İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-E-KİTAP-Haki DEMİR

TAKDİM

İslam maarif anlayışı, İslam irfanının insanda ve hayatta gerçekleştirilmesi fikridir. Bu fikrin müesseselerini, usulünü, adabını, vasıtalarını, mecralarını, havzalarını, mekanlarını, şahsiyetlerini, malzemelerini nizami bir anlayış içinde inşa etmek, idare etmek, tatbik etmek işidir. Nizam (sistem) ifade etmeyen bir iş bütünü, neticesinin ne olacağı bilinmeyen kumar gibidir. Bu kadar bahsi, bir “anlayış” çerçevesi içinde nizami bir örgü ile ortaya koymak gerekir. Birbirinden müstakil (bağımsız), birbirini beslemeyen ve desteklemeyen, çok zaman birbiriyle tezat teşkil eden bahisler toplamı değil ifade etmeye çalıştığımız, aksine, merkezi örgü nizamına sahip sayısız unsurun, kendi sahalarındaki sınırsız hürriyete sahip olmasıdır.

İslam mana yekunu olarak önümüzde duruyor. İslam, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’dir. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler, kavli olan kısmıdır, Sünnet-i Seniyye ise tatbikatın Risalet çapındaki misalidir. Kavli olan, yani bilgi halinde bulunan ilk ikisindeki “mana yekunu”, fiili olan üçüncüsündeki misaller yoluyla hayata nakledilmiştir.

Risalet hali ve makamı kesbi olmadığı için, Risalet sahibinin vahyi nasıl anladığını bilmiyoruz. Hz. Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam efendimizin vahyi nasıl anladığına dair bir idrak ve izahımız yok. Risâlet’inden önceki dönemde de muhafaza edilen bir şahsiyet, kalp ve hayattan bahsettiğimiz malum. Öyle bir şahsiyetten bahsediyoruz ki, miraç kendisine nasip olmuş ve “huzura” çıkmıştır. Allah Azze ve Celle’ye vasıtasız ve mesafesiz muhatap olmak, hakikati saf haliyle müşahede etmek değil midir? Bu sebeplerle denmiştir ki, “Peygamberlik tavrı, aklın verasındadır”. Hulasa O’nun vahyi nasıl anladığını bilmiyoruz, bilme iktidarında değiliz. İki Cihan Serveri aleyhissalatü vesselam efendimizin vahyi anlaması, kendine münhasır bir bahistir ve başka bir misali yoktur. Nasıl anladığını anlamadığımız, O’nun gibi anlama iktidarına malik olmadığımız için, idrak, izah, inşa, tatbik usulü geliştirmemiz gerekiyor. İslam Maarif Nizamına ihtiyacımızın en derindeki sebebi budur.

Hz. Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam efendimizin vahyi anlamasını bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz gibi, izah etmesini de idrak imkanımız yok. Sahabe kadrosu, insanlık tarihinde, mevcut insan malzemesinden çıkarılmış olan en harikulade cemiyet yekunudur. Hiç kimse, hiçbir usul ve şekille, sahabe kadrosuna denk bir cemiyet yekununu inşa edemez, o kadar kısa sürede inşa etmek ise hayal bile edilemez. Peki sahabe kadrosu nasıl meydana geldi? Çünkü müderrisi “Hatem’ül Enbiya” idi. O kadar kısa sürede o çapta bir cemiyet inşası, O’nun mucizelerinden biridir. O, bir “Nur” değil miydi? Nur, hiçbir şey yapmadan ve söylemeden de tesir etmez mi? Öyleyse tedrisatı (izahı, ifadesi, beyanı) da kendine münhasırdır ve tekrarı, misli, benzeri kabil değil. Aksini düşünen biri varsa, kendi çocuğunu öldüren birini bulsun, ona İslam’ı anlatmayı denesin, bu şekilde bir insan kadrosu kurmaya çalışsın.

O’nun gibi idrak, izah ve tatbik etme kudret ve maharetinden mahrum olduğumuz izahtan varestedir. Çünkü Risalet kesbi mesleklerden değil, vehbi ihsanlardandır. Öyleyse bir maarif nizamı, bir tedrisat usulü geliştirmemiz gerekiyor. Fakat O’nun gibi idrak ve O’nun gibi izah edememekten dolayı geliştirmek zorunda olduğumuz maarif nizamı, tabii ki O’ndan müstakil olamaz. Her konuda olduğu gibi nihai misalimiz O’dur. Ne var ki Risalet’i misal olarak görmek, kesif bir dikkat, keskin bir hassasiyet, derin bir idrak ister. O’nu emsal almak, Risalet hususiyetlerini değil, beyanlarını, tatbikatını, beyan ve tatbikat usulünü misal almaktır. Ümmi olması, Risalet’inin delilidir, o hususiyetine bakarak Müslümanların okuma-yazma öğrenmekten imtina etmesi mümkün olabilir mi? Risalet’inin her delili, ümmiliğindeki kadar sarih değil, bu sebeple dikkatli olmak gerekir.

O’nun vahyi idrak etmesi, “hususi mesele”dir. Bunun nasıl olduğunu bilme ve anlama imkanımız yoktur. Bu cihetle maarif nizamı (ve her konu), O’nun vahyi idrak etme usulüyle değil, vahyi izah ve tatbik etmesiyle inşa edilir, edilmelidir. Anlaşılacağı üzere O’nun talebeliği yoktur, talebeliğinin olduğunu kabul etmek gerekirse müderrisi Allah Azze ve Celle’dir. Her iki ihtimalde de bize emsal teşkil edecek bir talebeliği yoktur. Buna mukabil müderrisliği mevcuttur ve tüm hayatı da tedrisat ile geçmiştir. İslam Maarif Nizamı, O’nun müderrisliğinden süzülerek inşa edilebilir.

Ne var ki hepimiz talebeyiz. Nasıl talebe olacağımızı bilmeden, hepimiz müderrislik taslıyoruz. O’nun emsal olarak alacağımız talebeliğini görmediğimiz için zihnimiz “talebelik” kısmını atlıyor ve doğrudan müderrislik tavır ve edalarına savruluyor. O’nda görmediğimiz için “yok” sayıyor ve doğrudan üst makama, müderrisliğe sıçrıyoruz. Bu vahim hatalarımızdan birisidir ve İslam’ı anlama bahsinde sayısız yanlışın kaynağıdır.

Fakat bir talebelik emsali olmak gerekmez mi? Nitekim var… O’nun müderrisliğinde ders gören sahabe kadrosu… Her biri ferdi talebelik misali olduğu gibi, yekunu ise içtimai talebelik misalini teşkil eder. Sahabe kadrosu, Risalet’in inşa ettiği içtimai emsaldir. Bu cihetle Fahr-i Kainat aleyhisselatü vesselam efendimize muhatap olmak, sahabe emsali üzerinden gerçekleşir. O’nun müderrisliğini kabul etmek, O’na hakkıyla talebe olanların yolundan gitmektir.

*

Vahiy, muhtevası ile tedrisatın müfredatını gösterdiği gibi, nüzul şekli, nüzul sebepleri, nüzul tertibi de tedrisatın usulünü tayin eder. Ne var ki bu husus daha fazla dikkat, daha fazla hassasiyet, daha fazla idrak ister. Zira vahiy, Hz. Risaletpenah aleyhisselatü vesselam efendimize inmiştir, O, insanlara müderrislik yapmış, Hadis-i Şeriflerle izah, Sünnet-i Seniyye ile tatbik etmiştir. Vahyin tedrisatı için ancak ve ancak Risalet vazifelendirilir, Hz. Adem aleyhisselamdan beri böyle olmuştur. Vahiy, mutlak bilgidir, hakikattir. Hakikatin tedrisatını yapacak olanlar, yapmaya kudreti kafi gelenler, yapmakla şereflenenler, ancak Peygamberlerdir. Peygamberler, vahiy müderrisidir. Vahiy tedrisatı, sadece O’nun müfredatı ve usulüyle yapılır. Bu sebepledir ki, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyyeyi ihmal etmek, vahiy tedrisatını yapmamak, yapamamak demektir. Vahiy tedrisatını ilk yapan, vahiy kendisine gelmiş olan “Nur Şahsiyet”tir. O’nun beyan buyurduğu muhtevayı, onun tatbik ettiği usul ile tahsil ve tedris etmekten başka yol yoktur. Doğrudan Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmak, okunan metnin vahiy olmasına rağmen, vahiy tedrisatı yapmamaktır.

*

Maarif nizamının zor kısmı, İslam’ı, sıfır yaşından itibaren çocukların zihin ve kalp dünyalarına zerketmektir. Çocuğun ana rahmine doğmasından itibaren başlayan tedrisat süreci, ölüme kadar devam edecektir. Çocuk önce ana rahmine doğar, ruh bedene taalluk ettiğinde ana rahmindeki doğum gerçekleşmiş olur. Ruh teşrif ettiğinden itibaren öğrenme ve anlama süreci başlayacağı için, İslam tedrisatı, ana rahminde başlar. Yaklaşık olarak eksi yedi aydan başlayan tedrisatın, her safhası başka bir sürece tekabül eder.

İslam maarif nizamı, kendi “insan anlayışı” çerçevesinde, tedrisat için çocuğun belli bir yaşa (mesela altı veya yedi yaşına) gelmesini beklemez. O yaşa kadar beklediğinde, tedrisatın temelini kaybettiğini bilir. O yaşlardan sonra başlanan tedrisatın temelsiz olduğunu, maya tutmakta zorlanacağını, şahsiyet inşasında geç kalınacağını kabul eder. İnsan, ruh ve bedenden mürekkep olduğu için, ruhun bedene duhulü ile insan başlar. İnsan başladığı andan itibaren, tedrisat da başlar.

Batı kültür ve düşüncesi, çocuğun tedrisatına geç yaşlarda, (altı-yedi yaşlarda) başlar. Bu yaşa kadar çocuğun öğrenemeyeceğini ve anlamayacağını kabul eder. Oysa o yaşa kadar çocuk, en zor olan işi başarmış, dili öğrenmiştir. Yeryüzündeki en zor iş olan sıfırdan dil öğrenmek, sıfır ile üç yaş arasında mümkün olmaktadır. Buradaki zorluk, yabancı dil öğrenmekle ilgili değil, yabancı dil öğrenmek, bilinen bir dil ile ikinci dil öğrenmektir. Dünyanın en zor işi ve hala izah edilememiş olanı, sıfırdan dil öğrenmektir. Sıfır ile üç yaş arasında, herhangi bir hususi eğitime tabii tutulmaksızın dili öğrenen çocuk, tedrisat için altı-yedi yaşına kadar bekletiliyor. Cahilliğin derinliğine bakın…

*

Tedrisat safhalarını birkaç şekilde tasnif etmek mümkün ve lazımdır. Ruhi-zihni inkişaf safhaları, Ruhi-bedeni inkişaf safhaları ve Zihni faaliyet safhaları… Bu üç tasnif de gereklidir ve birbirini tamamlar. Ruhi-zihni inkişaf safhaları, ruhun zihni evreni şekillendirme sürecini gösterir ve zihni gelişme seyrinden takip edilir. Ruhi-bedeni inkişaf safhaları ise ruhun bedeni şekillendirme sürecini gösterir ve bedeni gelişme seyrinden takip edilir. Zihni faaliyet safhaları ise, zihni inkişafın iç sürecidir.

Ruhi-zihni inkişaf safhaları; Ruhi safha, Benlik (Nefs) safhası, Akıl safhası, Şuur (akl-ı selim) safhası ve Kemal safhasıdır.

Ruhi-bedeni inkişaf safhaları; Şekillenme safhası (bebeklik safhası), Gelişme safhası, Buluğ safhası, Tamamlanma safhasıdır.

Zihni gelişme süreçleri, ezberleme, öğrenme, anlama, anlatma, bilgi üretme, inşa etme başlıklarını ihtiva eder.

Üç tasnif ve tasniflerdeki safhalar üzerinde uzun tetkikler yapılacaktır. Takdim başlığı altında kısaca şunu ifade edelim ki, bizim izahlarımız, çağdaş ve batılı kaynaklardan nakledilen bilgilerle telif edilemez. Batı kaynaklarından nakledilen ve bu gün ülkemizde de “tek kaynak” olarak kabul edilen ve kullanılan bilgilerle fikirlerimizi değerlendirmek isteyenler zahmet etmesinler. İslam İrfan havzasına yabancı olanlar, tefekkür faaliyetini bu havzada gerçekleştirmeyenler, bizim fikirlerimizi anlamaz, anlayamaz, aşina bile olamaz.

Üçüncü tasnifte zikrettiğimiz meseleleri, “ezberleme”, “öğrenme”, “anlama”, “anlatma”, “bilgi üretme” ve “inşa etme” şeklinde sıralamıştık. Bunların dışında kalan konular, bunları gerçekleştirmenin malzemeleri, vasıtaları, mütemmimleridir. Çağdaş eğitim materyalleri de bu başlıklarla meşgul olur fakat bu başlıkların ruhi-zihni süreçlerini, bu süreçleri yürüten merkezleri bilmezler. Özellikle de bu merkezlerin ne zaman, neden ve nasıl oluştuğunu, gelişme süreçlerini, gelişme ufkunu anlamazlar. Akıl, zeka, duygu, hafıza, şuur, vicdan, irade, düşünce gibi insan iç alem unsurlarının ne olduğunu bile tariften acizdirler. Tüm bunların kaynağı olan ruhu ise zaten kabul etmezler, kabul edenler ise ona dair hiçbir bilgiye sahip değildirler. Oysa İslam İrfanı, ruh ve kalp üzerine bina edilmiş devasa bir külliyata sahiptir. Müslümanların bu günkü zafiyeti, kendi hazinelerinden bihaber olmalarındandır.

Batının sahip olmakla övündüğü pozitif bilim mecrası, “öğrenme”yi izah edemez. Ürettiği bilgi yığınına itibar etmeyin, özellikle de “beyin” ile ilgili bir sürü bilgiyi önünüze koymalarına aldanmayın, “öğrenme” kainattaki en harikulade hadiselerden biridir ve hala batı kültür ve felsefesi izah edememiştir. Batının ürettiği bilgi yığınından gözleri kamaşanlar, pozitif bilim havzasının ufkundan çıkıp da başka bir kaynak, anlayış, akıl terkibi, ilim telakkisi olacağına kanaat getiremezler. Öğrenmenin “ne” olduğunu, “nasıl” gerçekleştiğini, idrak edememişlerdir ki, izah edebilsinler. Oysa öğrenmekten milyonlarca kat daha zor olan “idrak etmek” bahsi var ki, pozitif bilimin asla yakınına bile yaklaşacağı bir mesele değildir. Çünkü öğrenme de anlama da ruhi faaliyetlerin neticesidir. Ruhi faaliyetler, anlama da, öğrenmeye nispetle çok daha kesiftir.

*

İslam maarif anlayışı, İslam’ın her konusu gibi, tevhide bağlı terkibi bir bütünlük içinde tetkik edilir. Tetkik ufku ise medeniyet çapıdır. İslam medeniyetinin ayakta olmadığı bugün ise medeniyet inşası, “inşa fikri” merkezinde anlaşılır.

İnşa fikrinin kendine tatbik mahalli bulacağı ilk bahis, maariftir. İnşa fikri, maarif manivelasıyla, ferdin şahsiyetini, cemiyetin nizamını, hayatın ahlaki altyapısını, devletin medeniyet çatısını gerçekleştirir. Her mesele, tevhid merkezinde ve medeniyet ufkunda tefekkür ve tasavvur edileceği gibi, inşa fikri marifetiyle de tesis, teşkil, tanzim edilir.

Medeniyet çapında düşünme mecburiyeti, medeniyet tefekkürünü, tasavvurunu, terkibini ilzam eder. Medeniyet tasavvur ve terkibi gerçekleştirilmelidir ki, o terkibe uygun, yine o terkipten süzülecek olan maarif anlayış ve nizamı tesis edilebilsin. Temel meseleler üzerinde çalışamamanın mühim sebeplerinden birisi de, medeniyet tefekkürünün başlamaması, medeniyet tasavvurunun gerçekleşmemesi, inşa edilecek olan medeniyet terkibinin teşkil edilememesidir. Medeniyet terkip ve tasavvuru, “çatı fikir”dir, bu fikir olmadan, o çatı altındaki tüm meseleler, yerli yerine oturmuyor, oturtulamıyor. Dolayısıyla temel meselelerde çalışmanın tefekkür ufku oluşmuyor.

Medeniyet bahsinin (her şeyin olduğu gibi) merkezi bahsi, “Tevhid-vahdet-kesret” konusudur. Tevhid; ana kaynak, ana ölçüdür. Vahdet, terkibin müntehası, hedefidir. Kesret; varlık, insan, hayat bahislerinin hepsinde zuhur eden malzeme yekunudur. Kesretteki sınırsız sayıda varlık ve vakıa yekunu terkip marifetiyle vahdete erdirilmeli, vahdetten tevhide tecrit ve tenzih güzergahı açılmalıdır. Maarif, bu yol haritasını, ferd, cemiyet ve hayatta, medeniyet çapında gerçekleştirmenin hususi manivelasıdır.

Medeniyet inşasına ayarlı bir maarif nizamı, inşa-muhafaza-tecdit sacayağı üzerine kurulur. Yıkılması imkansız medeniyet inşası, tabiatı fani olan dünyada muhaldir ama mümkün olduğu kadar uzun sürmesi için gerekli tedbirlerin alınması mesuliyet listesindedir. En mühim tedbir ise, “anlayışa” zerkedilecek olan “tecdit” fikridir. Ne var ki, bu günün konusu tecdit değil, inşadır. Ancak inşa fikri, muhafaza ve tecdit fikrini ihtiva etmelidir, aksi takdirde, inşa faaliyetini de gerçekleştiremez.

“Medeniyet tasavvur ve terkibi”, “Tevhid Vahdet Kesret”, “İnşa Muhafaza Tecdit” bahislerinde kitap çalışmalarımız mevcut. Bunlardan “Medeniyet tasavvur ve terkibi” ile “İnşa Muhafaza Tecdit” başlıklı olan kitabın bir kısmı sitemizde yayınlandı. “Tevhid Vahdet Kesret” başlıklı çalışmamızın bir kısmı da yakında yayınlanmaya başlayacak. Bu çalışmaları yaptıktan sonra “İslam Maarif Anlayışı”, “İslam Maarif Nizamı” isimli kitaplarımızı telif ettik.

Temel meseleler üzerinde çalışma cesaretimizin sebebi, teşhis, tespit ve tekliflerimizin isabet kaydetmiş olup olmaması değil, “Külli fikre” aşina olmamızdır. Zaten zihni problemlerin çoğunluğu, külli düşünceye sahip olamamaktan kaynaklanıyor. “Parça fikirler”in tabii neticesidir, yanlış düşünmek. Külli tefekküre aşina olmak da insanı hatadan korumak için kafi değil tabii ki ama en azından “külli fikir” zafiyetinden kaynaklanan problemlerden muhafaza edeceği aşikar.

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI /HAKİ DEMİR E-KİTABI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir