İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-
Sahabe-i Kiram, Risalet’ten sonra İslam’ın insanlar tarafından tatbik edilebileceğini gösteren mümtaz kadrodur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra, İslam’ın, Müslümanlar tarafından tatbik edilebileceği gösterilmeliydi. Sahabe-i Kiram, Risalet olmadan, İslam’ın tatbik edilebileceğini gösteren, bu sebeple de dinin tarihteki tabii akışını gerçekleştiren muhteşem nesildir. Bu mevzuu izah etme ihtiyacımızın bir sebebi de, Şia’nın, “İmamet” anlayışındaki tabii ve insani hususiyetlerin dışına savrulmasıdır. Şia ile başlayan fakat sadece Şia’da kalmayan bu yanlış anlayış, hem tarihte hem de günümüzde ciddi marazlar üretmiştir. Şia’daki imamet müessesesi, “söylediği ve yaptığı her şey doğru olan, bu sebeple itaati vacip kılınan, sözü Hadis-i Şerife, tatbikatı Sünnet-i Seniyyeye denk hale getirilen, dolayısıyla insanüstü bir varlık olan imam” tarafından temsil edilmektedir. Bu hal, bir taraftan insani altyapıyı imha etmekte, Müslümanları, “velayet altına alınması gereken” zavallı varlıklar olarak görmekte, seksen yaşına varmış bir alimin bile “velayet-i fakıhe” itaatini zorunlu kılmaktadır. İnsani altyapıyı imha ettiği gibi, İslam’ı da yanlış anlamakta ve yeni bir din inşa etmekte, kaçınılmaz olarak bir “ruhban sınıfı” üretmektedir.
Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin devr-i saadetlerinde, Müslümanlara düşen mesuliyet, O’na mutlak itaatti. Risalet, “iman mevzuu” olduğu için, ona itiraz etmek, imansızlıktı. Sahabe-i Kiram, Risalet’e olan mutlak itaat ile Riyasete olan nispi itaati, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihallerinden sonra göstermiş, ikisinin aynı şey olmadığını bizzat hayatı ve tatbikatı ile ölçülendirmiş, kendilerinin Risalet’e olan mutlak itaatlerini, kendileri halife olduklarında Müslümanlardan talep etmemiştir. Riyasetin Risalet’in içinde eridiği Asr-ı Saadette mutlak itaati iman mevzuu olarak kabul ve tatbik etmiş olan Sahabe-i Kiram, o kritik geçiş sürecini en harikulade şekilde idare etmiş ve İslam hukukunun Riyaset faslını başarıyla inşa etmiştir.
Ehl-i Sünnet anlayış havzası, Riyaset hukukunu, buna bağlı olarak İslam amme hukukunu, Sahabe-i Kiramın mahirane tatbikatlarından süzmüş, İslam amme hukukuna “meşru isyan” müessesesini yerleştirmiştir. Yeryüzünde hiçbir hukuk anlayış ve nizamında bulunmayan “meşru isyan” müessesesi, Ehl-i Sünnetin muhkem imanı, yüksek akl-ı selimi ve derin idraki ile, Sahabe-i Kiramın mahirane tatbikatından istinbat edilmiştir.
Riyaset tarihi yani riyasete bağlı siyaset, riyasete bağlı amme hukuku, riyasete bağlı devlet tarihi, Hz. Ebubekir Radiyallahu Anha’nın Hilafeti ile başlar. Asr-ı Saadet ile Hilafet devrini birbirinden tefrik etmeliyiz, Asr-ı Saadette riyasete itaat (riyaseti Risalet temsil ettiği için) şart, isyan muhaldir, hilafette ise riyasete itaat de isyan da mümkündür, her ikisinin de şartları gerçekleştiğinde vaciptir. Bu iki hali birbirinden tefrik etmeyenler, edemeyenler çok ağır manevi zararlara maruz kaldılar.
Şia bu iki hali birbirinden tefrik edemedi, imameti icat ederek, “masum insanlar” üretti ve İslam amme hukukunun riyaset bahsini imha etti. Bu sebepledir ki Şia, hala reşit değil, reşit olmayanın hayatı olmaz ki tarihi olsun, Şia tarihi hala başlamadı. Rüşt yaşına on dört asırdır ulaşamayan Şia, hala çocukça bir akıl ve anlayışa sahiptir lakin kendini (tabii ki velayet-i fakihi) büyük ve masum gördüğü için, büyükler gibi davranan bir çocuk görüntüsünden kurtulamıyor. On dört asırlık tarihte neden bir Şia medeniyeti olmadığı sorusunun en kestirme cevabı, reşit olmamalarıdır.
*
Kritik geçiş sürecinin ne kadar zor olduğuna, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihalindeki Medine sokakları şahittir. Yeryüzünün ve kainatın, yaratılmış en muhteşem varlığının dünyayı terk etmesi, O’nun kıymetini bilen Sahabe-i Kiramın şuurunu patlatmış, Medine sokakları bir taraftan hüzünlü hıçkırıklarla diğer taraftan naralarla inlemiştir. Medine sokaklarını işgal eden duygu selinin önüne geçen ve ellerini makas gibi açan “İkinin İkincisi” Hz. Ebubekir (RA), “Ey Müslümanlar, O’na tapıyorsanız, bilin ki O, dar-ı bekaya hicret etmiştir, Allah’a tapıyorsanız, biliniz ki O, ezeli ve ebedidir” demiş, cemiyeti duygu selinin içinden çekip almış, akl-ı selimin muhkem sahasına yerleştirmiştir. O kritik geçiş süreci, Nübüvvetten sonraki en büyük insan olan “İkinin İkincisi” tarafından maharetle idare edilmiştir. Kritik süreç sıhhatli şekilde geçilemeseydi, muhtemeldir ki din bize kadar sıhhatli şekilde intikal etmezdi. O kritik süreci sıhhatli şekilde atlatamayan Şia, dini bozmadan nakledememiş, kendi tasavvurunu gerçek din diye piyasaya sürmüştür.
*
Asr-ı Saadet, Risalet tarihidir. Birinci halife ile başlayan süreç ise Müslümanların tarihidir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet) aynı zamanda “dinin inşa” tarihidir. Birinci halife ile başlayan tarih ise, “din ile inşa” devridir. Bu ikisini birbirine karıştırmak, ya Asr-ı Saadetten sonra “din inşa” etmeye kalkışmaktır veya Asr-ı Saadette Risalet’i itibarsızlaştırmaktır. Bunun ikisinin de yapıldığına şahit oluyoruz, Asr-ı Saadetten bahsederken Risalet’i (haşa) herhangi bir insan gibi gören ve anlayanlar, Sahabenin O’na itiraz ettiği, O’nunla tartıştığı iftirasını atanlar oldu. Diğer taraftan başında oldukları cemaatlerin, kendilerine, Risalet’e itaat benzeri itirazsız itaat isteyenler çıktı.
İslam tarih telakkisinin Müslümanlar tarafından anlaşılmamış olması, sayılamayacak kadar çok maraz üretti. Birçoğu Müslüman aklını zehirledi, birçoğu Müslüman şahsiyetini zehirledi, birçoğu Müslüman ahlakını zehirledi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir