İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-
Risalet tarihi ile riyaset tarihi, siyasi tarihimizin hayati meselesidir. Risalet tarihi ile riyaset tarihi arasındaki köprüyü kuran da, Sahabe-i Güzin’dir.
Risalet’ten riyasete geçiş, olmuş bitmiş bir hadiseden bahsettiğimiz için kolay gibi görünüyor. Hadiseye şahit olmadığımız ve meselenin hissi dünyamızdaki tezahürlerini yaşamadığımız için, on dört asır önceki vakıayı anlamakta zorlanıyoruz. Risalet ile riyaset devirleri arasındaki geçiş, insan şuurunu patlatacak, hissi infilaklara sebep olacak, istikametin muhafazasını neredeyse imkansız kılacak çapta bir hadisedir. Bu meseleyi birazcık anlar gibi olabilmek için Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihal haberi duyulduğu andaki Medine sokaklarının halini okumakta fayda var. Sahabe gibi dünya tarihinin en güzide kadrosunun ne hale geldiğini görmek, görür gibi olmak lazım.
*
Risalet iman mevzuudur. Risalet aynı zamanda riyaseti de ihtiva ettiği için, Risalet tarihinde oluşan idari itiyatlar, riyaseti Risalet ile birlikte düşünmenin zihni altyapısını inşa etmiştir. Geçişin zorluklarından en mühimi budur.
İslam öncesi Arap tarihinde devlet yok, şehir siteleri diye tavsif edilebilecek ve devlet mahiyeti de taşımayan, asabiye üzerine bina edilmiş belli başlı salahiyet tevzinden ibaret bir içtimai ve siyasi bünye mevcuttur. İslam, o derme çatma yapıyı kaldırmış, yerine yepyeni bir devlet ve siyaset muhtevası getirmiş, önceki tüm siyasi tecrübeleri de kesip atmıştır. Vazedilmiş yepyeni bir din ve inşa edilmiş yepyeni bir devlet var fakat bu devletin kurucusu ve tatbikçisi Risalet’tir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet), kendinden başka hiçbir tecrübe ve müktesebatı kabul etmeyen yepyeni bir mana haritası çizmiş ve onun tatbikatını, Risalet ile yapmıştır. Risalet devri (tarihi) ile Riyaset devri (tarihi) arasındaki geçişin ne kadar zor olduğu, sadece noktadan bile anlaşılabilir.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihali ile birlikte, normal şartlarda ve normal insan kadroları için, kimsenin ne yapacağını bilmeyeceği yeni bir devir başlamıştır. İslam tabii ki ortadadır ama Risalet ile Riyaset arasındaki geçiş noktasından meseleye bakıldığında, normal insanların ne yapacağını şaşıracağı veya sayısız istismarın zuhur edeceği zor bir geçiş sürecidir. İlk halifenin, “sadakat” vasfıyla temayüz eden Hz. Ebubekir (RA) olmasının hikmeti anlaşılmalıdır. Allah Azze ve Celle, Risalet ile Riyaset arasındaki geçiş sürecini, sadakatin zirvesi olan Hz. Ebubekir’e (RA) emanet etmiştir. Ümmet, o sarsıcı, yıkıcı, imanları zorlayıcı geçiş sürecini, sadakat timsali “büyük dost” üzerinden sarsıntısız ve zararsız şekilde yaşamış ve aşmıştır.
Hz. Ebubekir (RA), İslam Devletinin ilk reisidir, ilk halifesidir. Riyaset devleti, Hz. Ebubekir (RA) ile kurulmuştur, riyaset (hilafet) hukuku onunla şekillenmeye başlamıştır. İslam Amme Hukukunun “Riyaset Hukuku” kısmı Hz. Ebubekir (RA) ile tatbik edilmeye başlanmıştır. Riyaset hukuku da dahil olmak üzere İslam Amme Hukuku daha önceden tabii ki mevcuttur ama “riyaset hukuku” kısmı tatbik edilmemiş, tatbikatı gösterilmemiş, tatbikatta çıkacak ihtilafların ne olacağı tecrübe edilmemiş şekliyle muhafaza halindedir. Çünkü Risalet tarihinde Riyaset makamında oturan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdır, bu sebeple orada cari olan Riyaset hukuku değil, Risalet hukukudur.
*
İlk dört halife, her sahadaki içtihat ve tatbikatıyla tabii ki emsaldir ama riyaset (hilafet) hukuku mevzuunda münhasıran emsaldir. Sadece bu sebeple bile dört halifenin yeri doldurulamaz, dört (veya üç) halifenin içtihat ve tatbikatı reddedildiğinde ortaya çıkan merkezkaç kuvvet tam olarak Şia’dır.
*
İlk üç halifenin Ehl-i Beyt’ten olmamasının bir hikmeti de, Riyaset (hilafet) hukukunun oluşmasına mebnidir. Risalet’e itiraz muhaldir ama riyasete itiraz mümkün hatta şartları gerçekleştiğinde isyan bile lazımdır. Muhtemeldir ki ilk halifeler Ehl-i Beyt’ten olsaydı, riyaset hukuku oluşmayacak, riyasete itiraz edilemeyecek, Risalet’ten riyasete geçiş mümkün olmayacaktı. Aksi ihtimalde de bazı sıkıntılı hallerin vuku mümkündü, ilk halifeler Ehl-i Beyt’ten olsaydı ve riyaset hukuku oluşsaydı, bu hukukun oluşması için hilafete (riyasete) itiraz edilmesi gerekecekti, bu hal ise Ehl-i Beyte olan hürmet ve itaat kültürünün oluşmasına mani olacaktı. Hulasa etmek gerekirse, her iki ihtimalin de marazi neticeler doğurma ihtimali mevcuttu. Nitekim Şia bu marazi neticelerden birisidir.
Diğer taraftan ilk halife Hz. Ali Efendimiz olsaydı, dört halifenin içinde ahirete en son irtihal eden o olduğu için, önceki üç Sahabe-i Güzin halife olamayacaktı. İlk üç halifenin devri hilafetlerindeki içtihat, tatbikat ve tecrübe üretilmemiş olacaktı. Bu ihtimalde ortaya çıkacak boşluğu Şiilerden başka her Müslüman kafi derecede anlar.
*
Hz. Ali (RA) Efendimizim ilk halife olmamasındaki hikmetlerden biri de (muhakkak ki birçok hikmet vardır), Risalet’ten riyasete geçişin “Ehl-i Beyt” nesebini takip etmesi halindeki “veraset” meselesidir. Riyaset (hilafet) veraseten intikal etmiş olsaydı, İslam Devlet Anlayışında, Risalet ile Riyaset arasındaki tefriki yapmak fevkalade zor olacaktı. Oysaki, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihali ile birlikte Risalet tarihi hitam bulmuş (mühürlenmiş) ve riyaset tarihi başlamıştı, bunun hayattaki ve siyasetteki mukabil yansımalarını görmemiz gerekiyor.
Şia, imamet ve velayet-i fakih anlayışını inşa etmekle, Risalet ile riyaset tarihi arasındaki farkı anlamadığını on dört asırdır ilan etmeye devam ediyor. Allah Azze ve Celle’nin bu ümmete merhameti o kadar yüksek ki, Şia gibi ana mecradan ayrılan bir taifeyi gözümüzün önünden eksik etmemiştir, ana mecradan sapıldığında ne olacağını gösteren harikulade bir misali canlı tutmuştur.
Şia, “imamet” ve “velayet-i fakih” müesseseleri ile Risalet tarihini devam ettirmeye çalışıyor. Anlamadıkları (veya anladıkları ama umursamadıkları) husus şu; Risalet tarihini devam ettirme çabası, riyaset makamındaki şahsa Risalet salahiyetleri vermeyi icbar eder. Şia’nın imamet tarifine bakıldığında zaten bu mevzuu sarahaten görülür; “imamın masuniyeti, imamın günah işlemezliği, imamın yanlış yapmazlığı, imamın her söylediğinin doğru olduğu, imamın tatbikatının (onların ifadesiyle sünnetinin) Sünnet-i Resulullah ile denk olduğu” gibi hezeyanlar, temeldeki yanlış anlayışın zaruri savrulmalarıdır. Bu hallerin ve daha birçok mevzuun sebebi, İslam tarih telakkisi ile diğer temel bahislerdeki idrak zafiyetidir. Veya idrak etmemek konusundaki kasıtlı inattır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir