İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN
Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Kalb-i Selim, tasavvuf mecrasının, Zevk-i Selim, sanat mecrasının, Akl-ı Selim ise ilim ve tefekkür mecralarının menzilidir. Bir cihetten menzili, başka bir cihetten ise kaynağıdır. Hem bu mecraların hedefi onlardır hem de bu mecraların kaynağı (merkezi) onlardır.
*
Kalb-i Selim sırça sarayın (tekkenin) işidir. Ağyar ile hemhal olmaz, olursa kirlenir. Hakikat küçücük bir lekeye bile tahammül edemez.
İslam cemiyetinde diğer mecralar mevcut ve müesseseleri sıhhatliyse, tasavvuf mecrası kendi sırça sarayına çekilir ve asli vazifesi olan “keşif” ve “terbiye” ile ilgilenir. Keşfedilen manaları, tatbik edilmesi ve faydalanılması için diğer mecralara döker. Diğer tüm mecralar, tasavvufun “derin keşfinden” elde ettiği mana haznesi ile beslenir.
Kalp, mananın suret ihtiyacı duymadan doğacağı veya tecelli edeceği kainattaki tek mekandır. Mekanın da saf halde bulunduğu tek mahaldir. Saf mana saf mekana misafir olur. Bu sebeple kalb, temiz tutulmalıdır, kirlenirse temizlenmelidir. Saf mana, mekanı saf halde bulamadığında oraya misafir olmaz, mekan ne kadar kirliyse oraya o kadar kirlenmiş muhteva (mana değil) girer. Mekanın safiyeti, orada ikamet edeni de saf halde tutar, yani ruhu… Dünyayı içine almamış kalb, dünyaya (bedene) bulaşmamış ruha ev sahipliği yapar. Saf manaya mazhar olan saf kalb, ona muhatap olan da saf ruhtur. “Alem-i Ervah”ta Allah’ın hitabına muhatap olan ruh, aynı safiyetini muhafaza eder veya tekrar kazanırsa, o safiyetiyle ikamet ettiği kalpte, saf manaya, Kur’an-ı Kerim’e, muhatap olur ve onu anlar. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ileri noktası, ruhun ve kalbin “alem-i ervah”taki hitabı hatırlayacak noktaya ulaşmasıdır. Hatırlayacak kadar temizlenmesidir.
Anlamak için kelimeye (ve sair suretlere) ihtiyacı olan akıldır, ruh ve kalb değil… Anlamanın ne üst seviyesi, manaya suretsiz olarak muhatap olabilmektir. Ve bu durum, anlamak değil, “keşif”tir. “Mana” akla hiçbir zaman saf haliyle gelmediği, her zaman surete bürünmüş olarak tecelli ettiği için anlamak, suretteki manaya nüfuz etmektir ve aklın işidir. Manaya saf haliyle ulaşılabiliyorsa, artık idrak değil “müşahede” başlamıştır. Bu sebeple müşahede (ve keşif) idrakten daha yüksektedir ve orada kelam, kıylü kaldir.
*
Zevk-i Selim, Kalb-i Selim ile keşfedilen mananın, sanatkarane tatbikidir. İslam İrfan ve Medeniyetinde sanatın kaynağı, zevk-i selimdir.
Zevk-i Selim, kalbi selimin “güzel”e yönelişinde “hususilik” kazanmasıdır. “Saf mana”, doğru, güzel, iyi ve faydalı tasniflerine tabi tutulamaz. O hepsini cem etmiş haldedir. Saf manadan ne inşa etmek isterseniz, o mümkündür. Kalb-i Selim, hususen “güzel”e yöneldiğinde, zevk-i selim zuhur eder.
Zevk-i Selim, kalb-i selimin hususi istikameti olmakla kalb-i selimden doğar, hayattaki mecralarını, şekillerini, suretlerini akl-ı selim oluşturduğu için de akl-ı selime bağlıdır. Zevk-i Selimin insanın derununda meydana gelmesi, hayatta karşılığının bulunduğunu göstermez. Hayat güzelleştirilmemiş, güzelliğin suretleri tesis edilmemişse, zevk-i selim hayattan geri çekilir. Zevk-i Selimin hayat ile irtibatını kuran akl-ı selimdir.
*
Akl-ı Selim, Kalb-i Selimin keşfettiği mananın suretini inşa eder. Akl-ı Selimin bir boyutu da, yukarıdan aşağı inen hakikati, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştireceği inşa faaliyeti ile karşılamaktır.
Akl-ı Selimin aşağıdan yukarıya doğru inşa faaliyeti, varlık, insan ve hayatın mahiyetini anlamakla ilgilidir. Varlığı anlamadan mananın sureti için lazım olan malzemeyi, hayatı anlamadan, mananın ikamesi için lazım olan müesseseyi, insanı anlamadan mananın mahfazası olan kalbi evreni muhafaza ve zihni evreni inşa etmek kabil olmaz.
Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar. Ruhun keşfettiği manalar ancak akl-ı selim ile hayata tatbik edilir. Akl-ı Selim yoksa “velayet” kendine münhasır kalmaktadır. Bu çeşit velayet, “mürşit” vazifesine sahip olmamakta ve sahibine ait olarak kalmaktadır. İrşad vazifesi, ruh ve kalbin keşfettiği saf mananın cemiyet ve hayata arzedilmesidir. Arzeden manivela ise akl-ı selimdir. Ya mürşidin akl-ı selimi veya onun vazifelendireceği mütefekkirin akl-ı selimi…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN” üzerine 3 düşünce

  1. Sevgili Haki Hocam;”Dünyayı içine almamış kalb…”yerine arza bulaşmamış kalp desek daha doğru olmaz mı?Kalbin dünyayı -İslam kaidesi üzerinde-içine almasında ne zarar var?Zaten Kitapta ”dünyadan da nasibinizi unutmayın”denmiyor mu mü’minlere?Ben mi yanlış anladım acaba?

  2. ”Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar.” Evet,aklıselim manayı keşfetmekle kalmamalı diye düşünüyorum.Bir de manayı mantığından tutup şer’i hükmün bir illetine bağlamalı ki hikmet ihsan olunsun.Hayat kaynağına üst seviyelerde ulaştığında istikametten sapmanın olmadığı,yerindeliği doğru(istikameti tasdik edilmiş) bir yere çıkmış olsun.Tabii ki hayat boyunca rıza-i Bari’ye kavuşuncaya kadar da hikmetle beraber akmalı.Allahualem.

  3. Düzeltme!Bir önceki yorumumda geçen ibare ”aklıselim manaya ulaşmakla kalmamalı”şeklinde olacaktı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir