İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder.
İnsan tabiat haritasındaki genişlik, “insani alanı” aramayı şart kılar. Tabiat haritasındaki “insani alan”, üzerine şahsiyet inşa edilecek olan sahadır. İnsanın tabiat haritasını görmek, insanı bilmektir. Tabiat haritasındaki “insani alanı” görmek, insanı anlamaktır. “İnsani alan” üzerine şahsiyet inşa etmek; işte İslam’ın talebi budur. Bunun için ihtiyaç duyduğumuz hikmet yekununa maarif (anlayışı) diyoruz.
*
İnsanı meydana getiren terkip unsurları farklı tasniflere tabii tutulabilir. Ana tasnif, ruh ve beden unsurlarıdır. Bu unsurlar aynı zamanda birbirine en uzak unsurlardır. Bir arada bulunmalarının izahını yapabilmek kabil değildir. İkisinin birbirine yabancılığı, “fani olmak” ile “baki olmak” arasındaki uzaklık kadardır, yani bir ile sonsuz arasındaki uzaklık… Ruh, “emir alemi”ndendir, bu sebeple akli ilimlerle izahı kabil değil, bedenle birlikte yaşamak için “emir” almıştır, emir almasaydı asla tenezzül etmezdi, zaten beden de (madde de) onu taşıyamazdı.
Kainatta, fani olan ile baki olanın aynı bünyede yaşadığı tek misal, insandır. Belki cinlerde böyledir ama cinlerin bedenleri de madde olmadığı için kısmen de olsa farklıdır. İnsan, bu kadar hususi bir varlıktır, bu kadar büyük bir ihsana muhatap olmuştur. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin emri (iradesi) olmadan, ruhu bedene hapsetmek, bedenin de ruhu taşımasını sağlamak muhaldir. Bu sebeple ruh ile bedenin beraberliği, aklın ötesindedir. Başka bir ifadeyle, ruh ve bedenin tabiat hususiyetleri, aynı bünyede birlikte yaşamalarını imkansız kılar. Bu beraberliği mümkün kılan, iki unsurun tabiat hususiyetlerinin üstünde bir “kudret” ve o kudretin emridir.
Materyalist düşüncenin ruhu kabul etmemesi, ruhu kabul edenlerin de, ruhu, bedenin (umumiyetle beynin) fonksiyonu olarak düşünmesi, kendi içinde tutarlıdır. İslam’ın bahsini ettiği ruhun bedende bulunması, “Yaratıcı Kudreti” ilzam eder, bu husus ise ancak İslam’ın külli manası içinde anlaşılabilir. Varlık telakkisi (ontoloji), “Tevhid” bahsi olmaksızın bu hususu izah ve terkip edemez.
Fani olan ile baki olanı tek bünyede istihdam etmenin denklemi üretilemez. Dolayısıyla ruh ile beden arasında bir terkipten de bahsedilemez. İkisinin beraberliğinin “sırrı”, sahibine aittir. Bu husustaki tetkik faaliyeti, ruhun faaliyetleri, tesirleri, temayülleri, istidatları cihetiyledir.
Kainatta tevhid yoktur, tevhid, bizatihi Cenab-ı Allah Azze ve Celle’ya aittir. Tevhidin kainattaki tecellisi, vahdet suretiyledir. Kainatta her varlık bir vahidin cüzü, parçası, unsurudur. Her alanda, konuda, vakıada bir vahdet izi bulunur. Her varlık çeşidi kendi içinde bir vahdet mimarisine sahiptir. İnsan da vahdete ruhta erer. Ruh, insanda, her türlü faaliyetin nihai ve tek kaynağıdır. Ruh bedenden alındığında bakiye kalan ceset, görmez, duymaz, hareket edemez ila ahir… varlığını bile birkaç gün muhafaza edemez. Bu durum apaçık bir hakikat olduğuna göre, insandaki vahdet mimarisi, ruh merkezinde kurulur, kurulmalıdır, zaten de öyledir.
İslam, her meselenin başına tevhidi koyar, fikir ve ilmin besmelesi, tevhiddir. İslam, bahsi silsilesinde, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin “zat aleminden” (yani tevhidden) kainata (ve dünyaya) indiğinde ise her meselesinin besmelesi vahdettir. Varlık telakkisi (ontoloji), insan telakkisi, hayat telakkisi (ahlak), bilgi telakkisi (epistemoloji) vahdet mimarisi dışında bir inşa ve terkibe konu edilemez. Bu sebeple, İslam’ın temel meselelerden herhangi birini anlamak, o sahadaki vahdet mimarisini anlamayı ilzam eder. Herhangi bir konuda vahdet mimarisini anlamamış olanların “Ayet-i Kerime” veya “Hadis-i Şerif” okuması, yazması, söylemesi İslam’ı anladığını göstermez.
İnsan bahsindeki vahdet mimarisi ruh merkezinde kurulur. İnsan ham haliyle ele alındığında, tezat kumkumasıdır. Çok sayıda tezat ve ihtilafın cirit attığı insan tabiatı ve bu tabiatın neticesi olan kalbi ve zihni evren, vahdet mimarisine sayısız engel çıkarır. Marifet, tezatları terkip edecek, ihtilafları sulha tebdil edecek derin anlayışa ulaşmaktır.
İnsandaki vahdet mimarisinin önündeki çetin engellerden biri, ruh-nefs dilemmasıdır. En çetin tezat buradadır ve nefsin insan iç alemindeki derinliğine bakarak, insanda vahdet mimarisi olmadığını, aksine ruh-nefs dilemması (ve çatışması) olduğunu söyleyenlere rastlanmıştır. Nefs, tabii haliyle (yani nefs-i emmare seviyesinde) bırakılır da “terbiye” edilmezse, insanda vahdet mimarisini kurmak imkansızlaşır, dilemma ve çatışma insanı tarif eden nihai fikir haline gelir. Evet, insanda vahdet mimarisini kurmak, en zor vahdet inşasıdır, bunun sebebi de, imtihana muhatap olmasıdır. Zaten insanda vahdet mimarisini, nazari alanda kurmak, fiili alanda da gerçekleştirmek, imtihanı hakkıyla geçmiş olmak değil midir?
İşte, İslam Maarif Anlayışının insanda gerçekleştirmek istediği inşa faaliyetinin müntehası (nihai hedefi), vahdet mimarisidir. Nefs terbiyesi, sadece bilgi ile gerçekleştirilemeyeceği için, maarif nizamı, fikir ile fiilin, bilgi ile tatbikatın harmanlanmasıyla kurulmalıdır. İslam İrfan müktesebatı, nefs terbiyesinin “tasavvuf” müessesesiyle yapıldığını, başka bir usul ve mecranın açılamadığını gösterdiğine göre, maarif anlayış ve nizamının bir cephesini tasavvuf oluşturur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir