İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür.

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Çünkü İslam’ın mümkün olan en geniş ufkunu göstermek gerekiyor. Çünkü İslam’ın insanlara (insanlığa) teklif ettiği “muhteva”nın ne olduğunu gösterebilmek için, cemaat, gurup, sınıf vesaire küçük içtimai bünyeler kafi değil. Daha da ileri giderek söylemek gerekirse, İslam’ın muhtevasını göstermek için ümmet de kafi gelmez. İslam, tüm insanlığa kendini teklif ederken, nimetlerini sadece kendine iman edenlere sunmaz. Gayrimüslimlerin de içinde yaşayabileceği ve huzur bulabileceği bir “havza” inşa eder. Böyle olmasaydı gayrimüslimlerin siyasi hakimiyeti altında yaşamasına müsaade etmezdi.

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? İslam, Müslümanların fikir ve fiilleri ile dünyada tanınacaktır. Müslümanlar İslam’ı, bir cemaat hacminde anlar ve dünyaya sunarlarsa, ufku cemaat hacmini aşan insanları (mesela dehaları) ikna ve tatmin etmeleri mümkün değil. Cemaat çapındaki idrak ve ifade, aklın, kabile seviyesinde kaldığını göstermez mi? Bir teşkilatlanma şekli ve tarzı olarak cemaat bahsi ayrı, fakat Müslümanların anlayış ufkunun cemaat ile mahdut olması, kabile seviyesini aşamadığını gösterir. İslam’ı dünyaya bu çapta sunmak, ne kadar büyük bir fikri cinayettir.

Medeniyet, “yapabilmenin”, medeniyet tasavvuru ise tefekkürün ufkudur. Müslümanlar bu ufukta seyahat edememeleri halinde, birkaç asırdan beri İslam’a yöneltilen “fikir ve ilme manidir” ithamını, kendi şahıslarında delillendirmiş ve gerçekleştirmiş olurlar. Bu ne vahim bir durumdur.

Bütün bunlardan başka ve belki de başta şu sebeple ihtiyacımız var; hiçbir şeyin yekunu görülmeden parçası inşa edilmez. Parça neye nispetle inşa edilecek, neyin parçası inşa edilecek, hangi ihtiyaca karşılık gelmek üzere inşa edilecek? Küçücük bir evin bile toplamı tasavvur edilmeden inşaatına başlanmaz. İslam’ın hayatını, ahlakını, siyasetini, hukukunu, sanatını, iktisadını vesaire çok sayıda alt sistemini inşa etmek için “yekunu” görecek mesafeye kadar nüfuz etmek gerekmez mi? Külli olan ile cüzi olan arasındaki münasebet, mutabakat, muvafakat, muvazene parçadan bütüne doğru kurulabilir mi?

*

Medeniyet tasavvuru, zihni evrenin hacmine sığar mı ki, buna teşebbüs edilsin. Medeniyet tasavvurundaki en ciddi mesele budur. Hakikaten bir insanın, iki insanın, bin insanın ve daha fazla insanın zihni evreni, idrak ufku, terkip mahareti vesaire, medeniyet tasavvuru için kafi değildir. Dehaların zihni evrenleri de bu hükme dahil. Bu noktada ciddi bir paradoks, ciddi bir tezat, ciddi bir tuzak olduğu vaka… Medeniyet tasavvuruna zaruret seviyesinde ihtiyacımız olduğu doğru ama onu inşa edecek “dev zihin” hiçbir insanda mevcut değil. Bu sebeple “medeniyet tasavvur” teşebbüsleri, ufku sabitlenmiş, sistemi kapatılmış (kapalı sistem halinde) olmamalıdır. Ve asla hiçbir Müslüman fikir ve ilim adamı, kendi ufkunu, İslam’ın muhteva ufku olarak ortaya koymaya çalışmamalıdır. Bu sebepledir ki kadim idrak ve edeb geleneği, “ben buraya kadar anladım, doğrusunu Allah bilir” veya “ben böyle anladım, doğrusunu Allah bilir” şeklindeki nihai cümle ile biter. Calib-i dikkattir ki bu edeb geleneğine riayet edenler, aklın ufkunda dolaşan “dev ve deha insanlar”dır, cüceler ise “bu böyledir, İslam benim anladığımdan ibarettir” gibi tavır ve iddialara sahiptir. İdrak faaliyetinin müntehası “aczi idraktir”, idrak faaliyeti derinleştikçe “acze” doğru mesafe alınmakta ve Allah’a havale edilmekte, idrak zafiyeti arttıkça da hüküm (hakikat) üzerinde özel mülkiyet kurulmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın sonsuz ilminin kapısı olduğuna göre, İslam’ın muhteva ufkuna ulaşacak, muhteva yekununu ihata edecek bir insan yoktur. Bu istikametteki iddialar, Müslüman fikir ve ilim adamları için turnusol kağıdıdır. Öyleyse olması gereken amel, İslam’a hakim olma çabası ve iddiası değil, teslim olma gayretidir.

İslam’ın muhteva ufkuna ulaşamayacaksak, medeniyet tasavvuruna teşebbüs etmek ne demek? Çabamız, bu istikamette bir mecra açmak, bu hususa dikkat çekmek, bu ihtiyacı hissedilir kılmak, akılları tahrik şuurları teşvik etmek gibi bir niyete tekabül eder. Her iş için bir başlangıç gerekmez mi? Çünkü ümmet, yaşadığı her devrin medeniyet tasavvurunu oluşturmalı ve mütemadiyen de muhtevasını derinleştirmeli, ufkunu genişletmelidir. İslam’ın muhteva (mana) yekununu ihata edememek, ondan istihsal edilecek mana haznesi ile medeniyet kurulamayacağını göstermez. Dolayısıyla ümmet, içinde yaşadığı çağın büyük fikrini üretmeli, büyük inşaatını başlatmalıdır.

*

Medeniyet Tasavvuruna teşebbüs, hangi çerçevede olmalıdır ki, İslam’ın muhteva yekununa doğru mütemadiyen akan bir mecra haline gelsin.

İnsan ufku, lisan havzası, fiil imkanı… Bunlar bir taraftan medeniyet tasavvurunu gerçekleştirecek mühim bahisler diğer taraftan da medeniyet tasavvurunu tahdit edecek engellerdir. Hiçbir insanın ufkuna teslim olmamak, hiçbir lisan havzasına sığmamak, hiçbir fiil imkanını kafi görmemek gerekir. Fakat bütün bunlar “kıymeti” reddetmek gibi ucuz ve hafifmeşrep tavırlarla değil, keskin bir hassasiyet, derin bir idrak ve yol açıcı bir ufuk ile yapılmalıdır.

*

Her işin bidayeti iptidaidir, zaman içinde tekamül eder. Fakat her şeyin ilki ibtidai olsa da “keşif konusu” olması bakımından, o şeyin en mütekamil halinden bile kıymetlidir, çünkü çığır açar. Kitapların içinde ilki ibtidai olmayan tek istisna, Kur’an-ı Kerim’dir, insanların içinde ilki ibtidai olmayanlar ise Peygamberlerdir. Bu sebeple tüm iptidailiğine mukabil, ilklerden olabilirsek ne mutlu…

Bazen “ilk” olanlar, çapsız olduğu için “cenin-i sakıt” haline gelir. İlk olanın ibtidai olması başka şey, çığır açacak istidatta olması başka şeydir. Umarız ortaya çıkan eser, idrak derinliği, ufuk genişliği, terkip mahareti bakımından “cenin-i sakıta” müsaade etmez. İçtimai hadiselerdeki cenin-i sakıt, biyolojik hadiselerdeki gibi ölü doğumu açıkça göstermiyor. İnsanlar, cenin-i sakıtın farkına varana kadar yıllar bazen on yıllar geçiyor. Böyle bir şeye sebep olmak çok ağır bir mesuliyet… Bu mesuliyet, yazar kadar okuyucuda da vardır, iyi okuyucu kitabı zenginleştirir, kötü okuyucu ise kitabı kısırlaştırır.

 

Fikir ve ilim adamlarının handikapı, faydalı olmak isterken zararlı olmaktır. Bu tuzağın farkında olduğumuz zannındayız. Ne var ki farkında olmak, her zaman bu tuzağa düşmeye mani olmuyor. Biz yazarken bu hususa dikkat etmeye çalıştık, dilimiz ve üslubumuz eğer aksini gösteriyorsa aynı hassasiyeti okuyucunun göstermesi ve bizim hatamızın okuyucularda tekrarlanmaması arzumuzdur.

 

*

Medeniyet tasavvuru geliştirmek, tefekkür faaliyetinin en hacimli işidir. Hakkıyla yapılacak olursa, binlerce ciltlik külliyata baliğ olur.

Bu büyük ve asil işi hakkıyla yapmak iddiasında bulunmayacak kadar “fikir namusuna” sahip olduğumuz zannındayız. Bu mevzuun gündeme alınması ve bir yerden başlanması zamanı geldi ve geçiyor. Bunu fark etmenin mesuliyeti ile medeniyet tasavvuru bahsine, “bismillah” mesabesinde bile olmayan bu çalışmayı yaparak girmeye niyetlendik. Bahislerin birçoğunun “tehlikeli” olduğunu, fevkalade dikkat ve hassasiyet istediğini biliyoruz. Yanlıştan Allah’a iltica ederiz. Lakin yanlış yapmamak için “hiçbir şey yapmamak” hali en büyük yanlışlardan biridir. Bu sebeple medeniyet tasavvuru bahsine girmiş olmamız büyük iddia sahibi olmaktan çok, mesuliyetin teşvik hatta tahrik ettiği mecburi istikamet cihetiyledir.

Büyük iddia sahibi olmak isterdik. Nefsimize pay arayışından değil de, İslam’ın ne çapta bir kaynak olduğunu tüm dünyaya gösterebilmek için… Arzu ederdik ki, Allah, dininin izzetini bizim kalemimizle izhar etsin. Bu ne büyük bir bahtiyarlık olurdu. Allah’ın dinini, tüm dünyaya, karşı konulamaz bir tefekkür seli olarak sunabilmek, her Müslümanın yeryüzündeki en büyük emeli değil midir? Bu duygu deveranı içinde biliyoruz ki, “İlahi muradı” anlamış olmak iddiası, nefsin ve şeytanın en büyük hilelerinden ve hamlelerinden biridir. “İlahi murad” kutup yıldızıdır ve ona bakarak “istikamet” tayin edilir ve mümkün olduğunca da yaklaşılır fakat vuslat vaki olmaz. Bu sebeple, Müslüman fikir ve ilim adamları, boynunu bükemedikleri nefslerine inat, akıllarını, hürmet, haşyet ve acziyet içinde eğmelidirler. Bunu yaparken de, içinde devasa kibir gizlenmiş “tevazu” edasıyla yapmamalılar. Zira mümkün olmayanın tevazusu olmaz. Elde edilmesi imkansız olanın karşısındaki sıhhatli tavır tevazu değil, hakiki acziyettir.

Kullandığımız dil ve üslup, bu çerçeve içinde olmalıdır. Eğer bu çerçeveyi aşan, taşan, yıkan dil, üslup ve tefekkür unsurları varsa, kastımızın bu olmadığı bilinmeli. İdrak ve izah derinleştikçe, iddia (bahis) büyüdükçe iştiyak artıyor ve aklı sarıyor ve vakumluyor. Bir müddet sonra iştiyak iştihaya tahvil oluyor ve nefsin de ittifakıyla insanın tefekkür faaliyetini zehirliyor. Müslüman fikir ve ilim adamlarının kendilerine has mesuliyetlerinden biri de aklı bu tür tehlikelerden korumak. Koruyamadığımız hususlar var ise, önce Allah’a karşı mesuliyetimiz gereği istiğfar eder, sonra okuyucuya karşı mesuliyetimiz gereği onlardan özür dileriz. Bu cihetle okuyucudan talebimiz, ölçü ihlali olan noktaları tespit ettiğinde, kesip atmalarıdır.

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU E-KİTAP İNDİR İSLAM MEDENİYET TASAVVURU

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir