İSLAM MEDENİYET TASAVVURU

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İnsan tabiat haritası, mahlukat aleminin en aşağısından en yukarısına kadar tüm çeşitliliği muhtevidir. Her varlık, kendi tabiatına mahkumdur, tabiatını aşması beklenmez, tabiatını aşıp başka bir varlığa dönüşme istidadından bahsetmek, evrim teorisini kabul etmektir. Hayvan ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın, nasıl bir eğitime tabi tutulursa tutulsun, tabiat haritasının alt ve üst sınırını aşamaz, dolayısıyla hayvan olarak kalır. İnsan ise yaratılmış tüm varlık çeşitlerinin tabiatını cem eden ve ayrıca ve münhasıran “insani” hususiyetleri de ihtiva eden tek varlık cinsidir.
Her varlık kendi tabiatıyla doğar, kendi tabiatına mahkumdur, kendi tabiatı ile yaşar ve ölür. Varlık çeşitlerinin büyük bir kısmı eğitime ihtiyaç duymadan, tabiatında mevcut olan “yapma istidadı” ile hayata başlar. Tabiatına mahkum olduğu gibi, tabiatına uygun davranmak, yaratılış maksadını yerine getirmesi için kafidir. İnsan bu hükmün istisnasıdır, zira insan, mahlukatın tamamının tabiatını cem ettiği için, tabiat haritasının “insani bölgesi”ni keşfetmek, orada ikamet etmek, o sınır içinde bir hayat yaşamak durumundadır. Bu sebepledir ki, dünyaya gelen insan talim ve terbiyeye tabi tutulmalı, tabiat haritasındaki “insani bölge”de kalmasını, orada yaşamasını, oradan çıkmamasını temin eden bir ahlak iktisap etmelidir. Anlaşılacağı üzere insan, dünyaya insan istidadı ile mücehhez olarak yani “potansiyel insan” olarak gelir, “insanileşme süreci” dediğimiz talim ve terbiyeden geçer, tabiat haritasındaki “insani bölge”de bir hayat kurarak insanlaşır. İnsanın, kainattaki diğer varlık çeşitlerinin aksine dünyaya hazır halde gelmemesi, aciz olarak gelmesi, bir taraftan büyürken diğer taraftan talim ve terbiyeye muhtaç olması, özü itibariyle “insanileşme sürecini” yaşamasını, hem mümkün kılar hem de buna mecburdur.

İnsanın diğer varlıklardan (hayvan ile mukayese etmek itiyat olmuştur) temel farkının “akıl” ve “düşünce” olduğu zannı, günümüz dünyasında yerleşiktir. İnsanın, akıl aleti ve düşünce istidadı ile hayvanlardan tabiaten ayrıldığı doğrudur ama bu ikisi vasıtasıyla yaptığı işler, hayvandan daha aşağıya inmesine de sebep olabilmektedir. Hayvanın vahşeti, ağzı, pençesi gibi vücuduna bağlı uzuvlar ve onların oluşturduğu istidatla sınırlıdır, oysa insan, akıl ve düşünce ile öyle aletler inşa etmekte, usuller geliştirmekte, yollar açmaktadır ki, mesela bir bomba ile bir milyon insanı katletme imkanı oluşturmakta ve bunu kullanabilmektedir. Akıl ve düşünce sahibi olmayan hiçbir varlık atom bombasını yapamaz, bu sebeple ne kadar vahşi ve barbar olsa da bir defada milyonluk kütleler halinde katliam yapamaz. Demek ki akıl ve düşünce sahibi olmak, insan tabiat haritasındaki “insani bölge”de ikamet etmeyi, o bölgede “insani” bir hayat kurmayı mümkün kılmamaktadır.
Her dünya görüşü özü itibariyle, insan tabiat haritasındaki “insani bölge”nin sınırlarını tespit, muhtevasını tayin eden bir “insan telakkisi”dir. Bugünün dünyasında doğrudan veya dolaylı olarak en yaygın olan materyalizm, insanın ve hayatın kaynağını izah edememekten dolayı kaçınılmaz olarak evrimcidir. Materyalist ve evrimci bakışın “insan telakkisi”, gelişmiş hayvandır. Evrimleşerek akıl ve düşünce sahibi olduğuna inanılan “gelişmiş hayvan”, aklın ve düşüncenin tüm imkanlarını kullanarak, mesela kimyevi, biyolojik, nükleer silah yapmakta tereddüt etmez, bunları kullanmaktan çekinmez. İnsanın müstakil olarak yaratıldığını, diğer varlıklardan birinin evrim neticesinde meydana gelmediğini kabul etmeyen bakış ve inanış, bir insan telakkisine (tezine) değil bir hayvan tezine sahiptir. Bu sebeple akıl ve düşünce, “insani bölge”yi keşfetmek, o bölgede medeni bir hayat inşa etmek için değil, mümkün olan tüm istidat ve hususiyetlerinin kullanılacağı bir imkan olarak görülür. Batının materyalist bakışı, insanın yapabileceği her şeyi “insanilik” çerçevesinde görmeye mahkumdur, asla insanı keşfedemez, asla bir insan tezine malik olamaz, asla insani özelliklerin neler olduğunu bilemez. Bir dünya görüşünün derinliği ve ufku insan telakkisinde görünür. Batının insan telakkisi, “libido”, “ego”, “süper ego” gibi en basit, en sığ, en hacimsiz bir tasnif üzerine oturur ki, akıl ve düşünce sahibi olduğunu iddia etmesine rağmen, hayvanlardan yüksek seviyede bir temele sahip değildir.
İslami dünya görüşü, kainattaki en girift varlık cinsi olan insanı en derin şekilde tanır. On dört asırlık kadim müktesebatımızın keşif karargahı olan tasavvufun en fazla insan ile ilgilenmesi, mesaisinin kahir ekseriyetini insanın keşfine tahsis etmesi tesadüfen değildir. İslam irfanının insan telakkisi, yeryüzünde hiçbir kültür coğrafyasında izine bile rastlanmayan bir giriftlik ve zenginliktedir. Ve insanı inşa eden, her şeyi inşa etmiştir, zira dünyayı insan inşa eder. İslam’ın sadece ruh ve nefs tasnifi bile insan tabiat haritası için muhteşem bir bakıştır ki, ruh “insani”, nefs ise “dünyevi-hayvani” tabiatın mümessilidir. Ruha ulaşamayan insan ruhi hayata sıçrayamayacağı için insanileşme sürecini tamamlamamış, “insani bölge”de ikamet etmeye başlamamış, Şeriat’ın çerçevesini ve sınırlarını çizdiği “insani bölge” tarifini yapamamış demektir.
İnsan tabiat haritası kainat kadar geniştir, kainattan da daha girifttir. Akıl ve tefekkür, insani bölgenin ölçülerini ve sınırlarını doğru tespit edecek maharet ve istidatta değildir, sadece bildirilmesi (vahyedilmesi) halinde idrak etme iktidarındadır. Bu sebeple “insani bölge”nin bilgisine sadece biz sahibiz, onu sadece İslam’ın aklı olan akl-ı selim anlar, o bölgede sadece Müslümanlar yaşayabilir. İslam medeniyet tasavvuru; temelde insan telakkisidir, insan telakkisini en derin şekilde keşfetmektir.
Bu çerçevede olmak üzere İslam medeniyet tasavvuru; İslam’ın insan telakkisini keşfetmekle başlar, insan çeşitliliğinin ihtiyaç duyduğu şahsiyet terkiplerini inşa etmekle ikinci hamlesini yapar, hayatın inşası ve yaşanması için gereken tefekkür mecralarını açmakla devam eder, nihayet bunların tüm tezahürlerini nizami bir tertibe tabi tutarak varlık ve vakıaları kuşatır.
*
Önce insani merkezden ve ondan önce de insanın merkezinden bakmak, inşa faaliyetine oradan başlamak lüzumu açık. Ne var ki insani merkez ve insanın merkezi, içinde yeşereceği uygun iklim şartlarını ister, bu ise meselenin “muhit” buududur.
İlk yapılması gereken iş, bilgi telakkisini oluşturmak yani bir epistemolojik evren inşa etmektir. İnsanı, kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim sütunları üzerinde inşa ederken, akl-ı selimin bilgi telakkisini, idrak evrenini, idrak yollarını, idrak usullerini, kadim müktesebatımızda yeniden keşfetmeli, bugünün şartlarını da dikkate alarak yeniden inşa etmeliyiz. Batının epistemolojik evreni, “gelişmiş hayvanı” esas alan pozitif aklın eseridir. Pozitif akıl, “olmayan varlığı” görebilmeyi (halüsinasyonu) mümkün görür ama görünmeyen varlığın (mesela cinlerin) olduğunu muhal kabul eder. Pozitif akıl merkezinde kurulan materyalist epistemolojik evren, akl-ı selim merkezindeki “tekevvünat” alemine kıyasla çocuk meşgalesi gibi kalır. İslam’ın insan için tayin ettiği ufuk, “ölmeden ölenler” ve “ölüp de ölmeyenler”dir ki, pozitif akıl bu meselelerin başlığını duyduğunda ciddiye almaz ve hurafe der, eğer ciddiye alırsa da birkaç salisede çıldırır. Batının epistemolojik evrenine ve pozitif aklına mahkum olan ahmak Müslümanlar ise, bu ufuk meseleleri pozitif akılla idrak ve izah çabasına girer ve meselenin hakikatini katleder.
Müslümanların bilgi telakkisinin ufku, miraçtır. Bize, “Zat Alemi”ne misafir edilen, insanlığın gayesi ve ufku olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından, veranın da verasından haber ve müjde gelmiştir. Miraç tabii ki münhasıran Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama ait bir ihsandır ama unutmayalım ki bize oradan bilgi ve müjde gelmiştir.
İslam, insan ruhunun, “alem-i ervah”ta Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunduğunu, hakikat bilgisini dünyaya gelmeden ve doğrudan Kadir-i Mutlak’tan aldığını bildirir. Dünyaya geldiğimizde de, bizzat Allah Azze ve Celle’nin kelamına muhatap kılınmış, hilafetine mazhar olmuşuzdur. Mesele, “alem-i ervah”ta bizzat duyduğumuz “hakikat ilmi” ile dünyada Risalet tavassutu ile muhatap olduğumuz hakikat ilmi olan Kur’an-ı Kerim arasındaki tenasübü keşfetmektir. Öyleyse bilgi telakkimizin temeli “tevhid ilimlerinin” merkezi unsuru olan “ruhi ilimler”dir. Bilme ve idrak etme melekelerimizin tamamının kaynağı ruh, bilme ve idrak etme imkanlarımızın tamamı “alem-i ervah”ta iktisap ettiğimiz bilgi (ilk bilgi ihtiyacı) olduğuna göre, tasavvufun uhdesindeki ruhi ilimlerin, Şeriat-ı Ahmediye çerçevesinde yeniden izhar edilmesinin, gerekiyorsa yeniden tanzim edilmesinin zamanıdır.
*
İslam’ın bilgi, ilim, irfan, tefekkür telakkisinin zeminini teşkil edecek olan “mevzu haritası” çıkarılmalı, çerçevesini oluşturacak “ilimlerin tasnifi” yapılmalıdır. Mevzu haritası; “İman”, “İslam”, “İhsan” bahislerini hem kendi içlerinde hem de birbiriyle münasebetlerinde meratip silsilesi halinde tespit ederek, bir taraftan “iman kaynağını” diğer taraftan “itimat kaynağını” işaretleyecektir. İman kaynağı, “mutlak ilim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyedir, itimat kaynağı ise “nispi ilimler” olan tefsir, fıkıh, hadis gibi Ulum-u İslamiye’den başlamak üzere tüm imal ve inşa edilmiş ilimlerdir. Mevzu haritası, iman mevzularında ümmetin ulemasının icmaını esas alacak ve o meselelerde gevezelik yapmayı men edecek, nispi ilimlerde ise ana mihvere sadakat şartına bağlı olarak geniş bir ufuk (hürriyet) açacaktır.
İlimlerin tasnifi, “merkezi meseleyi” (iman mevzularını) esas almak üzere, hangi bilginin ve bilgi kaynağının nerede duracağını, hangi bilgi alanlarının (ilim sahalarının) hangi mevzie yerleşeceğini gösteren ana haritadır. Nispi ilimlerin din olarak anlaşılması ne kadar yanlışsa, nispi ilimlerin (kadim müktesebatımızın) ret ve inkarı da o kadar yanlıştır ve her ikisi de İslam’ın anlaşılmasına manidir. İlimlerin tasnifi, İslam’ın idrak, izah ve tatbik edilebilmesi için temel haritamızdır ki, hayatta yapılacak işlerin tamamına dair istikamet ve güzergah tespitini mümkün kılar.
*
Mevzu haritası çıkarmak ve ilimlerin tasnifini yapmak için akl-ı selime ihtiyacımız var. Akl-ı selim sahibi olmayan fikir ve ilim adamlarının bu çapta bir işi yapması imkansızdır. Ne var ki, akl-ı selimi inşa etmek için de mevzu haritası ve ilimlerin tasnifine ihtiyacımız var. Bu çok derin bir paradoks… Her ikisi de birbirinin sebebi ve neticesidir, biri olmadan diğerinin olması fevkalade zordur. Öyleyse yolumuz, her ikisini de birbirine nispet ederek, sürekli birbiriyle kıyaslayarak ve birbiriyle besleyerek kesintisiz bir keşif ve idrak çabasıyla çalışmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir