruh, başka insanların nefslerine nasıl tahammül etsin?
Nefsin nefisle müşterek hususiyeti yoktur, her nefs kendi merkezindedir, kendisidir, kendinden başka varlık tanımaz. Oysa ruh, hakikate meftun, aşina, tabidir, hem cinsi de öyle olduğu için, aynı istikamete yönelmiş, aynı merkeze bağlanmış halde, yan yanadır, karşı karşıya değil. Nefsler karşı karşıya oturur ama karşısındakini görmez, çünkü kendinden başkasını görmez. Ruhlar yan yana oturur ama halka oluşturur, yanındakiyle sarılmış, kenetlenmiştir. Daire (halka) oluştuğunda ortada “Kabe” bulunur, hepsi ona bakar, kendini de görmez, yanındakini de görmez ama hepsinin gördüğü aynıdır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir