İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-6-İNSAN TELAKKİSİ-3-

İnsandaki temel tezatlardan biri de “ruh-akıl” dilemmasında zuhur eder. Nefs, dünyaya “meyleden” bünyedir, ruh ile bu hususiyetinden dolayı tefrikaya ve tezada düşer. Buna rağmen nefsin bünyesinin teşkili, dünya ile ilgili değildir, nefs, insan iç dünyasında ruh tarafından teşkil edilmiştir. Akıl ise kaynağını ruhtan alan fakat bünyesini dünya ile inşa eden bir melekedir. Akıl, insanın enfüsi dünyası ile afaki dünyanın malzemelerinin iştiraki ile tesis, terkip ve inşa edilir. Dış dünyadan alınan bilgi, kural, fikir, muhteva ve her türlü hadise, aklın bünyesinin inşasında kullanılır. Bunlar sadece aklın kullandığı malzemeler değil aynı zamanda bünyesini inşa eden malzemelerdir. Bu cihetle akıl, ruha yabancı bir bünyeye sahip olmaktadır. Aklın kalbini (merkezi unsurunu) ruh temin etse de, bünye hem ruhi hususiyetler hem de harici (ruha yabancı) hususiyetler için inşa edildiğinden dolayı, ruh ile akıl birbirine imtizaç edemez.
Akıl, dış dünyadan aldığı tesirleri, sadece malzeme olarak kullansa ve bünyesinin inşasında onları kullanmasa, ruh ile tenakuza düşmez, aksine imtizaç ederdi. İşte akıl ile ruh arasındaki tezadın temel sebebi bu… Ne demek bu? Aklın, dış dünyadan aldığı malzemelerle inşa ettiği bünyesi, “sınırlı”dır. Ruhun başka varlıklarla tenakuzunun temel sebeplerinden biri, kendinin baki olmasıdır. Baki olan ile fani olanı bir araya getirmek, ancak tezat münasebetini oluşturur. Fani (sınırlı) olanı malzeme olarak kullanmak, tenakuz meydana getirecek bir hususiyet değildir.
İnsandaki en derin tezat, baki olan ile fani olanın aynı bünyede bulunmasıdır. Aslında ruhun insanda oluşturduğu tüm tezatların temelinde bu hususiyet var. İnsanda baki olan sadece ruhtur ve ondan başka da baki olan yoktur. Bu sebeple tezatların hepsini burada aramak gerekir. Fakat beka-fena zıtlığının farklı tezahürleri var, bu sebeple sanki başka zıtlıklar varmış gibi görünebiliyor. Tezahürler nasıl olursa olsun, beka-fena zıtlığını gözden ırak tutmamak gerekir.
Ruh ile akıl tenakuzu, çok derin bir tezattır. Bu tezadı terkip etmek imkansızdır. Bu tezatta vahdet mimarisini kurabilmek için yapılacak iş, aklı, ruha tabi hale getirmektir. Baki olan ile fani olanı terkip etmek, yeni bir bünye inşa etmek kabil olmaz fakat fani olanı baki olana tabi kılmak mümkündür.
*
Ruh ile nefs arasındaki tenakuzu ortadan kaldırmak için nefsi terbiye ve irca ediyoruz, ruh ile akıl arasındaki tenakuzu ortadan kaldırmak için bu yapılmaz. Nefs, yeknesak bir bünyedir, inşa ve terkip edilmemiştir, zuhuru, insanın “kendini bilmesinden” öncedir. Zaten insan kendini nefs ile bilir, farkeder. Nefsin bünyesi inşa ve terkip edilmediği için, ancak terbiye edilir. Akılda durum tam tersinedir, akıl, nefsin zuhurundan sonra meydana gelir ki, o da inşa ve terkip suretiyledir.
Aklın ruha tabi kılınması, ya bünyesinin ilk inşa sürecinde yapılır veya daha sonra bünye yıkılarak yeniden inşa edilmek suretiyle… İnsandaki benlik “nefs”tir. Benlik zuhuru, nefsin zuhurudur. İnsan iç alemindeki ilk merkezi tezahür nefstir. Nefsten önce zuhur eden başka bir iç alem unsuru (vakıası değil, unsuru) bulmak kabil değil. Bu cihetle nefs, akıldan önce zuhur eder.
Ruhun bedene taalluk etmesinden ve dünyaya doğumdan sonra insan iç aleminde ilk defa bir mekan (mahal, alan) zuhur eder, zihni evren… Mekan zuhur etmeden hiçbir şeyin zuhuru mümkün değildir, zira mekan, imkan alanıdır. İmkan alanı açılmadan bir varlığın meydana gelmesi imkansızdır. Nefs, akıl vesaire iç alem merkezleri ise bu imkan alanına doğar. Zihni evrene ilk doğan ise nefstir, akabinde ise zeka doğar. Nefs (benlik), ilk olarak zihni evrenin bir bölgesinde hafızayı oluşturur. Hafızaya yığdığı malzemeyle ve zekanın yardımıyla zamanı geldiğinde aklı inşa etmeye başlar.
Nefsin öldüğü delilik çeşidinde hafıza kaybolur. Geçici değil daimi hafıza kaybı, nefsin öldüğü delilik çeşidinde meydana gelir. Hafızanın kaybolmadığı deliliklerde, aklın bünyesi zarar görmüş veya imha olmuş fakat nefs varlığını muhafaza etmiştir. Nefse bağlı olarak hafıza da varlığını korumaya devam eder. Nefsin ölmediği delilik çeşitlerindeki hafıza zafiyeti, aklın hafıza üzerindeki tasarrufunun ortadan kalkmasındandır. Çünkü akıl, inşa edildikten sonra hafızayı kullanmaya başlar ve onun bünyesinde bazı düzenlemeler yapar.
Çocukluktan başlamak üzere aklı, ruha tabi olarak inşa etmek, “iman eğitimi” yoluyla olur. Aklın inşasını nefse bırakmak veya hayatın içinde kendiliğinden gerçekleşen imana teslim etmek, aklı, ruha tabi hale getirmez. Gelişigüzel oluşan akıl bünyesi, ruha değil nefse tabidir. Sıfır yaşından başlayan, hususi usule tabi iman eğitimi, aklın bünyesini baki olan ile inşa eder, bu şekilde inşa edilen akıl, fani olanları malzeme olarak kullanır.
Aklın inşasının nefse bırakılması (yani iman eğitimi yapılmaması) aklın bünyesinin hem nefs cihetiyle fani olanla hem de dış dünyadan alınanlar cihetiyle fani olanla doldurulmasıdır. Neticede akıl, sadece dış dünyadan alınan malzemelerle inşa edilmez, iç alemden gelen tesirlere de ihtiyaç duyar. Nefse teslim edilmiş olan akıl, bünyesini, hem dışarıdan hem de içeriden gelen fani malzemelerle doldurur. Bu ihtimalde ruh-akıl zıtlığı, en derin şekliyle gerçekleşir.
Çocukluktan itibaren başlayacak hususi iman eğitimi ile inşa edilen akıl bünyesi, ruh ile mütenasip bir “idrak merkezi” haline gelir. Aklı bu şekilde ruha tabi hale getirmek, aralarında zıtlık münasebetinin hiç doğmaması demektir ve en muhkem ve sıhhatli akıl bünyesi budur.
*
Dünya ve dünyadaki hayat, “sınırlı” varlık ve vakıalar üzerine kuruludur. Aklın, dünyadan ve hayattan aldığı her türlü bilgi ve tesir, özü itibariyle sınırlıdır. Bunun tek istisnası, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanıdır. Bu istisnanın haricinde dış dünyandan alınan her şey, sınırlı, sonlu, geçicidir.
Eğitim dış müdahaledir. Oysa sonsuzluk insan iç alemindedir, kalp ve ruhundadır. Dış müdahalenin muhtevasının sonsuzluğa mani olan, sınırlı özellikler taşıyan bilgiden ibaret olursa, insanın iç alemindeki sayısız labirentlerde bulunması zaten zor olan sonsuzluk, tamamen perdelenir. Meselenin özü, insanın iç aleminde sayısız perde ile örtülmüş olan ruh (baki varlık), dış müdahale ile ortaya çıkarmanın zorluğudur. Akıl, ruhu perdeleyen en kalın örtülerden biridir. Eğer aklın bünyesi, fani olan varlık ve vakıalarla, bunların bilgisi ve fikri ile doldurulur veya inşa edilirse, ruha geçit açmaktan ümit kesilir. Kalın bir “madde” tabakası ile örülen akıl bünyesi, ruhun önündeki en büyük engellerden biri haline gelir.
Çocukluktaki iman eğitimi, aklın bünyesinin fani olanla doldurulmadan önceki müdahaledir. İman, sonsuzluk ihtiva etmelidir. Sonsuzluğu ihtiva eden tek iman, İslam’ın teklif ettiği imandır. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanı da, dış dünyada bulunan tek sonsuzluk beyanıdır. İman eğitimi ile başlayan akıl inşası, “sonsuzluk” beyanı ile yoğurulmalıdır. Ruh bakidir, baki olanı sever, fani olana meyletmez. Fani olana meyleden nefs ve ona uygun terkip edilen akıldır. Nefsin ruha irca edilmesinde olduğu gibi, aklın da ruha tabi kılınması gerekir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir