İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

(Terkip ve İnşa dergisi 7. sayı)

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın Sünnet’inden neşet eden İslâm medeniyetinin sanata bakışı İslâm’ın dünya ve âhiret anlayışından doğmuştur.
Bu imânî sebepledir ki İslâm medeniyetine mensup bir sanatçı sanatını kendi indî anlayışıyla ve benliğini yüceltmek gayesiyle icrâ etmez; haddini bilir. İcrâ ettiği sanatın Allah ve dininin ölçülerine göre olması gerektiğinin idrâkindedir. Benlik duygusu Allah’ın ulviyeti karşısında yok olmuştur.
Batılı seküler sanatçı gibi kendisini Yaradan’ın yerine koymaz. Sanat yoluyla ortaya koyduğu her şekil, ses, renk ve düşünce Allah’ın cemal sıfatından neşet eden ölçülerle uyumludur. Allah’ın güzeli sevdiğini bilir ve sanatını da bu bilgiyle icrâ ederek güzele ulaşmaya çalışır. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, cilt: 31, sayfa: 257-261)

*Mûsiki tefekkür ve Allah’ı zikir vazifesi görür
Mûsiki sanatındaki tavrı da bu yöndedir. Mûsiki icrâ ederken güzeli yaratan Allah’ı yüceltmeyi ve bu istikametteki insan duygularını ölçü alır. Sesleri ulvî bilgi ile kaynaştırarak nağmeler meydana getirir. İcrâ ettiği mûsiki hem tefekküre vesiledir, hem Allah’ı zikir vazifesi görür.
Allah’ın bahşettiği sesi ruh ve gönüllere sürur verecek bir sanat hâline getirmektir gaye. Ulvî mânada ahengi ve güzel sesi elde etmek önemlidir. Medeniyet mûsikimizin türkü, şarkı, ilâhî gibi belli başlı formlarının millet ruhunda cezbeli varlığını sürdürmesi bu incelik sâyesindedir.
İbn-i Haldun’un Mukaddime’sindeki (cilt:2) şu ifadelerinden medeniyet mûsikimizin sosyal-psikolojisini anlamak mümkün: “Mûsiki devletlerin bunalım ve dönüşüm devirlerinde gerileyen sanatların başında gelir. Çünkü bunalım dönemlerinde ruhun zevklerinden çok, bedenin zevklerine hizmet edilir. Ruhu ilgilendiren mûsikiye ancak sükun ve huzur dönemlerinde hizmet edilir.”
Batılılaşma hareketleriyle medeniyet köklerinden kopan Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde en evvel mûsiki yozlaşmaya başladı. Mütefekkirlerin ifadesiyle bir medeniyetin çöküşünde o medeniyeti ilk terk eden mûsikisidir.
*Medeniyet mûsikimizde süfli duygu ve düşüncelere yer verilmez
İslâm medeniyet mûsikîsinde dünyevî de olsa süflilik ve kötülük neşet eden duygu ve düşüncelere yer verilmez. Aşk, hüzün, hasret, gurbet, sevinç, neşe gibi duygular dünyevî mânada da, ulvî mânada da icrâ edilse aynı esaslara bağlıdır. Esas olan Allah’ın cemal sıfatına ve dînine muhalif duygu ve düşüncelerin sâdır olmamasıdır.
*Mûsikiyi şifa kaynağı yapan medeniyet
İslâm medeniyetinde mûsiki inanç temellerimizden hareketle icrâ edildiği için malâyânî zevklere âlet edilmez. Öyle ki mûsikiyi şifa kaynağına dönüştüren yalnızca İslâm medeniyetidir. Duyguları incelten ve gönle sürur veren mûsikiyi zihin ve ruh hastalıklarının tedavisi için müesseseleştirerek şifa kaynağı yapan Osmanlı-İslâm medeniyetinin bu sahadaki zengin metodları müstakil bir mevzudur.
“Tedavi yollarından biri, hastanın aklî ve ruhî gücünü artırmak, hastanın nazarında çevresini sevimli ve hoşa gider hâle getirmek için ona en iyi ve uygun mûsikiyi dinletmektir. Ses tonu değişiklikleri insanın ruh hallerini belirtir. Mûsikiyi bize hoş gösteren işitme gücümüz değil, o besteden çeşitli telkinler çıkaran idrak kabiliyetimizdir” diyerek mûsikiyi ruh ve akıl hastalıklarına şifa kaynağı yapan İbn-i Sina’nın mûsikiye yüklediği mânayı bâtıl ve modern Batı medeniyetinin tıbbında görmek mümkün değildir. (R. Güvenç Oruç, “Eski Türklerde Müzik İle Tedavi”, Türkler Ansiklopedisi, cilt: 3.)
Çünkü Allah’ı ve dinini tasavvurundan çıkaran ruhsuz medeniyetlerin insana bakışı Allah merkezli değildir. “Homoekonomik”, yâni ekonomik insan gözüyle bakar.
Medeniyetimizi inşa eden dînin esasları ve varlık tasavvuru bütün sanatlarda ölçü olduğu gibi sesi kullanmakta da esastır. Pozitivist ve seküler anlayışla sentez olan Hıristiyan medeniyetinde mûsiki sanatının dünya sevgisi, ten aşkı, haz, şehvet ve öfke gibi süfli duygularla sürdüğü malûmdur. Medeniyet mûsikîsimizde Hıristiyan medeniyetinde olduğu gibi gürültülü ses ve şatafat yoktur. Sükûnet ve dinginlik vardır.
*Varlığın dönüşünü ve dairevî hareketini ifade eden mûsiki
Medeniyet mûsikimizin erbabı Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya’nın görüşlerine göre (9 / 25 Kasım 2014 tarihli gazete yazıları) Batı medeniyeti sesleri, yâni mûsikiyi keskinleştirir ve köşeli hâle getirir. İslâm medeniyetinin mûsikîsi varlığın dönüşünü ve dairevî hareketini ifade eder. Mûsikînin dairevî hareketi makamın veya nağmenin başladığı yere dönmesi ve orada nihayete ermesi mânâsına gelir. Mûsikide dairevî hareket, yâni başladığı yere dönüş ve orada bitiş şu mânaya gelir: Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz.
Tasavvuf ehli âlimlerin sözleriyle ifade edelim ki İslâm medeniyetinin mûsikîsi, kâinattaki bütün varlıklar kendi lisanları ile Allah’ı zikrettikleri için kâinatın o muazzam mûsikîsini taklit eder ve feleklerin hareketindeki ahengi yansıtır. Bu mânada Hz. Mevlânâ’nın, “Hakîmler, ‘biz mûsikî nağmelerini feleklerin dönüşünden aldık’ demişler” sözü tekkelerde mûsiki icrâ edenler için önemli kaynaklardan biridir.
Hikmet ehline göre İslâm medeniyetinde mûsikî “Hikmetten bir cüzdür ve özellikle rebab dinlemek Bezm-i Elest’ten sesler işitmektir.” Hz. Mevlânâ’nın, “Padişahın rebab dinlemekten maksadı, hitâb-ı ilâhîye olan iştiyâkîndendir” sözü mûsiki ile zikir yapan dervişlerin moral kaynağıdır.
Medeniyetimizde mûsiki Dîvan şiiriyle iç içe tekâmül etmiştir. Bundandır ki Dîvan şairlerinin çoğu aynı zamanda birer mûsiki üstadıdırlar. Dîvan şiirinden hareketle “Tevhid”, “Münacat”, “Na’at”, “Salat”, “Kaside”, “Medhiye” gibi mûsıki biçimleri çoğalmış, câmide okunan Kur’an tilaveti ve ezan gibi dîni musikisinin gelişmesine kaynak olmuştur.( Bülent Aksoy, “ Osmanlı Geleneğinde Dînî Mûsıki Üstüne Birkaç Not”, Diyanet Aylık Dergi Mayıs /2009)

*Mûsiki mutlak sevgiliye yakın olmak içindir
Tarikatlarda mûsikinin gayesi Allah’a, yâni Mutlak Sevgili’ye yakın olma yolunda aşk ve vecdi kuvvetlendirdiği içindir. Dergâhlarda mûsiki eşliğinde yapılan zikirlerde bu maksat gözetilir.
Ehlinin yazdıklarından öğrendiğimize göre kudümün ilk vuruşu “Ol” emrinin ifadesidir. Ney, medeniyet mûsikimizde insân-ı kâmil mânasına gelir. Ney’den çıkan ses, insan-ı kâmilin asıl vatanına duyduğu hasretten dolayı hüzünlü feryadıdır. Bundandır ki cehrî tarikatlarda dervişler Ney üflerler. Mevlevî âyinlerinde ney, kudüm ve rebabın kullanıldığını Mesnevî okuyanlar bilirler.
Tapduk Emre’nin dergâhında kopuz ile çeşte sazlarının çalındığını Hz.Yunus Emre ‘nin şiirlerinden öğreniyoruz. “Ey kopuz ile çeşte, aslın ne dürür (nedir) işte? /Yunus imdi Sübhân’ı vasf eylegil gönülde / Ayrı değil âriften bu kopuz ile çeşte.”
*Mûsikinin esasları islâm’ın süzgecinden geçer
Tasavvufta mûsikinin vazifesi dergâhlarda ruhî bir hava oluşturmaktır. Farabi gibi İslâm mütefekkirleri ve Abdülkadir Merâği gibi mûsikî bilginlerinin mûsikinin esaslarını İslâm’ın süzgecinden geçirerek ölçü koymaları, haram nazarıyla bakışı azalttığından dergâhlarda ve toplumda yayılmıştır. Öyle ki, tekkeler mûsikişinasların buluşma mekânı hâline gelmiştir. Mûsiki dinlemek için tekkelere gidilirdi. (Doç. Dr. Mahmut Kaplan , “Tekke Şiirinde Mûsıki”, Köprü Dergisi, 2002 Yaz, sayı:79)
Sultanları, şeyhleri, âlimleri bile bestekâr olan medeniyet mûsikimizin basit ve indî düşüncelerden oluşan bir sanat olmadığı şüphesizdir. Aziz Mahmud Hüdâî Hz.leri gibi mutasavvıfların beste yaptığı mûsiki sanatımızın iddialı felsefî nazariyelerle dahi kıyaslanamayacak derecede bediî ve ulvî esaslardan meydana geldiğini anlatmak bu yazının harcı değildir.
Itri, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi bestekârların mûsiki dilini ve ruhunu zamanımıza aktaracak, tecdit edecek sanat hamlelerini ne zaman göreceğiz?
AHMET DOĞAN İLBEY
ilbeyali@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir