İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-8-İNSAN TELAKKİSİ-5-

***İman inkar zıtlığı…
İman ettiğimizi söylediğimizde iman eden ruhtur. Nefs iman etmez. Ruhun, nefsten çok daha derinlerde olmasına rağmen nefsten daha hızlı ve kolay iman etmesinin sebebi, tabiatıdır. Nefsin tabiatı inkara, ruhun tabiatı imana mütemayildir.
İman, ruhun tabii temayüllerindendir, bunların birincisidir. Kainattaki en güçlü varlık olan ruhun, iman etme konusundaki meyli ve acelesi izahsız gibi görünür. Ruhtan mukayesesiz olarak zayıf olan nefsin tam aksine hareket etmesine, kendinden daha güçlü bir varlığı kabul etmemesine rağmen, ruhun bu husustaki cevvaliyeti ve meyli nasıl açıklanır? Çünkü ruh, hakikati bilir, “alem-i ervah” da Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunmuştur, kendine hakikat arz edilmiş, kendisi de onu almış, kabul etmiş, baş tacı yapmıştır. Kainattaki en güçlü varlık olmasına mukabil, hakikatin kendisinde olmadığını, kendinin dışında bulunduğunu bilir. Nefs ise, hakikatin kendisinde olduğunu, hatta bizzat kendisi olduğunu iddia eder ki, bu iddia ve inkar, ruhun gözünün önünde gerçekleşir. Bu sebeple ruh, nefsin sahtekar olduğunu en baştan beri bilmektedir.
Ruh dünyaya gelmeden önce iman etmiştir. İmanın hakikati, ruhun, bedene taalluk etmeden önceki imanıdır. O iman, saf imandır. İnsan, hayatı boyunca, ruhun, “alem-i ervah”taki imanına sahip olamıyor. İnsanın derunundaki inkişafın maksadı da aslında o imandır, ruhun, dünyaya gelmeden önceki saf imanına malik olabilmek…
*
Ruhun dünyaya gelmeden önce sahip olduğu iman, dünya imanı değil, uhrevi (zamanüstü) imandır. Ruh o imanını dünyaya geldikten sonra burada gerçekleştirmelidir. İmtihanın özü, dünyaya iman ile gelen ruhun, dünyadan (geldiği gibi) imanla gitmesidir.
İnsan derununa yerleştirilmiş olan ruh, sayısız perdenin arkasında gizlenmiş haldedir. Dolayısıyla ruhta mevcut olan bilgiler de perdelenmiş haldedir. “Alem-i Ervah”taki mükalemeyi hatırlamamamızın sebebi, ruha ulaşamıyor, (akıl ile) doğrudan ruhla temas kuramıyor, “ruhi hayatı” yaşayamıyor olmamızdır. Nefsini ruha irca edip de, kalbini tasfiye edenlerin, “alem-i ervah”taki mükalemeyi ve “evet” cevabını hatırlaması, hayatı sadece nefsiyle yaşayanların anlamadığı, asla da anlamayacağı bir husustur.
Ruhla beraber ruhun sahip olduğu bilgilere de ulaşamamamızın bir sebebi, nefsin iç dünyamızı işgal etmiş olmasıdır. Nefs bu dünyaya aittir, önceki alemden (alem-i ervahtan) haberdar değildir, o alemden ruhla gelen bilgilere de aşina değildir. Nefsin, ruhtaki bilgilere ulaşabilmesi, onları öğrenebilmesi ve anlaması beklenmez. Bu sebeple ruhun tabiatının iman olması kadar, nefsin tabiatı da inkardır.
*
Nefs de enerjisini ve bilgisini ruhtan alır. Ne var ki, sonsuzluk bilgisini (ruhun bilgisini) sonlu bir bünyeye (nefse) boşalttığınızda, o bilginin sonsuzluk (baki) hususiyeti küçük bünyeye intikal etmez. Sonsuzluk bilgisinin “sonsuzluk” hususiyeti intikal etmezse, kendisi de intikal etmez. Fakat bilginin kendisi intikal ediyor. İşte bu nokta, insandaki en derin paradokslardan biridir.
Nefsin tabiatı, çelişkiler kumkumasıdır ve dünyanın özetidir. Dünyadaki tüm zıtlıkları nefsin bünyesinde bulmak kabildir. Nefs ile ilgili her husus, tabiatı gereği, zıtlıkla izah edilir. Nefsin bünyesinde vahdeti gerçekleştirmek kabil değildir. Bu sebeple Müslüman şahsiyeti, ruh merkezli inşa edilir.
Nefsin tabiatını zıtlıklar çizmiştir. Ruh ile teması da bu çerçevede gerçekleşir. Ruh, vahdet mimarisinin özüdür, merkezidir, merkezi istinatgahıdır. Çünkü ruh, yeknesaktır, saftır, tektir, terkip edilmemiştir, oluşturulmamıştır, inşa edilmemiştir. Bu sebeple ruhta vahdetten başka bir hal bulunmaz. Mesele, ruh (tek) ile nefsin (tezatlar kumkumasının, kesretin) münasebetine nüfuz etmektir.
Ruhtan nefse intikal eden bilgiler, nefsin bünyesinde, dünyaya uygun olarak sayısız tezada tahvil edilir. Bu süreçte ruhi bilgi, temel vasfını (hakikat-sonsuzluk bilgisi vasfını) kaybeder. Dış dünyaya, ruhi bilgi olarak değil, nefsin bilgisi olarak çıkar. Ruhtaki sonsuzluk bilgisinin nefse intikali, büyük ihtimalle “saf haliyle” değil, tesir ve tezahür şeklindedir. Ruh, kendisinden başka baki varlık olmadığını bildiği için, ihtimaldir ki, kendindeki bilgiyi mahfuz tutarak, diğer iç alem unsurlarına tesir ve tezahür olarak naklediyor.
Ruh ile nefs arasındaki münasebet, kainatın en girift münasebetidir. Baki ile fani olan iki unsur, muhtemeldir ki başka bir misalde birbirine bu kadar yakın bulunmamaktadır. Ruh ile beden arasındaki mesafe bile ruh ile nefs arasındaki mesafeden daha uzaktır. Zira ruh, beden ile ilgili tezahürlerinin birçoğunu nefs vasıtasıyla gerçekleştirmektedir.
Nefs, ruha yakınlığından dolayı olmalı, onun kudret ve ihtişamını biliyor. Ruhun sahip olduğu kudrete rağmen neden bağımsızlık (inkar) iddiasında bulunmadığını anlamıyor. Ruha yakın olmasına, ruhun “beka” hususiyetini görmesine rağmen, neden tabi olduğuna (iman ettiğine) vakıf olamıyor. Zaten nefsin ilk isyanı ruhadır, aynı şeytan gibi… Cenab-ı Allah Azze ve Celle, “insana secde edilmesini” emrettiğinde, insanın bedenine (cismine, maddesine) secde edilmesini murat etmemiş olmalıdır, insandaki kıymetli unsur ve insanı kıymetli yapan unsur ruhtur, ruha secde edilmesin murat etmiş olması ihtimali galiptir. Nefs de, ruhun mahiyetini ve hakikatini bilmediği, anlamadığı için, ondaki kudreti ve ihtişamı gördüğünde isyan etmemesini, istiklalini ilan etmemesini, kendinde merkezleşmemesini kabul edemiyor. Ruhtan aldığı bazı hususiyetleri (bilgileri) kendi bünyesinde yeniden yoğurup, istiklaline ve isyanına temel yapıyor. Bu sebeple nefsin ilk isyanı ruhadır, ruha isyan etmekle, ruhtaki hakikat bilgisine (saf imana) isyan etmeye başlıyor. O itiyatla başlayan hayat, ruhun hakikate aşinalığına inat, nefsin hakikate isyanıyla şekilleniyor.
Nefs, hakikati bilmez, tanımaz, anlamaz. Ruha irca edilemeyen, ruhtan müstakil olduğu iddiasını devam ettiren nefs, hakikati bilebilme, tanıyabilme, anlayabilme istidadını kazanamaz. Bu istidat yoksa iman etme istidadı da yoktur. Nefs bu istidadı kazanana kadar iman etmez. Nefs iman edene kadar insanda iman ile inkar kolkola gezer.
İmtihan, ruhun dünyada iman etmesidir. “İman”dan kastedilen muhteva, ruhun dünyada iman etmesi ile gerçekleşir. Dünyada da iman eden ruhun sahibi (insan) mümindir. Mukaddes Şeriat’ın tespit ve tayini bu cihetledir. Şer’i Şerifin çerçevesinde olmak üzere, tevhide inanan müminlerin, kendi zatlarında (insanda) “vahdet”i gerçekleştirmeleri gerekir. Ruh-nefs zıtlığına paralel iman-inkar zıtlığı sürdüğü müddetçe, iman tehlikededir. Mütekamil iman, nefsin de iman etmesiyle gerçekleşir. Bu nokta, “tahkiki imanın” da ilerisindedir. Tahkiki iman, akl-ı selim ile tahakkuk eder. Akl-ı Selimin inşasıyla birlikte ortadan kalkan ruh-akıl zıtlığı, nihai menzil değildir. Nihai menzil, nefsin de iman etmesidir, dolayısıyla nefsin ruha irca edilmesidir.
İleride (zevk-ıstırap zıtlığında) bahsi edileceği üzere, nefsin iman etmesi, İslam’ın emirlerinden zevk alması, nehiylerinden ikrah edebilmesidir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü vesselam Efendimizin emir ve tavsiyelerini, zorlanarak yerine getiren nefs, iman etmemiştir. İbadetlerde ihlasın gerçekleşmemesi, nefsin iman etmemesindendir. Çünkü nefs, iman edene kadar her şeye nüfuz ve müdahale eder, ibadet de buna dahildir. Mümin namazı Allah rızası için kılar fakat nefs ona nüfuz ederek oradan kendisi için bir pay çıkarmaya çalışır, en küçük fırsatta da ibadeti kendi menfaati için malzeme olarak kullanır.
*
İman inkar zıtlığı, hayatın başından itibaren vardır. Gayrimüslimlerde gizli iman, açık inkar şeklinde zıtlık devam eder. İnsan Müslüman olduğunda ise, açık iman, gizli inkar şekline bürünür ve devam eder. Açık inkar, gizli iman durumunda çelişki derindir ve iman vahdeti gerçekleştirilemez. Ruh inkar etmeyeceği için, açık inkardaki nefse iştirak etmez ve iman vahdeti gerçekleşmez. Açık iman, gizli inkar ihtimalinde ise, iman vahdetini gerçekleştirmenin yolu, nefsin de iman etmesidir.
Nefsin iman etmesi, uzun ve zahmetli bir süreçtir. Eğer Şeriat imanın şartları arasında nefsin de iman etmesini saysaydı insanların işi çok zordu. Ruh dünyaya gelmeden önce iman etmişti zaten, dünyada iman etmesi, imanını izhar etmek olduğu için, kolaydır. Fakat nefs, hem tabiatı gereği inkara meyillidir hem de hayata inkarla başlamaktadır. Ne var ki insanın nihai maksadı, nefsine iman ettirmektir. Ruhtaki imana mukabil, nefisteki tereddütlerle ahirete göç etmek, nihai maksada vasıl olamamaktır.
Nefsine iman ettirememiş Müslüman, “iman vahdetini” gerçekleştirememiştir. Kendi şahsında iman vahdetini gerçekleştiremeyen, tevhide nasıl ulaşır ki. İnsandaki vahdet mimarisi, tüm unsurlarıyla ve nihai maksadıyla gerçekleşmelidir ki, tevhide muhatap olabilsin. Tevhid; tereddüde, şüpheye, tefrikaya, açık veya gizli şirke tenezzül etmez.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir