İSLAM ŞEHRİ-8-ZAMANIN AKIŞ GÜZERGAHI

İSLAM ŞEHRİ-8-ZAMANIN AKIŞ GÜZERGAHI
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
Dünyada hiçbir din ve dünya görüşü yoktur ki zaman ile münasebetini İslam kadar derin ve girift bir şekilde kurmuş olsun. Tarihte ve günümüzde hiçbir şehir ve medeniyet yoktur ki İslam şehrinde olduğu kadar zamanın akış güzergahı için mecra açmış olsun. Zamanın akışı ile hayatın akışını, kalbin çalışması ile nabzın atması arasındaki insicama benzer bir müşterek ritim altına alan, zamanın akışını kalp, hayatın akışını nabız haline getiren bir anlayış misali yoktur.
Zamanı saat, takvim gibi ölçü aletlerinden ibaret görenlerin meseleyi anlama imkanı yoktur. Zaman, Allah Azze ve Celle’nin, “kün” emrinin ilk tecellilerinden biridir. Öyle ki, hem o emrin neticelerinden biridir hem de o emrin daha aşağılardaki tecellilerinin amillerindendir. “Ol” emrinin ilk tecellilerinden olması sebebiyle, kendisinden sonra “olanların” muhtevasını tayin edebilen “mana hamleleri”dir. İlahi murat, muhtemeldir ki önce “zaman” ismi verilen muhteşem tecellide vücut bulmakta, daha sonra aşağılara doğru onun vasıtasıyla inmektedir.
Zamanın hakikatinden bihaber olanlar, hakikatin zamanını, tecelli zamanını anlayamaz, farkedemez, hazırlanamaz. Zaten zamanın hakikati vahyedilmeseydi bilinemezdi, hakikatin tecelli zamanı vahyedilmeseydi keşfedilemezdi. İnsan aklı, zaman mevzuuna bu derinlikte inemez, onu keşfedemez, anlayamazdı. Bildirilmeliydi, bildirilmeseydi bilemezdik, bilemez ve anlayamazdık. Zamanın akış güzergahının haritası çizilemez, hangi “an”da hangi halde bulunmak gerektiği bilinemezdi. Zaman gibi mücerretlerin mücerredi bir mevzuda keşif yapmak, aklın maharetlerinden değildir.
Hangi vakit ne hal üzere olunacağını, hangi vakit hangi emrin yerine getirileceğini, hangi vakit neyin yapılmayacağını bize bildiren Rabbimize hamdolsun. İslam’ın her emri ya doğrudan zaman ile ilgilidir ya da dolaylı olarak zamana atıf yapılmıştır. Zaman ile hiç alakası olmadığı zannedilen mesela infak, ikram, tasadduk, zamanın akış güzergahında belli şartların bir araya gelmesiyle vakti girmiş olur. Misafir geldiği zaman, ikram vakti girmiş olur. Bir ihtiyaç sahibi görüldüğü zaman, infak vakti girmiş olur, ila ahir… Misafiri gönderen Allah Azze ve Celle, ikram vaktini ihsan etmiş olur, misafir davet eden mümin, Allah Azze ve Celle’nin, kendisine “ikram vaktini” ihsan etmesini talep etmiş olur.
Gecenin bir vaktinin teheccüt namazı için tahsis edildiği, o vakitte o hal üzere bulunmanın fazileti, “Ol” emrinin o vakitte, başka bir zaman diliminde tecelliye gelmeyen “mana” demetlerini bize ulaştırdığı bildirilmiştir. Günde beş defa kılınan farz namazların her birinin vaktinin olduğu, her vakitte tecelliye gelen manaları celbetmenin, o vakitte kılınan namaz miktarıyla alakalı olduğu, “bildirilmesi gereken”, bildirilmediği takdirde asla keşfedilemeyecek olan hakikat pırıltıları değil midir? Akşam namazını neden üç rekat farz, iki rekat sünnet olarak kıldığımızı biliyor muyuz veya sabah namazını neden iki artı iki rekat kıldığımızı ve tabii diğer vakitleri neden o miktar kıldığımızı…
Allah Azze ve Celle zamandan müstağnidir, zaman da O’nun “ol” emrinin neticelerindendir, yani mahluktur. Bu sebeple, Allah Azze ve Celle, mümin kuluna ihsanda bulunmak için zaman ile mukayyet değildir. Ne var ki Allah Azze ve Celle zamanı yaratmış, varlığı zaman ağı içine almış, hayatı zaman ile mukayyet kılmıştır. Mümin kuluna ihsanda bulunmayı da, kendisinin tabi olmadığı zaman ile tertip etmiştir. “Ol” emrinin ilk tecellilerinden olan (Allahu alem) zaman, Allah Azze ve Celle’nin ihsan ve lütfunu, mümin kullarına ulaştırdığı bir tertip olmuştur.
İslam şehri, sokaklarında zamanın ritminin yankılandığı, caddelerinde zamanın aktığı, binalarında zamanın tecelliye geldiği bir nizam şaheseridir. Zaman ile ünsiyet kuramamış olan bir şehir, İslam şehri olmak bir tarafa, “insan şehri” bile değildir. İslam şehri, zaman ile ünsiyetini en yüksek seviyede ve en derin idrakle gerçekleştirmiş olan mekan tertibidir.
Zaman, günün yirmi dört saate bölünmesinde olduğu gibi riyazi (matematik) bir harita değil, aksine, kendine has bir akışı olan, güneşe bağlı gibi görünse de onu da aşan tecelli ritmidir. “Vakit”, herhangi bir zaman parçası değil, bir emrin ikame edileceği, o emrin muhtevasında mahfuz mananın tecelli edeceği demdir. Bu sebeple akşam namazını (tabii tüm vakitleri) aynı saatte kılmayız, her birinin saati değil vakti vardır. “Vakit” tayini her ne kadar güneşe ayarlı gibi görünse de, aslında güneşi de vakte bağlayan zamanın tecelli seyridir.
İslam şehrinin, İslami hayatı inşa ederken, dikkate alacağı en mühim husus, zamandır. Zaman, mekanda tecelli eder, mekansız zaman, tecelli etmeyen bir mana yekunu halinde kalır. Veya mekan olmaksızın tecelli eden zaman, bizim idrak edebileceğimiz seviyeye kadar inmemiştir. Muhtemeldir ki mekanın olmadığı “hal”deki zaman, hakikatin yeryüzüne inmeyecek kadar saf haliyle tecellisidir. İslam şehri, zamanın tecellisi için mekanın tertip edilmesidir. Zamanın muhtevasındaki mananın (ihsanın, lütfun, rahmetin), tecellisini mümkün kılacak, onu celbedecek, cezbedecek, ona muhatap olacak, onu bekleyecek bir mekan tanzimidir.
İslam şehri, “rahmet”in, ne zaman ve hangi mekana (mekan tertibine) ineceğini bilen şuurun inşa ettiği eserdir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir