İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-7-İNSAN TELAKKİSİ-4-

Aklın ruha tabi kılınması, ruh ile imtizaç edecek hale getirilmesi, ruha mani değil manivela olması, “akl-ı selim” seviyesine çıkması ile kabildir.
Sonsuz kudret sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin, sonsuz mana ihtiva eden beyanını, insanda anlayacak olan unsur, ruhtur. İslam maarif anlayışının insanda gerçekleştirmek istediği en derin idrak, ruhun hakikati müşahedesidir. Buna, hal olarak mani olan nefs, idrak olarak mani olan ise akıldır. Akıl, ruhun önünde perde olmaktan kurtulur ve onun manivelası (akl-ı selim) haline gelirse, hakikat arayışında ruh doğrudan sahaya iner.
Hakikat bilgisi ruhta mevcut ve mahfuzdur. Çünkü ruh, hakikatin de sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile muhatap olmuş, O’nunla mükalemede bulunmuş, O’nun sorusuna “doğru” cevap vermiştir. Hakikatin vasıtasız tecellisine muhatap olan ruh, onu inkar etme istidadına sahip değildir ama onu müşahede etme istidadına sahiptir. “Evet, sen bizim rabbimizsin” diye cevap veren ruh, hakikate vakıf olmuştur. Mesele, ruhta mahfuz olan hakikate ulaşmaktır lakin ruh insanın derinliklerine gizlenmiştir.
Akıl, hakikati, insanın iç aleminde arayacaktır. Ne var ki sayısız labirentte nefsin ve şeytanın iğvasına ve hilesine yakalanmamak için Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi takip etmelidir. Hem bunlarla aramalıdır hem de bulduklarının bunlara muvafık olmasına dikkat etmelidir. Bunların dışında bulduğunu zannettiği her şey batıldır, yanlıştır, nefsin ve şeytanın iğvasıdır.
Ezelde ruha raptedilmiş hakikat, sonra vahiy olarak dünyaya ve insanlığa gönderilmiştir. Mesele, öncesinde tanınan, sonrasında da tanınacak olan hakikatin, bu dünyada bulunması, bilinmesi, müşahede edilmesi ve icabının yapılmasıdır. Bilmediğimiz bir şeyden sorumlu değiliz, öncesinde biliyoruz (alem-i ervahta), ortasında (dünyada) bilme imkanına sahibiz. İmtihan sırrınca, ruha nefs eşlik ettiği ve dünya gibi aşağılarda bulunan bir yere gönderildiğimiz için, “bildiğimizi bilme” işi, giriftleştirilmiştir. Bu girift bilmece çözülmeli, beyan edilen ile bildiğimizi bulmalı, vuslata ermeliyiz.
*
Akl-ı Selim, üst idrak merkezidir. Akıl, nefse ve dünyaya bağlı, akl-ı selim ise ruh ve imana tabidir. Akıl, nefsin arzularını gerçekleştirmek için çalışır, akl-ı selim ise ruhun… Akıl, dünya ile sınırlıdır ve dünyadaki sınırlara tabidir, akl-ı selim ise dünyanın sınırlarının çok ötesinde, ruha çok yakın, sonsuzluk arayışının idrak melekesidir. Akıl, dünyadaki varlık ve vakıaları anlar, akl-ı selim ise ruhun tezahürlerini, sonsuzluğun tecellilerini anlar, anlamaya yaklaşır, anlamadığını anlar, iman eder.
Akl-ı Selim, ya terbiye edilerek irca edilmiş nefs ile birlikte ruha bağlıdır veya terbiye edilmemiş nefsten mümkün olduğunca müstakil (bağımsız) hale gelerek ruha bağlanır. Nefs terbiye edilmemiş haldeyse, akl-ı selimin işi zordur, çünkü bu durumda nefse karşı mütemadiyen teyakkuzda olmak mecburiyetindedir. Nefs terbiye edilmişse, ruha sıkı sıkıya raptedilmiştir ve emin bir mecrayı bulmuştur. Nefs terbiye edilmemişse akl-ı selim, hakikate ulaşamaz fakat hakikatin istikametini ve güzergahını bulur ve bilir. Nefs terbiye edilmişse akl-ı selimin hakikat ile vuslatı vaki ve mümkün hale gelir.
Akl-ı Selim, ruh-akıl zıtlığını ortadan kaldıran akıl seviyesidir. Akl-ı Selim ile insandaki iman ile akıl arasındaki vahdet mimarisi kurulur. İdrak etmek ile teslim olmak arasındaki sınır en sahih haliyle akl-ı selim tarafından tespit edilir.
Akl-ı Selim hakkında telif ettiğimiz eserleri tekrar etmemek için bu bahsi kısa kesiyoruz. Akl-ı Selim bahsi o kitaplardan takip edilebilir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir